Anne, baba ve çocuk

Çocuk, anne-babasının aynadaki yansıması gibidir. İstisnalar dışında anne-baba ne ise çocuk da büyük oranda odur. Psikoloji bilimi bize bunu göstermektedir. Anne-babalar çocuklarında psikosyal bir sorun gördüğünde anne-baba olarak öncelikle kendi davranışlarını sorgulamalıdır. Çünkü çocuk anne-babasının davranışlarından doğrudan veya dolaylı olarak olumlu veya olumsuz şekilde etkilenir. Bu etkilenmeler çocuğun kişilik gelişiminde önemlidir. Çünkü, çocuğun kişiliği küçük yaşlardan itibaren aile yaşantısında şekillenmeye başlar. Bu anlamda sağlıklı bir aile yaşantısı çok önemlidir.

Freud ve Adler gibi psikoloji biliminin atası sayılan kuramcılar çocuğun ailesiyle geçirdiği zaman dilimleri olan 0-6 yaş aralığında kişiliğin büyük oranda şekillendiğini belirtmekte ve psikolojik sorunlarda çocukluk anılarına dikkat çekmektedirler. Son 100 yıl içindeki psikoloji bilimindeki bulgular bu iki bilim adamını büyük oranda haklı çıkartmıştır. Kültürümüze ait olan “insan yedisinde ne ise yetmişinde de odur” atasözü de benzer şekilde kişiliğin küçük yaşta aile yaşantısında şekillendiğine işaret etmektedir.

Anne-babanın ebeveynlik tutumu ve rol modellikleri normalse çocuğun psikososyal gelişimi normaldir. Anne-babanın ebeveynlik tutumu ve rol modellikleri normal değilse çocuğun psikososyal gelişimi de normal değildir. Örneğin, baskıcı, otoriter, ilgisiz ve aşırı koruyucu ebeveyn tutumu ile yetişen çocukların kendilerine ve yaşamlarına ilişkin olumsuz duygulara ve algılara sahip olduğu bilinmektedir. Duygusal ve davranışsal tepkilerin öğrenildiği ilk yer aile yaşantısıdır. Çocuk anne ve babasının duygusal ve davranışsal tepkilerini ilk çocukluk yıllarında taklit eder. Sonra bu taklitleri anne-babasından aldığı olumlu ve olumsuz pekiştireçlerle içselleştirir. İçselleştirilmiş tepkileri çocuğun fabrika ayarları gibi düşünebiliriz. Evde sürekli bağıran bir ebeveyn varsa, çocuk da bağırarak iletişim kurmayı veya isteklerini yaptırmayı öğrenecektir. Eğer evde her şeye küsen, suçlayan, sürekli ağlayan ve saati saatine uymayan bir ebeveyn varsa çocuk da muhtemelen nevrotik bir mizaçta yetişecektir.

Evde sürekli yalan söyleyen bir ebeveyn varsa çocuk da muhtemelen yalan söylemeyi normal gören biri olarak yetişecektir. Çocuk, içinde elmas ve kömürü barındıran bir maden gibidir. Elması da kömürü de ortaya çıkartmak aslında anne-babanın elindedir. Ebeveynlerin sağlıklı anne-baba tutumu ile yetiştirdikleri evlat aslında dünyanın daha güzel bir yer olması için dünyaya ekilen iyi bir tohumdur. Tohum iyiyse, ürün olduğunda dünya bir şekilde faydalanacaktır. Tohum kötüyse, ürün olduğunda malesef dünya bir şekilde zarar görecektir.

Çocuğun kişilik gelişiminde aile yaşantısının dışında elbetteki sosyal çevre ve okul yaşantısı da etkilidir. Lakin kişiliğin temeli ve ana iskeleti çocukluk yıllarında aile yaşantısıyla oluşur. Çin devletinin çok küçük yaşlardaki Uygurlu çocukları ailelerinden kopartıp kendi yatılı kamplarında yetiştirmesinin sebebi aslında budur. Çin devleti, çok küçük yaşlardaki Uygurlu çocuklara anne-babaları olmadan istedikleri şekli verebileceğini bilmektedir. Bu maksatla, ailelerinden kopartılan küçük çocuklar Çin kamplarında çeşitli eğitimlerle Çinli yapılmak istenmektedir. Bu soykırıma insanlık dur demezse Uygurlu o masum çocuklar malesef iradeleri dışında birer Çinli olacaklar. Bilimsel ve tarihi gerçekler anne-babasının yanında yetişen çocukların anne-babaya benzediğini; anne-babasından uzakta yetişen çocukların ise anne-babaya benzemediğini göstermektedir. Uygurlu o küçük çocuklar Çin kamplarından kurtarılmazsa maalesef ilerde artık bir uygurlu olmayacaklar.

TR_1e9f8.jpg

15 Temmuz 2016 tarihinin öncesinde ve sonrasında Türkiye’de mağduriyet yaşadığını düşünen insanlar, yakın çevresindeki insanların bencilliğinden ve ilgisizliğinden şikayet etmektedirler. Psikolojik destek için benden yardım isteyen insanlarda bu şikayetleri sıkça duyuyorum. Bu durum aslında sadece mağduriyet yaşayanların değil Türkiye’nin bir sorunudur ve ülkenin geleceğini ciddi anlamda tehdit etmektedir. Çünkü bencillik gibi olumsuz düşünceler, duygular, davranışlar ve algılar toplumda içselleştirildi, normelleştirildi ve ebeveynleri tarafından çocuklarına aktarılıyor. Çevrenize bir bakın… TV’den veya internetten haberleri izleyin. Küçük yaştaki çocuklara tecavüz edenler; suçsuz yere masum insanları öldürenler; çocukları uyuşturucuyla zehirleyenler; insanları oyuna getirip mallarını çalanlar; işçileri köle gibi görüp onların emeklerini sömürenler; dini duyguları istismar edenler… Örnekleri sıralamakla bitiremeyiz. Bu insanlar kendi anne-babalarının çocukları. Bu insanları kendi anneleri-babaları yetiştirdi. Bu kötü özelliklerinin belki de büyük bölümünü aile yaşantılarında doğrudan veya dolaylı olarak kendi anne-babalarından aldılar. İşte bunun için psikososyal yönden sağlıklı bir çocuk yetiştirmek belki de dünyanın en önemli sorumluluğudur. Yaklaşık 15 yıl psikoterapi yaptım ve hala da yapıyorum. Psikolojik sorunlu bireylerin yaşam öykülerini göz önünde bulundurduğumda çocukluk ve ergenlik yaşantıları olumsuz olanların azımsanmayacak oranda olduğunu söyleyebilirim. Cinsel istismar suçu işlemiş bireylerin çocukluk ve ergenlik döneminde aile bireyleri tarafından cinsel olarak istismar edildiklerini takip ettiğim vakalardan bizzat biliyorum. İnsanlara gelişigüzel şiddet uygulayan antisosyal bireylerin çocukluk ve ergenlik döneminde aile bireyleri tarafından sürekli şiddete maruz kaldıklarını ve sorunları şiddetle çözmeyi öğrendiklerini takip ettiğim vakalardan bizzat biliyorum. Bu vakaları sayfalarca sıralayabilirim… Olaya bu açıdan bakınca, çocuklarını “dünyanın daha iyi bir yer olması için sağlıklı bir şekilde yetiştirmeyen” anne-babalara, Allah aşkına sizler çocuk yapmayın diyesim geliyor…

Dünyanın daha iyi bir yer olması için herkes bir şekilde önerilerde bulunuyor. Genellikle eğitim sistemi, yönetim şekli ve demokratik anayasa önerisi sunuluyor… Olaya doğru açıdan bakmadığımız sürece bunların hiç birisi dünyanın yaralarına gerçek anlamda bir merhem olmayacak. Katillerin, tecavüzcülerin, hırsızların, uyuşturucu tacirlerinin kısacası kötü insanların yetişmeye devam ettiği bir dünyada en güzel eğitim, anayasa ve yönetim sistemi bile hiçbir işe yaramayacaktır. Çünkü anne-babaları tarafından sağlıklı yetiştirilmemiş olan insanlar dünyayı bozmaya devam edecek. İyi bir dünya için öneri getirilecekse bu öneri ilk önce aile kurumuna yönelik olmalıdır. Çünkü aile insan yaşamının başlangıç noktasıdır. İyi bir dünya için öncelikle “dünya barışı” gereklidir. Lakin o barış ilk önce kişinin kendi içinde, ailesinde ve sonrasında sosyal çevresinde olmalıdır. Egonuzun etkisinden kurtulduğunuzda, her canlının yaşam hakkına saygı duyduğunuzda, sağlıklı bir empatik anlayışa sahip olduğunuzda büyük oranda iyi bir insan olabilirsiniz. İyi bir insan çevresine olumlu rol modeli olabilendir. O zaman siz iyi bir anne-baba, iyi bir akraba, iyi bir komşu, iyi bir arkadaş, iyi bir çalışan, iyi bir patron, iyi bir siyasetçi olabilirsiniz. İşte o zaman herkesin barış içinde yaşadığı ve nimetlerin bölüşüldüğü iyi bir dünya elbetteki mümkün olur…

Son olarak Hz.Yunus Emre’den bahsedip yazımı tamamlamak istiyorum. Hz.Mevlana, Hz.Yunus Emre için “sufilik yolunda hangi mertebeye ulaştıysam şu Yunus’un ayak izlerini önümde gördüm” demiş. Hz.Yunus Emre’yi kendi döneminde zirveye çıkaran belki de iyi bir insan olmak için kendi özünde (benliğinde) öz barışı sağlamasıydı. Hz.Yunus Emre için sağlıklı “sevginin”, “empatik anlayışın” ve “benliğin” ete kemiğe bürünmüş halidir diyebiliriz. Sağlıklı “sevgiye”, “empatik anlayışa” ve “benliğe” sahip olmak aslında bireyin elindedir. Bu üçüne sahip olan anne-babaların sayısının dünyada daha fazla olduğunu hayal etsenize… Elbetteki o zaman dünya daha güzel bir yer olacaktır.

Umarım anlaşılabilmişimdir…

*Uzman Psikolog