Dilimiz Değil Hareketlerimiz ‘Kalbim Temiz’ Demeli

Dilimiz Değil Hareketlerimiz ‘Kalbim Temiz’ Demeli

İmanın nuru inanmış kimsenin üzerinde ve amellerinde görülmelidir.

Sadece dilimizde kalan ve amellerimizle ziynetlendiremediğimiz inancımız bizim için kurtarıcı olamaz.

Kelime manası itibarıyla “bir şeye tereddüt etmeden inanmak”, “kesin ve samimi olarak bağlanmak”, “hakkı kabul ve tasdik etmek” gibi manalara gelen iman; İslam âlimleri tarafından en genel manasıyla “Allah’ın varlığı ve birliğine, Hz. Muhammed’in (sas) peygamber olduğuna ve vahiyle Allah’tan alıp insanlara bildirdiği her şeyin hak ve doğru olduğuna hiç şüphe etmeden tereddütsüz inanmak ve tasdik etmek” şeklinde tarif edilmiştir.

Amel, imanın eylem halinde pratik hayata yansıtılmasıdır. Bu yönüyle pratiğe dökülecek olan esaslar, teorik olarak inanılacak şeylerin destekleyicisi konumundadır. Dolayısıyla eylemle desteklenmeden, bir fikrin, bir inancın sadece teorik olarak ayakta durması zordur. İnsanın, kalbinin sonsuz iklimlerine açılıp, hakiki imana doğru kanatlanması ancak iman–amel bütünlüğüyle mümkündür. Bu yüzden insan, inandığı istikamette yaşamak ve ayrıca ameliyle de inancına payanda vurmak zorundadır.

İman ile amel bir birbirini desteklemeli

Kur’an–ı Kerim’in pek çok ayetinde iman ile salih amel yan yana zikredilmiş, mü’minlerin salih ameller işleyerek maddi–manevi gelişmelerini sağlamaları ısrarla vurgulanmıştır. İmanı bir fânusa benzetecek olursak, fânusun içindeki ışık iman, fânus ise amellerdir.

Bu sebeple kalpteki iman ışığının hiç sönmeden parlaması, giderek gücünü artırması salih amellerle mümkün olabilir. Esasen kalb, Efendimiz’in (sas) de bir hadislerinde ifade buyurdukları gibi, “Her an değiştiği için ona kalb denilmiştir. Kalb, bir ağacın başına asılmış kuş tüyüne benzer. Rüzgar devamlı onun içini dışına çevirir.” (Müsned, 4, 408) Buradan da anlaşılmaktadır ki, iman sahibi bir kalbin istikameti salih amellere bağlıdır.

İyi ameller onu korumakta ve mükemmelleşmesine vesile olmaktadır. İnsan, matematiksel olarak iki kere iki dört eder katiyetinde inanılması gereken hakikatlere inansa bile, bunlar kalbine yerleşmediği müddetçe kişinin hakiki imana ulaşması mümkün değildir. Zira bu, meselenin sadece nazarî yönüdür. İmanın insanın içinde petekleşmesi ise amele bağlıdır. Sadece imanın nazarî yönü ile Allah (cc) gerektiği gibi bilinemez.

Her ne kadar kişi, nazarî yönden inandığını zannetse bile o kişinin içindeki imanın inkişaf etmesi mümkün değildir. Zira iman, ancak amelle inkişaf eder.

Bu hakikate binaen ünlü felsefeci Kant da, “Saf Aklın Kritiği” isimli eserinde, Allah’ın nazarî akılla değil, amelî akılla bilineceğini ifade etmektedir. Buradan şu anlaşılmaktadır ki, amelden mahrum insanlar, yükler dolusu kitap devirseler bile, bu insanların his dünyalarının inkişaf etmesi mümkün değildir. Zira hislerin inkişaf etmesi için müstakim amel şarttır. İnanç, nazarî olarak nefse kabul ettirilmiş olabilir; ama insan, imanın ağırlığını ancak yaptığı amellerle tam olarak hisseder.

“Benim kalbim temiz!”

Yukarıda da ifade edildiği gibi salih ameller, imanı koruyan ve inkişaf ettiren fakülteler mahiyetindedir. Günümüzde çok yaygın olan “Ben Allah’a inanıyorum. Benim kalbim temiz.” türünden kanaatler, imanın vicdanlara hapsedildiği manasına gelmektedir ki, bu yanlış bir anlayıştır. Zira nazarî planda “Ben Allah’a inanıyorum.” diyen bir insanın bunu pratik sahaya dökmesi ve bu sözünün ispatı mahiyetinde yapmakla mükellef olduğu ibadetleri yerine getirmesi gerekmektedir. Netice itibarıyla iman ve amel bir bütünün ayrılmaz iki parçası gibidir. İnsan, iman ve amel bütünlüğü içinde ruhî yönünü geliştirecek, varlığın hedef ve gayesini sezip, eşyanın perde arkasına muttali olacak ve cennetin zümrüt yamaçlarında pervaz edecektir ki, kulluğun gerçek mânâsı da budur.

Please publish modules in offcanvas position.