Srebrenitsa’da 24 yıldır dinmeyen acı

Katliamlara göz yumanlar pişman ama çok geç…

1990’lı yıllar, dünyanın çeşitli coğrafyalarında soykırımların, iç savaşların, toplu katliamların yaşandığı kara bir dönem oldu. Bosna’da, Ruanda’da, Somali’deki insanlık dramlarının faillerinin yanısıra, soykırıma, zulme sessiz kalanların isimleri de kaydedildi tarihin kara sayfalarına.

Tam 24 yıl önce bugün… 11 Temmuz 1995’te Srebrenitsa’da, Sırplar tarafından soykırım gerçekleştirildi. Sırp saldırılarından kaçan binlerce Boşnak, BM tarafından “güvenli bölge” ilan edilen ve 600 Hollandalı barış gücü askeri tarafından korunan Srebrenitsa’ya sığındı. Yaklaşık 25 bini, barış gücü askerlerince bir akü fabrikasına yerleştirildi. Fabrikadaki savunmasız binlerce Boşnak, Hollandalı askerlerce 11 Temmuz 1995’te Ratko Mladiç komutasındaki Sırp askerlerine teslim edildi. Adeta katliama davetiye çıkarıldı. Silahlı Sırp ordusu genç yaşlı demeden Avrupa’nın göbeğinde 8 bin 372 kişiyi katletti.

1995’teki bu katliamın baş aktörlerinden Ratko Mladiç, yıllar sonra Lahey’de yargılandı ve Bosna savaşı sırasında insanlığa karşı suç işlemekten suçlu bulunup toplamda 40 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sırbistan cumhurbaşkanı, yaşanan bu acı olaylar sebebiyle özür diledi ve Sırbistan parlamentosu katliamı kınadı.

Kenti Sırp askerlerine teslim ederek katliama göz yuman 600 Hollanda askerinin büyük bölümü, pişmanlıklarını her fırsatta dile getirdi. Ülkelerine döndüklerinde pişmanlık ve utanç hisleri sebebiyle bazıları intihar etti. Birçoğu da psikolojik tedavi görmek zorunda kaldı. Srebrenitsa kentinde yaşadıkları anılarını kitaplaştıran askerlerden biri, olaydan dolayı yaşadığı pişmanlığı “Ölmek istiyorum, masum insanları, koruma sözü verdiğimiz halde bize sığınan insanları, koruyamadığımız için kendimi affetmiyorum” sözleriyle ifade etmişti.

Tarih bir kere daha ispat ediyordu ki, zulme ses çıkarmayanlar, gün geliyor bir gün mutlaka yaptıklarından pişman oluyor, utanç içinde yaşamaya devam ediyor.

Yaşananlardan ötürü Birleşmiş Milletler ve Avrupa özür dilemek zorunda kaldı. Ancak Bosna’daki Sırp katliamlarıyla aynı dönemde, Ruanda’da da insanlık tarihinin en acımasız soykırım vakalarından birisi yaşandı. BM ve Avrupa, buradaki olaylara da müdahale yetkisini kullanmadı, katliamlara göz yumdu. Ruanda’da hüküm süren sömürgeciler, asırlardır kardeş olarak yaşamış insanları, zenginlikleri ve yüz hatlarına göre etnik gruplara böldü, Hutu ve Tutsi olarak sınıflara ayırdı.

Olayların gelişimi ve istismar edilmesi bakımından, Türkiye’de son dönemde yaşanan darbe teşebbüsüne benzer şekilde, 1994 yılında iktidardaki Hutular, dönemin Devlet Başkanı Habyarimana’nın uçağının düşmesinden Tutsileri sorumlu tuttu ve uçağın düşmesi vakasıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan Tutsilere karşı katliam fitilini ateşledi.

Ruanda Hükümeti ise çıkan olaylara müdahale etmedi. Dahası ordu saldırganlara silah temin etti. Tutsilerin, hükümetten fayda gelmeyeceğini anlayınca tek umutları BM olmuştu. Ancak Genel Sekreterlik, Ruanda’daki 2 bin 500 civarındaki BM askerine, olaylara müdahale yerine gözlem yapma görevi verdi. Olaylarda 10 Belçika askeri öldüğü bahanesi ile asker sayısı 240’a düşürüldü. Bir anlamda insanlar cellatlarına teslim edildi.

Aşırı uç Hutuların (Interahamwe) çekindiği tek güç olan BM barış gücü de gidince artık katliamın şiddeti insan aklının hayal edemeyeceği yerlere vardı. Ülkede ceset koyacak yer kalmadı. Sonunda yaklaşık 1 milyon Tutsi ve ılımlı Hutunun can verdiği katliam sebebiyle, ülkedeki Kagere Nehrinden bir günde 60 bin insanın cesedi kıyıya vurdu. Yapılan çeşitli propagandalar ve radyoların sürekli ‘Böcekleri ezin! anonsu yapmalarıyla, aynı dinden, aynı ırktan, aynı dili konuşan, beraber yemek yiyip, sohbet eden insanlar, bir sabah kalktıklarında elinde balta ile komşusunu parçalamaya gidecek seviyeye getirildi.

Sessiz kalan Birleşmiş Milletler’in Genel Sekreteri Ban Ki-Moon, 1994’te gerçekleşen Ruanda soykırımını engelleyemediği için 20 yıl sonra 2014 yılında, BM’nin hala utanç içinde olduğunu söyledi. 2017 yılında Papa Francis ise devlet başkanı Kagame’den ‘kilisenin günahları ve başarısızlıkları’ ifadesini kullanarak soykırımdaki rolünden dolayı özür diledi.

Kara kıtada insanlar vahşice katledilirken, yaşanan haksızlıklara sessiz kalmayıp ses çıkartan, zulümden taraf olmayan, ortalığı yangın yerine döndüren zalimlere karşı, kahramanlar da çıkmıştı Ruanda’da. Katliam sırasında Ruanda’nın başkenti Kigali’deki Hôtel des Mille Collines’in müdürü olan Hutu kökenli Paul Rusesabagina daha önceden kurduğu ilişkilerini kullanarak 1260’tan fazla Tutsi ve ılımlı Hutu’yu otelde saklayarak hayatlarını kurtarmış ve Ruanda Katliamını konu alan Hotel Rwanda filmine ilham kaynağı olarak uluslararası birçok ödüle layık görülmüştü.

Bu olaylardan yıllar önce Muhammed İkbal’in, “Allah’tan başkaları önünde eğilmekten alıkoyan secdedir,  Allah’tan gayrısının önünde eğilenlerin kalbinde iman taht kuramaz.” dediği gibi, bir zalimin yaktığı zulüm ateşini su değil, ancak iyilik söndürebilir düşüncesiyle, tulumbasını alıp imdada koşanların arandığı, deryaları tutuşturan bir zulüm ateşi daha yakıldı. Eşi benzeri görülmemiş bu yangına, bazıları kan dökerek, bazıları semayı inleten mazlumun ahını alarak, bazıları minik bebekleri hapse atarak, bazıları ise zulme rıza göstererek ateş taşıdı, taşıyor.

Halime’ler, Esma’lar, Gökhan’lar, Ayşe’ler, Hıdır’lar ve sayılmayacak kadar niceleri acıyla şehadete ulaşırken, onbinlerce binlerce masum, hürriyetlerinden mahrum bırakıldı, masumiyetleri işkencelerle veya tek kişilik hücrelerle cezalandırıldı.

Kendi acılarını unutup, bütün bir tarihin ve beşeriyetin acılarını tecrübe edecek, masum, mazlum, mahkûm, mağdur, sürgün, çaresiz ve yaralı olanlara çare olabilecek, kahramanlar da çıktı bu dönemde. Geride bırakılan milyonlar için yerine göre anne,  baba, kardeş, evlat, akraba veya vefalı dost olan, hor ve hakir görülmelerini Allah’a şikâyet eden, hesaplarını ahirete bırakarak, son nefeslerini alacaklı olarak veren, ölürken sevdikleri ile vedalaşamayanlardan geride kalan kimsesizlerin kahramanıydı onlar.

Please publish modules in offcanvas position.