Prof. Dr. Suat Yıldırım: Mirac hakikatleri

Prof. Dr. Suat Yıldırım: Mirac hakikatleri

Mirac, bir gece vakti, Hz. Peygamber Aleyhisselam’ın Mekke’den Kudüs’e oradan da göklere, cennete çıkıp, Sidretü’l-müntehayı geçerek Allah Teala’nın huzuruna kabulü, o lütfa mazhar olmasıdır.

Bu hâdiseye, Kur’ân-ı Kerim’den alınan tâbirle “isra”, hadisi şeriften alınan tabirle “mi’rac” denilir. (Biz bu yazımızda, zaruri olmadıkça, farklı değerlendirmeleri zikretmeyip, ilim ehlinin umumunun kabulüne mazhar olmuş şekliyle meseleyi hülasa edeceğiz).
İsra: gece seyahati, mi’rac ise, yükselmek, yükseğe çıkaran vasıta manasınadır.
Kur’ân-ı Kerim, bu hakikatten İsra ve Necm surelerinde kısa kısa ve sırlı bir üslupla bahsederken Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim başta olarak hadis kitapları, oldukça ayrıntılı şekilde anlatırlar. Bu geniş, sırlı, dolayısıyla farklı değerlendirmelere konu teşkil eden meselenin, bu yazının mahdut çerçevesi içinde, sadece bazı noktalarına, hem de çok kısa olarak temas etmeye çalışacağız.
MİRACIN DIŞ ÇERÇEVESİ
Hicretten 19 ay kadar önce Receb ayının 27. cuma gecesinde Peygamber Efendimiz Harem-i Şerifte Hatim mevkiinde istirahat buyururlarken Hz. Cibril gelip şerh-i sadr edip, yani göğsünü açıp zemzemle yıkayarak iman ve hikmetle doldurmasını müteakip, Peygamberimiz, amcazadesi Ümm-i Hani (r.a)’nın evinden Burak’a binerek, Cibril’in refakatinde, Medine’de bir durak yaparak Kudüs’te Mecmâ-ı enbiyâ olan Mescid-i Aksa’ya vardı, orada cemaat halinde kendilerinin teşrifini bekleyen peygamberlere imam olup, namaz kıldırdı.
Sonra emrine verilen miraca binerek göklere yükseldi. Birinci semada Hz. Adem, ikincisinde Hz. Yahya ve Hz. İsa, üçüncüsünde Hz. Yusuf, dördüncüsünde Hz. İdris, beşincisinde Hz. Harun, altıncısında Hz. Musa, yedincisinde ise Hz. İbrahim (salavatu’llahi aleyhim) ile görüştü. Sonra Kader kalemlerinin saririni (yazarken çıkardıkları sesleri) işitecek yere vardı.
Cennet ve cehenneme muttali oldu. Derken Sidretü’l Müntehaya kadar çıktılar. Sözlükte “Arabistan kirazı” denilen bu ağaç, Allahu a’lem, şeceretu’l-kevn, yani ulu varlık ağacı olup, Arş-ı a’lânın altında, cenneti ve gökleri ihata ederek, imkân âleminin, mümkinatın, yani Allah Teala’dan başka olan varlıkların hududunun sonudur. Cibril buradan öteye geçemedi. Hz. Resulullâh (a.s.) tek başına Kab-ı kavseyne varıp kurbiyyet-i ilâhiyye ile müşerref oldu.
Melekut âlemindeki bu mazhariyete paralel olarak mülk âleminde de, mirac, İslâm tebliğinin, hicret vasıtasıyla yayılacağının müjdecisi durumuna geçmiştir. Tebliğe karşı şirkin şiddetli mukavemeti devam etmekle beraber, bu gerginlik, İslâm’ın hakkaniyetinin ayrı bir delili oluyordu.
Demek ki bu davet önlenemez, bu ses susturulamazdı. Bununla beraber bedbin bir bakış, kolaylıkla ye’se düşebilirdi: Taif tebliğine karşı direnen vahşetin, Peygamber Efendimiz’den akıttığı kan henüz soğumamıştı. Ebu Talib ile Hz. Hatice (r.a) vefat etmiş, bu iki mühim destek kaybolmuştu. Müslümanların adedi çok az idi. Amma bu fecr-i kâzibin arkasından, lutf-i ilâhi ile bazı ümit ışıkları beliriyordu.
Medinelilerden birkaçı ile ilk Akabe görüşmesi yapılmıştı. Hicret ihtimali uzaktan uzağa görünüyordu. Kuvvetçe müşrikler baskın olmakla beraber, susturulamayan İslâm dâveti, sesini Mekke dışındaki hemen bütün Arap kabilelerine duyurmuştu. Görünüşte pek bir varlık olmasa da, sezebilenler için, toprak altında bir tekevvün ümidi mevcut idi.
MİRACIN HİKMETİ NE OLABİLİR?
Had ve hesaba gelmez bu hikmetleri, Cenâb-ı Allah “li nüriyehü min âyatinâ” (Rububiyetin muazzam hüccet ve alâmetlerini Resule göstermek gâyesiyle) başlığı altında hülasa buyurmuştur ki, bizler tarafından söylenecek her şey, bunun ancak bir kısmını ifade edecektir. Fakat bunu kısmen açıklamak üzere, meselenin sadece bir iki noktasını görmeye çalışalım:
İnsanın bu dünyadaki, şehadet âlemindeki konumunda ilâhi hükümranlık hakkındaki bilgisi pek sınırlıdır. Bu bilgi, çok kayıtlar altındadır. Fakat insanın ilâhi hükümranlığın genişliğini, tafsilatlı olarak müşahade etmesi nisbetinde, O’nun azametini anlaması mükemmelleşir. İbrahim (a.s)’ın miracından bahsederken Allah Teâla: “Böylece, İbrahim’e kesin bilgi sahibi olsun diye göklerin ve yerin melekutunu temaşa ettiriyorduk (En’am, 75) buyurur. İşte Allah’ın “âyatina” tavsifindeki azemete layık bir tarzda, risâleti mutlak olan Hz. Peygambere, ilâhi hükümranlığı bütün yönleriyle temaşa ettirmek, ilâhi hikmet gereğidir.
Ağacı çekirdekten yaratan hikmetli Rabbimiz, onun mübârek kalbini, kâinat ağacının bütün esas hakikatlerini istiab edecek İstidad ve kapasitede yaratmış, onu çekirdekle meyve, mebde ile münteha arasında bir bağ, bir iletişim aracı kılmıştır.
Bu varlık ağacının öz suyu odur. İşte bir yandan, hükümranlığının her tarafını ona göstermek, öte yandan da, onun ne büyük bir âyet olduğunu her tarafa göstermek için, onun mahbubiyet makamında olduğunu her cihete bildirmek ve güzel halini her tarafa sirayet ettirmek için huzuruna almış, hitabiyle ve fermaniyle taltif etmiştir. Nitekim dünyevi idareler de, en yüksek düzeyde görevlendirilecek müfettişlere, idari teşkilatı ayrıntılı olarak tanıtırlar, çeşitli kademelerde vazife yaptıktan sonra müfettişliğe tayin ederler.
Yahut teknolojiye müptelâ bir çağın mensubu olarak, bir misal verecek olursak: Çok geniş bir teknoloji dairesinin başkanı, dairesinin geliştirdiği mükemmel cihazları, ilk defa seri olarak imâl ettirdiğinde yapacağı ilk iş, o hassas cihazlar için, ayrıntılı kataloglar hazırlatıp, bu işten sorumlu olacak bir uzmana iyice gösterip tarif etmektir.
Tâ ki, o da, o cihazı kullanacak olanlara gerekli rehberliği yapabilsin: İşte insan, o mükemmel cihaz, vahiy ile gelen talimatlar da katalog, kullanma kılavuzu, Peygamber ise o kataloğa vakıf uzman durumundadır. O cihaz için ayrıntılı katalog hazırlamamak, veya ona vakıf olacak uzman göndermemek halinde bütün emekler boşa gidecektir.
Böyle yapmak, bunca ihtimamla hazırlatılan cihazı balyozla parçalamaktan farksız olup, bunu akılla bağdaştırmak mümkün değildir. Her tarafı hikmet ve nizam dolu bu kâinatın hikmetli Yaratıcısı, bu misal ile kıyas kabul etmeyecek derecede, böyle bir saçmalıktan münezzeh ve çok yücedir.


ALLAH TEALA, BİZE BİZDEN YAKIN İKEN BÖYLE BİR SEYAHATİN MANASI NEDİR?

Büyük bir ülkenin başkanının iki türlü icraatı olur. Birincisi: Sıradan bir memuru ile, muayyen bir konudaki işi hakkında telefonla görüşüp işini bitirmesidir. İkincisi ise: Böyle hususi ve cüz’i bir iş değil, mühim, çok çeşitli ve geniş işler için büyük yetkilerle genel bir vali tayin etmesi, onun görevinin her tarafta bilinmesini temin etmesidir.
Bu vali ile, bazen özel telefon görüşmesi yapmakla beraber, bazen de bütün ülkeyi ilgilendirecek geniş çerçeveli işler hakkında görüşüp talimatlar vermek için, bütün ahalinin dikkatlerini çekecek tarzda, onu devlet merkezine davet ederek, bilahare onun bildireceği hususların tamamen kendi talimatı çerçevesinde olduğunu herkese ilan eder. Misâldeki birinci şahıs veli, ikinci şahıs nebi olup, davet de miractır.


KUDÜS’E GİTMENİN HİKMETİ?

Tevhid tarihinde, Hâtemü’l-Enbiyâ’ya gelinceye kadar en mühim durak Hz. İbrahim’dir. Onun ülkesinin en mühim iki merkezi Mekke ile Kudüs idi. Kudüs’e Hz. İshak’ın nesli olan İsrail oğulları, Mekke’ye ise Hz. İsmail’in soyu varis olmuştu. Kudüs mecmâ-ı enbiyâ idi.
Allah Teala, gerek hak dinin, gerek beşeriyetin asılda bir olduğu mânâsındaki tevhid hakikatini temsil eden Hz. İbrahim’den sonra bu camiiyyeti, toplayıcılığı Allah’ın bütün güzel isimlerinin en cami bir mazharı olan Hz. Muhammed aleyhisselam ile izhar etmek diledi. O’nun mutlak risâlet sahibi olduğunu, böylece de ilân etti. Bütün enbiyânın imamı olduğu gibi, bi’setinden itibaren kıyamete kadar gelecek olan bütün İnsanlığa da onun resul olduğunu gösterdi.
Kâinatın birliği, bu evrenin âhenk ve nizamı, kâinatı uyum içinde yürüten Yüce Yaradan’ca nasıl matlub ise, bütün insanlığa rehberlik edecek dinin de birliği, öylece matlubdur. Ahir zaman nebisinin risâletinin kemâle ermesiyle, -onun veda hutbesinde geçen pek beliğ ifadeleriyle- “zaman döndü dolaştı ve Allah’ın gökleri ve yeri ilk yarattığı sıradaki durumunu aldı”. Böylece onun risâleti ve miracı ile hilkat, gâyesine ulaşmış oluyordu.
Bu evrensel uyumun bir yönü de, Cuma gününün ona, onun ümmetine bağışlanmasıdır. Şöyle ki: İnsanlığın atası Hz. Adem, cuma günü yaratılmış ve cuma günü cennete konulmuştu. (Sahih-i Müslim). Onun zellesinden sonra tevbesi de, Rabb-i Rahim tarafından cuma günü kabul edilmiş idi.
Bundan ötürü Adem, cuma gününü kendisi için bir şükür günü, bir toparlanma günü yapmıştı. Beni İsrail’in, bugün hakkında şüpheye düşmesine kadar, insanlık için de bu böylece devam etti. İhtilafları yüzünden, onlara sebt (cumartesi) hükmedildi.
Bir hadise göre yaratılış, cuma günü kemale ermiştir.(Birinci gün maddenin gaz ve duman halinde hilkati ikincisi gök cisimlerinin, ecramın teşekkülü, üçüncüsü arzın semadan ayrılması devri, dördüncüsü yer kabuğunun teşekkülü, beşincisi dağların ve nehirlerin teşekkülü, altıncısı hayatın başlangıcı ile nebat ve hayvanların yaratılışı ile, insanın yaratılışına kadar tekâmülü devridir).
Bu altı devir, bir gün gibi mülahaza edilince, işbu altıncı devir, hilkat prensiplerinin en toplu, en cem’iyyetli günü, yani Cum’ası demek olur. Çünkü âlem bu günde hayat sırrına mazhar olmuş ve insanın yaratılmasıyla tekâmül ederek son mertebe-i cem’iyyetine, tamamlanma safhasına ermiştir.
Cuma günü, hayatın zuhuru devri, güneşin zevalini müteâkip Cuma vakti ise, insan hayatının neşeti hengâmı gibi, haftanın en feyizli, en mübarek günü olmak mazhariyetine haiz olarak, ehl-i İslâm’ı Arş-ı Rahmân altında, fazl ve Rahmet-i İlâhiyye’den, Naim cennetinin saadetine erdirmek üzere içtimâ etmeye, toplanmaya dâvet eden bir tezahür günü, bir bayram demektir.
İşte Cum’a, bütün bu işlerin bir araya toplandığı gün olarak, dinlerin ihtilafından sonra, yine mutlak Resul’e bildirilmiş ve insanlık, İhtilafı bırakıp ataları Hz. Adem ile birlikte içtimaa, ilâhi dergaha yönelmeye dâvet olunmuştur. (Bkz. M. H. Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 6, 4972 – 4973).

“İnsanlar bir tek ümmet idi (İhtilafa düşünce) Allah, müjdeleyen ve uyaran nebiler gönderdi ve İhtilaf ettikleri hususta aralarında hükmetmek üzere, onların beraberlerinde Hak kitaplar indirdi (…) Bunun Üzerine Allah, imân edenleri, izniyle, onların İhtilaf ettikleri hususta, doğru olanı bilmeye muvaffak etti. Allah, dilediğini doğru yola eriştirir” (Bakara suresi, 213) meâlindeki âyet-i kerime ile ilgili şu hadis-i şerif nakledilmektedir: “Biz dünyada son olmakla beraber, (ahirette) önde gelen ümmetiz. Cennete ilkin biz gireceğiz. Ne var ki onlara bizden önce Kitap verildi, biz sonraya kaldık. Fakat Allah, onların, hakkında ihtilaf ettikleri hususta, bizi doğru olanı öğrenmeye muvaffak kıldı: İşte şu Cuma günü, hakkında İhtilaf ettikleri gündür. Onun kadrini bilip tes’id etmeyi Allah bize lütfetti, diğer İnsanlar bu hususta bize tabi olmalıdırlar. Yarın (cumartesi) yahudilerin, yarından sonra ise hıristiyanlarındır” (Tefsir-i İbn Kesir, I, 365).

Allah’ın bir ismi de el-Câmi’dir, yani toplayan. Allah mahlukların hilkatlerini dünyaya dağılmış zerrelerden toplar, onlara bir vahdet verir, meselâ insan halinde bir organizma mucizesi meydana getirir. İnsanları, kendi dini etrafında toplar, bir araya getirir.
Ahirette de insanları haşir meydanına toplar. İbadet yerleri olan mescidlerimizin öbür adı da Câmi’dir. Resulullah Efendimizin isimlerinden biri de Câmi’dir. Zira dağılmış İnsanları bir araya getiren O’dur.
Biz insanlar bir seferdeyiz. Zaman dairevi hareket ettiğinden, daha doğrusu tavaf halindeyiz. Tavaf edenler dönüp dolaşıp Hacer-i esvede geldikleri gibi, hayat telaşında başımızı almış giderken, mümin insanlarla buluşma günü, af ve İhsan günü, hilkatle bütünleşme vakti olan her cuma günü, el-Câmi olan Rabbimiz, Câmi olan Efendimizin arkasında, Câmi’de bizi toplamaktadır. Nitekim Mirac da böyle bir Cuma gecesi vaki olmuştu.
Hz. Peygamber’e miracta, dünyalara değiştirilmeyecek üç büyük atiyye verildi:
1) Beş vakit namaz ki, aslında mükâfat itibariyle elli vakit ibadettir. Efendimiz sanki miracdaki ünsün tadını alınca, o imkanın, kendi istidatları nisbetinde mü’minlere de verilmesi için niyazda bulunmuş ve bu niyaz kabul edilerek, önderlerinin girdiği o kapı, mü’minler için de bir ölçüde açık bırakılmıştır.Bu gerçeği de ‘Namaz, müminlerin miracıdır” diye ilân buyurmuştur.
2) Şirk koşmayanların Cehennemde kalmayacakları,
3) “Amene’r-Resülü” diye başlayan el-Bakara suresinin son iki âyeti.
Bu vesile ile şunu arz edelim: İfadedeki icaz sebebiyle iyi anlaşılmayan bu husus çokça sorulmaktadır. Bakara suresi hicretten sonra Medine’de nâzil olmuştur, surenin son kısmı da öyledir. Mirac gecesi nâzil olan, bu âyetler değil, onların ihtiva ettiği hakikatlerdir.
Açıkça görüldüğü üzere bu âyetler, dâveti umumi olan son Peygamberin, önceki peygamberler arasında hiç bir ayırım yapmaksızın, bütün enbiyâyı, büyük yeryüzü mescidinde, önceki mü’min ümmetlerle beraber bütün mü’minleri Makam-ı Mahmud, Livaül-hamd etrafında toplamış olması hakikatini ifade etmektedir.
Şu halde, o gece indirilen, bu hâli bildirmedir. “Amener Resulü” âyetinde, Kur’ân olarak nâzil olacak olan bu hakikatin müjdesidir. Nitekim beş vakit namaz da o gece emredilmesine rağmen, Kur’ân’da nas olarak “beş vakit namaz” emreden âyet bulunmamaktadır.
Mirac’da Allah Teala ile Resulü arasında geçen bir ulvi mükalemenin, Tahiyyat (Teşehhüd) duâsı şeklinde kutlu bir hatıra olarak müminlere bırakıldığı bazı muahhar kitaplarımızda yer alır. Bunu birinci derecede muteber hadis kitaplarında göremedim.
Fakat bu vaki olmasa da, Efendimiz tarafından öğretildiği kesin olan bu mübârek duânın, mirac gibi mümini yükselttiği aşikardır; şöyle ki: “Et-Tahiyyatu lillahi” diyen mümin kâinattaki bütün canlıların, hayatlarıyla, her biri bir ilim ve sanat mucizesi olarak hayatlarıyla Yaratıcılarına yaptıkları bütün ibadetler O’na mahsustur, yalnız O’na layıktır” demiş olur.
Birbirine benzeyen ve asli maddeleri aynı olan nutfelerden, yumurtalardan, tohumlardan, çekirdeklerden her biri bir mucize olarak yaratılan ve kâinatı şenlendiren enva-i türlü hayat sahibi varlıkların hayatlarıyla sundukları ibadetleri, tefekkür eder, onların temsilcisi yeryüzünün halifesi olarak, kendi namına Hâlık’lerine, takdim eder, böylece vazifesi olan külli ibadeti İfâ eder, kendi cüz’i ibadetini de onların arasına katar.
Ve’s-Salavatu ile bütün kavli ibadetlerin niyaz ve duâların tek kıblesi Rabbülâlemin olduğunu bildirir, Ve’t-tayyihat ile halis niyetlerle yapılmış bütün mali ibadetlerin, fedakârlıkların da O’na mahsus olduğunu ikrar eder.
Allah Teala, âdeta buna cevaben “Allah’ın selâmı, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun ey Nebiyy-i zişan!” buyurur. Bu hitab sigası ikinci şahıs üslubu çok incelikler İhtiva etmelidir. Bize şunu telkin ediyor ki Cenâb-ı Allah “Ve ceale’ş-şemse siracen” buyruğu ile güneşi, kâinatın lambası ve sobası yaptığı gibi, Mutlak Resulünü de “Siracen münira” tavsifiyle kâinatın mânevi hayatının güneşi olarak ilan etmiştir. Her insanın onunla bağ kurmasını, onun nuruyla aydınlanmasını istemiştir.
Bu duâ her mü’mini, Resulullahın huzuruna yükseltmekte, ona ‘Sen” diye hitap şerefiyle mümtaz kılmaktadır. Mümin, onunla bağını sağlamlaştırma, ona olan biatini tazeleme fırsatı bulmaktadır. Onun kabr-i saadetini ziyaret eden, orada selam veren bu saadete erdiği gibi, tahiyyatta “Sana selam ey Nebiyy-i zişan!” diyen mü’min de, ona benzer bir hale girmektedir. Hz. Peygamberin mübarek rûhları Refik-i a’lâda olmakla beraber, kabr-i saadetlerindeki kutlu bedenlerine tam bir taalluku vardır.
Nasıl ki güneş, çok yükseklerde iken, kâinattaki şeffaf olan her bir cisimde herbir çiçek ve meyvede bir tecellisi varsa, ışığı, ısısı, renkleri ile, -amma o cismin kapasitesi nisbetinde- onunla beraberliği varsa. Yalnız maddi nurâni bîr cisim olan güneş misâlinden, tam nurâni olan rûhaniyyet-i nebevîyye elbette hadsiz derecede daha yüksektir.
Güneşi, her yönüyle benzetme için değil, bazı yönleriyle meselemizi anlatmak için örnek veriyoruz. İşte güneş misâli, her bir mü’min tarafından verilen selamı Hz. Peygamberin işitip karşılık vermesi gerçeğini de anlamamızı kolaylaştırır. Güneş aynı anda milyarlarca şeffaf cisimde tecelli edebilir, ışınları vasıtasıyla onlarla irtibat halinde bulunabilir.
Evet bu güneş olmazsa kâinatın da, insanın da kıymeti hiçe iner. Dünya ve bütün eşya tam bir karanlığa gömülür. Demek ki, o olmasaydı, kâinatın da yaratılmaması gerekirdi. Ve O’nun nuru çıkarsa, kâinât, kıyametin kopmasına müstahak olacaktır.

Please publish modules in offcanvas position.