Kaş Yapayım Derken…

Kaş Yapayım Derken…

Beş altı sayıda yoktum gazete sayfalarında, bakıyorum ortalık toz duman.

Hepsi birbirine girmiş, laf gırla gidiyor. Allah'ım, affet bunları, ne yaptıklarını bilmiyorlar diyesi geliyor insanın, ama iki bin yıl önce söylenmiş laflardır bunlar, üstelik dinimizle pek bağdaşmaz.

Ama olup biteni daha iyi yansıtacak sözleri bulmak zordur. Bir karışlık ülkenin bir avuç insanı ikiye değil, iki yüze bölünmüş, birbirine söylemedik laf bırakmıyor. Kutuplaşmaya kadar uzanan bu bölünmelerin sebebi sadece siyasi görüşler, milli mensubiyet falan değil. Aynı görüşleri savunanlar da birbiriyle kavga ediyor. Yahu, neyi paylaşamıyorlar bunlar? sormayın. Arz ile talep arasında çok derin, adeta dipsiz denilebilecek bir uçurum var.

Herkesin anlayabileceği bir dille söylemek gerekirse, bir pasta var sofra üzerine ve ona talep olan kalabalık var. Sofraya en yakın olanlar pastanın büyücek bir parçasını kapıyor ama onlardan sonra gelenlere bunun çeyreği bile kalmıyor, üçüncü sırada olanlar kırıntılarla yetinmek zorunda kalıyor. Bunlar gene mutluyum diyebilir kendine, çünkü halkın çok daha büyük kısmı bırakın sofraya yaklaşmayı, göremiyorlar bile onu. Kaba gerçek, yani olup bitenin özü, bundan ibarettir. Menfaatler birbiriyle çatışıyor ve bunun karşısında akan sular bile durur. Paradır dağı taşı yerinden oynatan, biz ise bir toplum olarak kapitalizm dediğimiz düzenin başlangıcındayız henüz.

Şöyle, 17. veya 18nci asırda, kurt kanunları gereğince herkesin edebildiği kadar kaptığı bir dönemde. Politika bu kurt kanunlarının dış görünümüdür. En kesin, bütün çıplaklığıyla gözler önüne serilen halini seçim diye zamandan zamana tertiplenen bir faaliyette bulur.

Biz tam bunun başındayız; kulak verirseniz uzaktan gelen seçim davulların gümbürtüsünü duyarsınız. Asıl etkisi bir iki hafta sonra kampanyayla beraber hoparlörler gürlemeye başlayınca sezilecek. Zar atıldı, bakalım ne çıkacak. Bunu beklerken, kim bilir kaçıncı defa görme, işitme ve bütün diğer duyularımız genel bir saldırıya uğrayacak. Adaylar, mahşerin dört atlısı gibi ülkeyi boydan boya arşınlayıp duracak. Nereye gidersek dev fotoğrafları karşımıza çıkacak, duvardan direkten yapmacık gülümseyişleriyle bize bakarken en pahalı porselenden yapılan takma dişleri güneşte parıldayacak. Bunlar şimdiye kadar da üzerinde çok durduğumuz şeylerdir. Sekiz senede sekiz defa seçime giden toplumun ciddi bir hastalığı vardır. Sonsuz bir dizi filmin en yeni epizotları gösterime girince, zaten yazacak başka şey kalmayacak. Yani, biraz sabır.

Seçimler gelip geçicidir. Bir süre sonra onları kimse hatırlamaz. Ama toplumda öyle gelişmeler var ki, geniş halk kitlelerin kaderini belirleyerek derin izler bırakır. Birkaç ay önce bu sütunda köyden şehirlere göçlerden, Türklerin göç etmesinden, sanayileşmeden, özelleştirmeden bahsettik. Bunlar tarihi süreçlerdir ve izleri hiçbir zaman silinmez. Bu genel kargaşa içinde, bir süre önce halka düşünmesini bilen için tüyleri ürperten birtakım veriler duyuruldu. Sonsuz bir gururla ve davul zurnayla, hükümetin yabancı yatırımcıları ülkeye getirmek politikasının sonuçları açıklandı. Bugüne kadar yabancılar bizde tam 15 fabrika yapmış ve bunlarda 6000 işçi çalışıyormuş, diye.

Yani altı bin aileye istihdam sağlanmış, yeni perspektifler açılmış, falan. Çok güzel. Ama bizim görevimiz, madalyanın arka tarafına da bakmaktır. Bu fabrikaların hiçbiri, ama hiçbiri azınlıklardan vatandaşların yaşadıkları bölgelerde değil. Geçen asrın ellili yıllarından bugüne kadar devam eden politika, işte, budur. Bugünlerde Çinlilerin yapmaya başladıkları otoyolu bile ‘tertemiz bölgelerden’ geçer (o yolun etrafında can cin yok, saatte iki araç ya geçer ya geçmez, ama bunlar konunun başka açısı). Ancak gazetecilerin sayesinde bu yeni fabrikaların şanı şöhreti, bir de parlak yapıları arkasında nelerin durduğunu öğrendik.

130 Avroluk maaş. İster inanın ister inanmayın, arkadaşlarla sohbetlerde bugünün şartlarında sadakaya benzettiğim benim emekliliğim, bunun tam iki mislisidir. Bu fabrikalardan birinde çalışan bir dostum var. Almanya’da aynı işi yaptım, ama ayda 3000 Avro karşılığında, diyor. Mal götürüp getiren en büyük kamyonlardan birinin gidiş gelişi, 2000 Avroya mal olur.

Beş on kamyonla iş biter, üstelik boş dönmezler. İşçilerin sayısı ise binin, iki binin üzerinde. Bu durum karşısında insanda gurur mu kalır? Dört Avroya günün, yarım Avroya saatin. Üstelik, KDV ödemekten muaf, arazisini doksan dokuz yılına bedavadan alan ve daha bilmem hangi kolaylıklardan yararlanan fabrikalarda. Ekonomide buna sömürü, politikada sömürge derler. Bugün sömürge sahibi olman için askerle birinin toprağını işgal etmene ihtiyaç yok. Bu fabrikalardan yüzünü iki yüzünü daha yaptır, bütün milleti onlarda çalıştır, hepsinin eline ay başında 130 Avroyu tutuştur, işte sana sömürgenin en alası.

Afrika’nın bilmem neresinde değil, Avrupa’nın göbeğinde. Ülkenin resmi ağızlarına bakılırsa, bu durum en normal bir şeydir. Yabancı, vatandaşımızı nerdeyse yok paraya çalıştırabildiğinden ötürü ta buraya gelmiş. Onun bu konumu arkasında duran devlettir. Ve bu noktada, işte, çember kapanıyor. Kaş yapayım derken göz çıkardım, işte, buna derler.

EN YENİLER

Zaman Makedonya

ZAMAN.MK ©
1994 - 2020 - TÜM HAKLARI SAKLIDIR.
Bu Web Sitesinde yer alan içeriklerin önceden izin alınmaksızın kullanımı yasaktır.

Zaman Makedonya