Darbe Tiyatrosu

Darbe Tiyatrosu

İlerleyen yaşın etkisi mi olacak ne, itiraf etmek zorundayım ki son zamanlarda olup biteni biraz zor ve gecikmeyle anlıyorum.

Ülkede bir şeyler oluyor, gürültü patırtıdan ortalık çınlıyor, ama ben ya futbol seyrediyorum, ya çizgi filmleri. Sonra, bu olaylarla ilgili biri benden fikir almak isteyince, üzerime kaynar sular dökülmüş gibi hissediyorum kendimi.

Şu darbe meselesiyle de öyle oldu işte.

Olayın halka duyurulması hafta sonuna rastladı, ki o günlerde ben dağlardaydım; orası, çok şükür, hala bu yıpratıcı, çağdaş hayatın edinimlerinin erişemediği yerdir. Bilgisayar yok, televizyon yok, telefon yok. Birkaç gününe olsa dahi, dedelerinizin yaşadığı hayatı yaşayabilirsiniz.

Uzatmayayım, Başkentin uygar hayatına döndüğümde, ben haberdar olmadan, olay büyüdükçe büyümüş, yurdun dört tarafını sarmış. Valla karanlık çoktan basmıştı evime geldiğimde, öyle yorgun argın benim kadar eski kanepeye uzanıp televizyonu açtığımda hemen kendimi bir Londra stadının yeşilliğinde buldum, oyuncularla beraber aşağı yukarı koşuşmaya başladım. Oysa, sonradan anladığıma göre, o saatlerde yediden yetmişe herkes darbeden bahsediyormuş. Bu takım yenecek şu takım yenecek derken uykuya dalmışım. Dağları üç dört gün gezmenin getirdiği yorgunluğu atmanın zamanı gelmişti. Televizyonum akıllı makinelerdendir; on, on beş dakika odada bir kımıltı yoksa kendisi söner. Rüyada şuraya buraya dönersem bu program etkili olamaz, ama o durumlarda ‘‘B’’ planı devreye girer: kısa bir süre sonra enerji tasarrufu bahanesiyle ekranı karardıkça kararır, derken söner. Şafaktan önce uyandığımda ilk işim her sabah olduğu gibi, radyoyu açmak oldu. Politika hakkında yazmaktan geçinen için sabah haberlerinden daha iyi kaynak yoktur. Gün doğru dürüst başlamamışken daha herşeyden haberdar oluyor, masa başına geçtiğinizde ancak duyduklarınızı, tabir yerindeyse, çiynemek kalıyor size. Radyonun düğmesini sağa çevirdim, sola çevirdim, devlet kanalını açtım, frekans göstergesini bir oraya bir buraya gezdirerek tüm özel kanalları açtım, ama hepsinde bir darbe sözü gırla gidiyordu.

Yarı uyur yarı uyanık halimle ha dedim bunlar ya Afrika ya Güney Amerika ülkelerinin birinden bahsediyorlar; oralarda zaten her gün bir darbe oluyor, vatandaşlar birbirine giriyor, ama kimse bundan üzülmüyor. Hasan gidiyor iktidardan Hüseyin geliyor, o kadar. Dakikalar ilerledikçe ve ben yavaş yavaş kendime gelmeye başlayınca baktım ki bu darbe meselesi ciddiye dönüyor; yahu dedim kendime bütün kanallarda o kadar dramatik ve heyecanlı sesle darbeden bahsedilmesi tesadüf olamaz. Afrika, Güney Amerika kesinlikle söz konusu değil; bunlara bizim gazeteler iki üç satırdan fazla yer vermez, radyo ile televizyon ise haber bülteninin son dakikalarında, hava durumuna geçmezden önce anmakla yetinir. Bu darbe olsa olsa komşu ülkelerden birinde olmuştur diye düşündüm. Pek uzak sayılmayan bir geçmişte az mı oldu bu ülkelerde devlet darbeleri? Birinden çıktılar obürüne girdiler, ama neticede yine her şey eski tas eski hamam kalmadı mı?

Ancak bilmem hangi kanalın haberlerinde darbenin elebaşı olarak bizim ana muhalefet partimizin başkanının adı zikredilince, söz konusu meğer bizim ülkemizde olduğunu anladım. Yay gibi kanepeden fırladım, yorganla battaniyeyi halı üzerine atarak doğruldum. İçimden bir ses yine gafil avlandın dediğini duyunca bir şeyler yapmak gerektiği kanısına vardım. Otuz kusür yıl önceki haberci duygusu uyandı bende. Olay yerine gitmek, olup biteni yakından görmek lazım dedim. Bir şeyler kaçırmayayım diye, bisikletime bindim. Ne yalan söyleyeyim, o kış gününün çiseleyen yağmurla kar karışımında hala uyanmamış şehrin boş sokaklarını arşınlarken, içime bir korku girdi. Güney komşumuzda yetmişli yılların başında askeri cuntanın darbesi sırasında Selanik caddelerinde araba sürüyordum. Televizyonda bir şeyler konuşuluyordu, ama Yunanca nerden bileyim?Ortalıkta can cin yoktu, ama ben bir dostumla lokantaları gezmek istiyordum. Bir kavşakta askeri devriye durdurdu bizi. Meğerse sokağa çıkmak yasağı varmış. Dört tartaftan arabaya dönük makineli tüfeklerin namlusu karşısında İngilizceyi çat pat konuşan çatık kaşlı çavuşla anlaşana kadar, ölüm teri döktüm.

Gene düşünmeye başladım. Nedir darbelerin en önemli aleti? Tanktır. Kimin elindedir bu tank? Askerin. Nereye çıkarılır bu tank? En başta Meclis önüne, sonra Hükümet ve Başkanlık sarayları karşısına, şehrin kavşaklarına, Televizyon binası önüne. Bu objeler ele geçirilmeden, darbe olmaz. Gazeteci merağı sardı beni: yahu şu muhalefet şefi aniden o kadar yetenekli mi olmuş da, askeri tanklarıyla beraber kendi tarafına çekebilmiş? O asker gene Cumhurbaşkanının emrinde, onun rizası olmadan kışladan çıkamaz. Maazallah o da muhalefete kaymasın? Hayır, hayır, mümkün değildir bu; uzaktan kumandalıdır o, düşünmek zahmetine katlanmaz. Geçtim kavşakları, baktım etrafa, ama bırak tank, bir asker bile görmedim. Hadi dedim burası bizim getto, darbe için bir önemi yoktur. Asıl tablo Parlamento önünde karşıma çıkacak. Soluk soluğa oraya vardım, ama ne göreyim? Orası da boş mu boş, bomboş. Parlamento derin bir ıssızlığa gömülmüş, ne gelen var ne giden. Ha, dedim, taktiktir bu;asker köşeler heykeller arkasına pusuya yatmış, bekliyor. O haliyle tabii ki görülmez. Bir bir bütün heykelleri gezdim, köşe bucakları geçtim, ama kimseyi görmedim. Sonra bu ülkenin tankları olmadığı geldi aklıma, ama diğer zırhlı araçlar da aynı işi görür diyerek etrafı araştırmaya devam ettim. Derken Meclis binasına götüren yan sokakların birinden bir derin uğultu, sonra ağır araçların motörlerine özgü bir homurtu gelmeye başladı. Buradalar, buradalar, dedim kendime. Pusuyu orada kurmuşlar demek. Çok akıllıca bir şey doğrusu; bakıyorsun Meclis etrafında her şey tertemiz, can cin yok ortalıkta diyorsun kendine, ama hop! bunlar birdenbire tamtakım halinde karşına çıkıp Meclisi kuşatıyorlar. Bisikletimi sürükleye sürükleye koşar adım yan sokağın ağzına geldim; korku morku kalmamıştı artık, zırhlı araçları ve yanında yürüyen cesur askerleri görmek merakından yanıp duruyordum. Ya onlar bu ülkeye demokrasiyi getirecek, ya hiç!

Heyecanımı bir türlü gizleyemerek iki yolun kesiştiği noktaya geldim, orada ne var göreyim diye boynumu uzatarak sağa sola bakındım. Şaşkınlıktan bir türlü kendime gelemedim. Beş on adım ötede çöp toplayan o büyük kamyonlardan biri durmuş, motorü homurdaya homurdaya çalışıyordu. Beraberindeki işçiler dört tarafa koşuşuyor, şafak sökmezden önce işini bitirmek istiyorlardı. Tüü be dedim, bunca zahmetim boşuna gitti. Meğerse darbe yokmuş. Madem ki sabahın köründe kalktım hadi dedim Başbakanlığa ve Televizyona da bir uğrayayım; kim bilir belki de Parlamento darbecilerin planında yokmuş. Oralarda da kimseleri görmedim; sokak itlerinden başka kimse bozmuyordu sessizliği. Eve gelip yeniden yatağa girerken belki bu darbe postmodern darbelerdendir dedim kendime; ama hayır, şu bizimkilerde ne sıradan, ne de postmodern darbe için akıl, cesaret ve diğer unsurlar var.

Bunlarda her şey tiyatrodur.

Please publish modules in offcanvas position.