Alçı, Sünger ve Yapışkan

Alçı, Sünger ve Yapışkan

Otoriter rejimlerin başta gelen özelliklerinden biri büyük olan her şeye hayranlıktır.

Mısır fıravunları ve Roma imparatoru Nerön’den tutun eski komünist ülkelerine, Kuzey Kore’de Kim hanedenanın dede, baba oğul üçlüsünden ta bugün dünyanın şurasında burasında hala ayakta duran satrap rejimlerine kadar, hepsi, ama hepsi akıllara durgunluk veren başarılarla övünmeyi sevdi.

Tabii ki bu başarılara zaman açısından bakmak gerek. En eskiden kriter olarak ülkenin ve işgal edilen toprakların büyüklüğü, nüfus kalabalığı, ordu ve asker sayısı alınırken, sonradan daha ‘’uygar’’ sayılan niteliklere geçildi.

Mesela üretimin hacmı, ihracatın değeri, kara ve tren yollarının uzunluğu ve saire.

Fakat, firavunlar ve Nerön’den bugüne değişmeden kalan, otoriter rejimlerin başında olanların bayındırlık meselelerine yaklaşımıdır. Hepsi muazzam, görkemli yapıları sever. Millattan öncekileri devasa piramit ve imparator saraylarının inşaası için binlerce köleyi çalıştırıp ta uzaklardan taş ve mermer getirtilirken, yenileri bu zahmete katlanmak zorunda değildi. Zamanla ilerleyen teknoloji sayesinde, lüzum olan her şeyi adeta ayağı altında buldular.

Asırların geçmesine rağmen, taş ve mermer yine en çok kullanılan malzeme oldu. Belki ben yanılıyorum, ama o taş ve mermer karelerinde sanki büyüleyici bir şey var. Yüzyıllar geçer, ama onlar değişmeden kalır. Bir bakıma, taş ve mermer hükümdarların aynasıdır; bunların da temel gayesi taş ve mermer gibi asırlara uzanmaktır. Akli dengesini yitirmeye başladığında Nerön Roma’yı ateşe vermiş, ama sarayları hiçbir zarar görmemiş.

Bakın Üsküp’ün merkezine. Beş altı yıl içerisinde, adeta tanınmaz hale geldi. Nereye dönersen dön, nereye bakarsan bak, karşına hep tarih çıkıyor. Eskilik şeklinde. Görkemli görünüşte devasa yapılar, bilmem hangi stilde kalın sütunlar, süslü püslü kubbeler. Her şey o kadar güzel, o kadar göz kamaştırıcı ki, ister istemez, kendinizi yahu bunlar nasıl iki yüz bilmem kaç yıl sürdü diye sormadan edemezsiniz.

Bu noktada işler karışır. Tamam, karşınızda gördükleriniz barok ile rokoko stilindeki binalar hep iki yüz kusür yıl önce yapılıyormuş, ama şu bizimkileri iki yaşını bile doldurmadı, kimileri ise henüz karabina halinde. Bunu bir yabancıya anlatmaya kalkarsanız, kafanızda bir şeyler eksik olduğunu söyler. Yahu, der, o mimari 19 yüzyılın mimarisidir ve kimse bugün öyle şeylerle uğraşmaz. Siz ağzınızı açmadan daha çekip gider.

Bu yabancı sabırlı biri olsaydı, yerli olayların girdisini çıktısını fevkalade bilen birinin sıfatıyla ona otoriter rejimlerin büyüklük sendromünden bahsederdiniz. Bir serçe nasıl ki daldan dala konarsa, siz de Nerönden başlayarak asırlar üzerinden geçer, bugünlere gelirdiniz.

Ama en önemli ve çarpıcı olanın üzerinden kibarca geçerdiniz. Utanmaktan mı ne, esas itibarıyla ufak ve fakir olanların büyüklük taslamasından bahsetmezdiniz. Piramitleri ve sarayları yapanlar kendi hazinesinden yüklerle altın harcamış( gerçek adına o altınlar da genelde dünyanın dört tarafındaki soygunlarla toplanmış, ama neticede pek bir şey değişmez), ama şu bizimkileri gelmiş gelecek zamanların en meşhur simyacıları olup dünyanın en büyük sırrına çözüm bulmuşlar. Pek çok para harcamadan, başkentin merkezinden geçene büyüklük imajını sergilemek.

Yabancı, gördüğü 18. asır binalarının hepsinin değilse de büyük çoğunluğunun barok ve rokoko kaplama olduğunu nasıl bilecek? Yani bir çürük diş üzerine çok güzel bir porselan kaplama nasıl konulursa, bunlar da işte koskoca binalara barok ve rokoko kaplaması koydular. Bir ara evimde altın kaplamalı bir çatal bıçak takımı vardı; kullanıla kullanıla baktım ki o sarı renk yer yer kararmaya başladı, yer yer döküldü. Zamanla kaplamadan hiç bir şey kalmadı; elimde sıradan bir çatal bıçak takımı kaldı.

Bu binalarla da durum öyledir. Güzelliği veren, büyüklük duygusunu artıran kaplamadır. Yani alçı, sünger, yapışkan, ucuz bronz ve saire. Birkaç sene geçmeden çatlayıp kırılmaya başlar, yer yer dökülür, muhtemel yangında alev alev yanarak kül olur. Bütün pislikler su yüzüne çıkar. Binanın bir katı barok stilinde öbürü komünizmin ilk yıllarındaki karmakarışık stillerde gözlerimiz önüne serilir.

Nasılsa, önümüzdeki yılları hep bir sahte büyüklük duygusuyla geçireceğiz. Bir binanın güzel olduğunu görüyorsun, ama bu güzelliğin yapmacık olduğunu biliyorsun. Bununla yaşamak biz sıradan insanlar için belki de pek büyük bir zorluk olmayacak ; böylesine durumlarda herşeyi alaya almak çok eskiden kalma bir geleneğimizdir bizim.

Ama Başbakandan tutun Belediye başkanına kadar bir sürü görevli var ki, işinin bir kısmı bizi yabancılar önünde temsil etmektir. Biri onlara ‘’Eyvah, ne güzel binalar! Asırlar boyunca bunları nasıl bu kadar güzel korudunuz?’’ sorunca ne cevap verecek? Efendim gördüğünüz kaplamadır, yani alçı, sünger ve yapışkandır muhakkak ki diyemez. Politikacının yedi yüzü var derler ya, hepsini aynı zamanda kullansa bile buna doğru cevabı vermekten utanır.

Hatırlanacak üzere, başkentte bu bayındırlık çıldırısı 2014’te bitmeliydi. 2014 geçti, 2015’i harcamaya başladık, ama başkentin merkezinden geçmek kelimenin tam anlamıyla bir macera. En olmadık tarabalar arasından sııvışarak çamurlu ayakkabılarınızla bir açıklığa çıkmanız çilelerinizin bitmiş olduğu demek değildir; başınız üzerinde, yüksekte, çok yüksekte çeşitli vinç ve kaldıraçların dev kolu ucundaki yükün her an başınıza düşmesinden veya önünüzden geçen taş toprak yüklü kamyonun dev tekerleri altında kalmaktan da korunmalısınız. Çağdışı kalan mimarisi olan yeni yapıların inşaatı tüm hızıyla devam ediyor.

Ne zamana kadar? Asıl soru, işte, budur. Bir yandan çok ender görülen bir ısrarla gerçekleştırilen bir bayındırlık programı var ki, son aşamada burada yaşayan insanların kimliğini değiştirmek anlamına gelir. Diğer yandan siyasi, sosyal ve milli mensubiyet bakımından birbirine zıt denilebilecek kadar farklı topluluklar var. Bunların ortak bir amaçla harekete geçmesini beklemek boşunadır. Çünkü menfaatler o kadar farklıdır ki, ortak dil bulmak mümkün değildir.

İktidarda bulunan parti, esasta onun zirvesi veya dar bir zümresi, en başta bu durumdan yararlanmakta. Ta bir gün bize de bir portokal devrimi gelene kadar. O zamana kadar sağlık.

EN YENİLER

Zaman Makedonya

ZAMAN.MK ©
1994 - 2020 - TÜM HAKLARI SAKLIDIR.
Bu Web Sitesinde yer alan içeriklerin önceden izin alınmaksızın kullanımı yasaktır.

Zaman Makedonya