Eltopuyla Gelenler

Eltopuyla Gelenler

Arap ülkelerinden birinde düzenlenen dünya eltopu şampiyonası bitti mi bitecek mi bilmiyorum, ama muhtemel sonuçlardan benim şimdiden daha tüylerim diken diken oluyor.

Neden sorarsanız, söyleyeyim.

Çok değil, üç dört sene önce Avrupa düzeyinde basketbol birinciliği yarışmalarında Makedonya dördüncü yeri kazanınca, yer yerinden oynadı. Büyük bir muharebeden zaferle dönen ordu nasıl ağırlanırsa, milli basketbolcular da öyle ağırlandı. Başkentte yediden yetmişe ne var idiyse sokaklara döküldü; havalimanından şehir merkezine kadar renk renk çiçeklerden oluşan bir halı üzerinden o günlerde hala resmen hizmete girmiş olmayan zafer takısından beş yıldızlı bir generalin edasıyla geçtiler, Büyük İskender’in atı Bukefal’ın ön ayaklarını adeta okşayarak kükreyen aslanlar arasından sıvıştılar.Dikkat buyurula, söz konusu kazanılan Avrupa birinciliği değil, dördüncülüğüydü. Bütün dünyada bir yarışmayı dördüncü sırada bitiren, az da olsa itibarı olan bir takım utancından bir daha görülmez olur. Pek eski olmayan bir zamanlarda bazı totaliter sistemlerde birinciliği kazanmayan sporcu ya Sibirya’yı, ya da hayatını geçirmek için pek hoş olmayan bir başka yeri boylardı.

Eski Yunanlıların muharebeye giden savaşçılara ‘’Ya kalkanla dön ya onun üzerinde’’ şeklindeki mesajının bir varyantıdır bu. Ama bizde dördüncülük de on binlerin coştukça coşmasına, hislerin galeyana gelmesine yetti. Siz neredeydiniz o tarihi günde bilmiyorum, ama ben o cehennem sıcağına rağmen, rüzgarın kanatlarındaymışım gibi kalabalıkla beraber bir o yana bir bu yana gidiyordum. Biraz meraktan, çok daha fazla görev itibarıyla her yere burnumu sokmak zorundaydım. Nutuklar çekildikten sonra sıra şarkılara geldi. Kalabalık olmasaydı da kulakları tek başına paralayabilecek şiddetle çalışan hoparlör esti gürledi, esti gürledi. Milliyetçiliğe dem vuran şarkılar birbirini izledi; hep savaştan, işgalci Türklerden, düşmanın yok edilmesinden, şanlı geçmiş ve parlak gelecekten bahsede ede, çoğunlukta olan milleti adeta tanrılaştırdı. Yahu, ben miyim deli yoksa bunlar mı? diyecek oldum.

Tabii, pek büyük bir yenilik değildir bu; geride kalan yirmi küsur yılda çok gördük böyle şeyleri. Ama bunun ardından Arnavutlar başta olmak üzere Müslüman azınlığına karşı kin adeta bir volkan gibi patlayıp dışarıya fırlayıverdi, en olmadık sloganlar atıldı. Kalabalık fenomeni veya sendromudur bu. İnsan denilen varlıkta sürü güdüsü çok güçlüdür; o hep kendine benzerleriyle olmak ister. O kalabalıkta birey ve şahsiyet kalmaz, sürü ne yaparsa sen de onu yaparsın. Durup dururken, çekingen, hatta korkak olarak bildiğiniz birini bar bar bağırarak etrafa tehditler savururken görürsünüz. Bir günlük sahnelerdir bunlar sanmayın; her biri taraf tutmak istemeyerek namusuyla yaşamak isteyenin belleğinde derin izler bırakır. Esasta, her şey bir büyük tiyatro temsilinden başka bir şey değildir. Bir iktidar var ki, ne pahasına olursa olsun halkı bir şeylerle oyalamak, dikkatini başka yöne çevirmek zorundadır; aksi takdirde halk düşünmeye başlar, ki bu ‘’fonksiyonu’’ en tehlikeli bir şeydir. Sizin anlayacağınız, tiyatroda olduğu gibi, rejisör var, artistler var, çok büyük çoğunlukta olan figüranlar var. Hal böyleyken, temsil hiç eksik olur mu? Maazallah, Makedonya birinciliği kazanırsa Başkentin sokaklarındaki sahneleri hayal edebilir misiniz? O hayal gücü ne sizde var, ne bende.

Muhakkak kırk gün kırk gecelik şölen olur. Tabii, bu ihtimal hiç denilecek kadar azdır. Çünkü sporda başarılı olmak, hayatın diğer kesimlerinde başarılı olmaktan gelir, çok seyrek bazen bu kaideyi bozan bir istisna olur. Yani sizin ekonominiz, sosyal politikanız, yargınız, medyanız, insan haklarınız kör topal yürürken sporda dünya birincisi olmanız mümkün değildir. Ciddi rakiplerle karşılaşmalardan sonra bizimkilerin apar topar eve dönmesi şaşılacak bir şey değildir. Herkesin bir haddi var. Gene diyorum kendime, hayatta her şey mümkündür. Üsküp sokaklarında görkemli şölen için Avrupa dördüncüsü olmak yeterliydi. Dünya çapında bunun dengi, altıncı veya yedinci sırada olmaktır. Hadi diyelim sekizinci oldular, bu da başkentin bütün davulcu ve zurnacılarının harekete geçmesine yeter.

Arap çöllerinin sıcak kumu üzerine yapılan spor salonlarında süren yarışmalara millilerimize en büyük ilham kaynağı şüphesiz, Cumhurbaşkanıdır. İlk iki maçı seyretti, alkışladı yuhaladı, bizimkileri her iki maçı kazandıktan sonra oyuncuları tebrik etti. Başbakan da pek uzakta değildi; o günlerde eski dostu Subrata Roy’un ülkesinde yatırımcılar peşinde koşuyordu. Gerçekte bilmem ama haritaya bakılırsa Hindistan ile Katar arasındaki mesafe bir karışlık; icabında göz açıp kapayana kadar orada olur. Nasılsa, bu satırlar yazılırken millilerimizin üçüncü maçı başlamalıydı; benim tahminimi sorarsanız, o maçla arabanın yokuş aşağı yuvarlanması başlayacak, ama bilinmez. Bizim reisimizin bir adeti var. Bütün dünyadan devlet adamlarının toplandıkları yerde, o yoktur. Mesela, iki hafta önce Fransa’nın başkentinde bir sürü devlet şefi kol kola terörü protesto ederken, o yoktu ortalıkta. Davet edilmemiş, dediler, ama o türden olaylara davetiyesiz gidildiği anlaşılınca, uçağı yokmuş diye kafadan bir özür buldular. Hatırladığım kadarıyla, dopdolu programında o gün için bir taşra şehrinde bir çeşmeyi mi, çocuk yuvasını mı hizmete vermek bulunuyordu. Ama buna karşılık olarak, hiç ummadığınız yerlerde onu görürsünüz. Bağbozumu başlarken ilk salkımı o keser, Kaf Dağı arkasında bir köyde kadınların el işleri sergisinin açılışı o yapar, ilk narı dalından o koparır, pastırmalı pide yemek yarışmasında ilk lokmaları boğazına indiren yine odur. Ülkeye her geleni kabul eder, esnaftan tutun ta pop şarkıcılarına kadar bir şey yapmış olan veya yapmak isteyen herkesle bir araya gelip tatlı tatlı sohbet eder. Bu ülkede Cumhurbaşkanların kaderi, işte, İngiliz kraliçesi rolünü oynamaktır. Yani Anayasayla belirlenmiş olan siyasi düzenin bir süsü. Yabancıları kabul etmek, önceden daha seçilmiş olanları büyükelçi görevine tayin etmek, askerin kukla başkomutanı olmak ve saire. Başbakanla aynı partiden olduklarında, bu durumun adeta komik boyutları olur. Yürütmenin elinde sıradan bir iktidar aleti halini alıp, fonksiyonundan başka kişiliğini de kaybeder. Bugün gördüğümüz tam budur. Cumhurbaşkanı başbakana ve icraya karşı koyamaz. Tesadüfen mi ne, güncelliğini koruyan iki konu, alışılmış kalıplardan çıkıp sorumluluğu üstlenebilecek bir Cumhurbaşkanını gerektiriyor. Biri, iktidar koalisyonunun Meclisteki çoğunluğu sayesinde kabullenen eğitim kanunlarıdır. Her birinde bir sürü pürüzler var, ama yüksek öğrenime ait olanı adeta bir devrime götürebilecek mahiyette. Üniversite öğrenci ve hocalarının protestoları bir türlü durmuyor. Bu kanunlar, işte, Cumhurbaşkanının imzası olmadan yürürlüğe giremez. Bizimkide o cesaret var mı? Bu satırların gün ışığı görmesine kadar büyük ihtimalle eltopu birinciliğinden dönmüş olacak.

Bu kanunlara bir büyük Hayır! demesiyle muhakkak ki tarihe girmiş olur. İkinci olay,Temyiz mahkemesinin kararı ardından hapishaneye atılan bir gazetecidir. Göz göre göre, bütün devlet rezil oluyor dünya karşısında. Dört taraftan tehdit ve protestolar geliyor. Biraz cesareti olan Cumhurbaşkanı hiç düşünmeden af kararını alırdı.

EN YENİLER

Zaman Makedonya

ZAMAN.MK ©
1994 - 2020 - TÜM HAKLARI SAKLIDIR.
Bu Web Sitesinde yer alan içeriklerin önceden izin alınmaksızın kullanımı yasaktır.

Zaman Makedonya