İki Ebola

İki Ebola

‘’Sahi be, kaçtın mı?’’ diye sordu çarşıdan geçerken eskiden birikte çalıştığımız arkadaşlardan biri.

Bu iki üç günde kiminle görüşürsem, sohbet hep bu soruyla başlıyor, onunla bitiyor. İnsan taştan olsa çatlar.

Birine kibar sözlerle işi baştan sonuna anlatıyorum; anlamışa benziyor, tabii canım öyledir anlamına gelen baş işaretleri yapıyor, ama ben çok iyi biliyorum ki köşe arkasında kaybolur kaybolmaz koşa koşa ilk çayhaneye gider, benden duyduklarına bire bin katarak suçumu itiraf ettiğimi söyler.

Diğeri daha kurnazca davranıyor. Doğrudan doğruya kaçtın mı diye sormuyor; ilk önce hal hatır soruyor, sağlık durumumdan bilgiler alıyor, dereden tepeden bahsederek yavaş yavaş ebola günlerinde şehirde bulunmadığıma ait birtakım söylentilere dikkatimi çekiyor, ama bu laflara hiç mi hiç inanmadığını da ekliyor. Sesinde ince bir alay var, bıyık altından gülümsemesini bir türlü gizleyemiyor.

Dayanamıyorum.

‘’İster inan ister inanma! Hadi bana eyvallah’’ diye kısadan keserek aceleyle ayrılıyorum ondan.

Üçüncüsü adeta bir diplomat. Hal hatır sorduktan sonra dünyada olup biteni yorumluyor, fakir ülkelerde yaşayan halkların çektiği çilelerin sebeplerini bir bir açıklayarak 21nci asırda beş binden fazla insanın eboladan hayatını kaybetmesi bir abestir diyerek kaşla göz arasında sohbeti bizdeki ebola günlerine getiriyor. Yahu diyor, biz de dünyanın bir kısmıyız,hem de, maalesef, o fakir bölümünün. Bak, işte, şu körolası hastalık bize de geldi. Hastalık da demek ona yanlıştır. Bir salgındır söz konusu olan.Ya dikkatle davranıp vaktiyle önlemler alacağız, ya gittik yabana…Sen neler yaptın bu belaya yakalanmamak için?

Döndü dolandı, döndü dolandı, sonunda işte baklayı ağzından çıkardı. Ne yapıyormuşum ebola günlerinde.

Sakin kalmak elden değil. Adamlar benden açıklama beklemiyor; çarşı dedikodularında bir kanıya varmış, kaçtığıma inanmış, benimle görüşmeleri sadece bu kanıyı güçlendirmek için bahane. Böylelerine ne söyleyeceksin?

Üçüncü gün dayanamaz oldum. Birinin bana yaklaştığını görür görmez hemen müdafa haline geçerek, adamın ağız açmasına fırsat vermeden ‘’Selam. Hayır, kaçmadım. Eyvallah’’ demeye başladım.

Ama şu sonuncusunu kırk yıldır tanıyorum. Zor günlerde o da bana yardım etmiştir, ben de ona. Üstelik, çok uzaktan bir akrabalığımız da var. Kısadan kesip ondan ayrılmam küstahlık olur. Derinden nefes alarak, bir kez daha bu işkenceden geçmek için hazırlandım.

‘’Allah aşkına, ne oluyor seninle? Bütün çarşı senden bahsediyor. Ebola günlerinde ortalıktan tüymüşsün, diye’’.

‘’Kaçmadım yahu, kaçmadım. Bunu bin defa söyledim, işte bin birinci defa da söylüyorum. Kaçmadım. Niye kaçacakmışım? Eşkıya mıyım ben? Katil miyim? Kanunla aram açık değil ki kaçayım…’’.

‘’Ama işte seni mahalle bakkalından zembiller dolusu makarna ve yığınlarla konzerve alırken görmüşler’’.

‘’Fesulpanallah! Bunu gene kim diyor? Ne zembilleri yahu, ne konzerve yığınları? Beş altı kesecik makarna ve on tane konzerveyle koskoca zembiller dolar mı? Bunlar benim aylık ihtiyacım karşılar. Her gün bakkala gidecek değilim ya…’’

‘’Valla ben bilmiyorum, ama bakkal Ali işte senin sayende bütün makarna stoklarından kurtulmuş olduğunu her gelene söylüyor. Bak sana ne diyeceğim, ama aramızda kalsın. Bakkal bunların bir kısmının süresi geçmiş olduğundan küflenmeye başladığını da diyor. Konzerveler ona keza. İyisi dana etinden olanları hemen at’’.

‘’Vay kerata vay…’’

‘’Öyle işte, ticarette dost most, komşu filan yoktur. Mühim olan, malı satmaktır. Ali hergelenin tekidir; gerekirse anasını bile aldatır. Biz çoktandır onun dükkanında alış veriş yapmıyoruz… Valla beni de çok zor duruma getiriyorsun. Kiminle görüşürsem seni soruyor.Yahu bilmiyorum diyorum, o meydanı boş bırakanlardan değildir, ama görüştüğümüzde muhakkak soracağım deyip başımdan savıyorum bunları’’.

Tansiyonum göklere fırlıyor.

‘’Bak, kardeş. Senin dediğin gibi zembiller dolusu makarna ve yığınla konzerve almışsam da, bu ebola günlerinde şehirden kaçtığım anlamına gelmez’’.

‘’Gelmez tabii. Herkes kendi parasıyla istediğini alır. Zembiller dolusu değil, vagonla makarna alırsan da, kimse buna karışamaz’’.

‘’Eee, öyleyse niye kavga ediyoruz biz?’’

‘’Şey…işin püf noktası işte tam budur. Ebola dramı başladığı akşam seni makarna ve konzervelerle garda görmüşler. Son otobüsü kaçırmış trene doğru deli gibi koşuyormuşun. Kaynanasını uğurlayan berber Tayyip diyor ki bavulların içindeki konzervelerin takırtısı elli metre uzaklıktan işitiliyormuş’’.

‘’Yalan yahu, yalan. En evvela, elimde bavullar diye bir şey yoktu. Sırtımda iki üç günlük yiyecekleri, iç çamaşırı ve daha bazı öteberileri sığan dağcı torbası vardı, o kadar. Koşmuyor, usul usul trenin ilk vagonuna doğru gidiyordum. Berber Tayyip’in dedikodularını bilmiyor musun sen? Pireden manda yapar. Valla bundan sonra sakalım ona emanet olmayacak’’.

‘’Orası öyle, ama adam yemin ediyor ki koşarken bavullarından biri aniden açılarak makarna keseleri etrafa dökülmüş, konzerveler ise yuvarlana yuvarlana raylar arasına düşmüş. Bizim berber diyor ki seni son anda konzerveleri kurtarmak için raylar arasına atılmaktan alıkoymuşlar…’’

‘’Tövbe! Tövbe! Biraz insaf yahu! Bana yazar diyorlar, şurada burada bir şeyler karalamaktan geçiniyorum. Ama taş çatlasa bu hikayeleri uyduramam. Bir berberin hayal gücü bizim anlayışlarımızın ötesindedir’’.

‘’Valla bilmem, ama durum bu. Senden olay yaptılar. Herkesin dilinde sen varsın. Çayhaneye girmekten korkuyorum artık…Nasılsa, ok yaydan çıktı. İyisi itiraf et. Dedikodular ancak öyle biter…’’

‘’Peki, itiraf ediyorum işte. Kaçtığım doğrudur. Dağlara çıktım. Ama kaçmamın sebebi bakterilerden gelen ebola değil, insanlardan gelen ebolaydı. O akşam AB genişlemeden sorumlu olan görevlisinin Makedonya’nın ilerlemesine ait raporu kamuya duyuruldu. Böyle olayları izleyen ikiyüzlülüğe, yalancılığa, sahtekarlığa dayanamadım işte. Pılımı pırtımı toplayıp apar topar şehirden ayrıldım’’.

EN YENİLER

Zaman Makedonya

ZAMAN.MK ©
1994 - 2020 - TÜM HAKLARI SAKLIDIR.
Bu Web Sitesinde yer alan içeriklerin önceden izin alınmaksızın kullanımı yasaktır.

Zaman Makedonya