Körfişek 2

Körfişek 2

Ülkede darbe var mı yok mu konuşa konuşa, tankları yan sokaklarda parklarda, kavşaklarda heykeller arkasında araya araya ne güzel eğleniyorduk!

Doğruyu söylemek gerekiyorsa, bu kadar heyecanlı günleri çoktandır yaşamamıştık. Geride kalan yıllarda şu usanç ve tekdüze hayatımızda ne olduysa, hep bir eski ve yıpranmış kalıp üzerine oluyor, kimsede ilgi uyandırmıyordu. Ama, derler ya, her şeyin sonu var.

Heyecanlı günlerin sonu Telekulak skandalı şeklinde geldi. Bu telekulak darbenin bir kısmı mı yoksa onun yolunu mu açıyor, başkaları söylesin. Burada bir tespitle yetinelim: Telekulak 2 veya Telekulak 2015, Telekulak 1 veya Telekulak 2001’in kopyasıdır. 2001 olaylarını hatırlayan, şaşılacak bir benzerlik bulur. O zaman da muhalefet şefi gizlice dinlenip kayda alınan vatandaşların telefon konuşmalarını iktidara gelmek için kullandı, şimdi de. Ne var idiyse olacak odur, dememişler bedava. O zaman da, şimdi de, bir temel soru açık kaldı: dinlemeyi muhalefet mi, devlet mi, yabancı isatihbarat mı yapmış ve kayıtlar nasıl muhalefetin eline gelmiş? Bu soruya cevap vermeden insan haklarından dem vurmanın bir anlamı yoktur. Bir başka ifadeyle, muhalefetin elinde bomba görünümünü veren bir şey var, ama 2001’de olduğu gibi her şeyin körfişek çıkması ihtimali çok büyüktür. Ben, valla, bu defa da gafil avlanmak istemedim. Hatırlarsanız, 2001’de binlerce vatandaşın, politikacının, gazetecinin, iş adamının telefon konuşmaları dinlenmiş, kayda alınmıştı. Bir sürü çalkantılı olay oldu, bir ara hükümet düşecek gibi görünüyordu, ama sonunda her şey unutuldu gitti. Bir tek gazeteciler kârlı çıktı. Bütün yerli mahkemelerden red edildikten sonra Avrupa insan hakları mahkemesince her birine yaklaşık 2000 Avroluk tanzımat ödenmesi karara bağlandı. Tabii, ben bunların arasında yoktum. Kulak misafiri benim konuşmalarımı ilginç bulmadığından değil. O zamanlarda cep telefonu kullanmıyordum da ondan. Fırsat bu fırsattır dedim. Telekulak 2 de büyük ihtimalle bir öncekisi gibi bitecek, bu fakirlikte beş on para cebime koyarsam fena olmaz. Nerdeyse bir yıldır bu başbelası telefonum var, bir konuşmamın bile dinlenmiş olması tazminat almak için yeterlidir.

Durumu vaktiyle sağlama bağlamak lazım. Koşa koşa parti merkezine gittim. Çok eskiden, bu parti ülkede tek partiyken, yirmi küsur yıl üyesiydim, üstelik gazeteci olarak onun ideolojisiyle uğraşıyordum. Kısaca, orada hala dostum tanıdığım var. Diğer yandan, telefonu dinlenmiş bu 20.000 vatandaş arasında olmak şu bizim viranlığımızda bir prestij meselesidir; istihbarat mı yabancılar mı senin telefonunu dinlememişse demek ki sen önemli bir şahıs değilsin. Bazen işte insanın şansı yaver gider. Altmışlık bir bayan eskiden arşivde bir şeyler yazıp dururdu, baktım şimdi bilgisayarlarla uğraşıyor ha dedim ya bu işimi bitirir ya kimse. Hal hatır sordum, biraz iltifat yaptım biraz eski günlerden bahsettik, araya giren yıllarda acaba nasıl hiç değişmeden kalabilmiş diye hayranlığımı dile getiridikten sonra buzlar çözülmeye başladı, derken hop! koskoca bir daktilo ordusunun günlerdir telefon konuşmalarının içeriğini bilgisayara aktarmakla uğraştığını öğrendim. Bunu bekliyordum zaten. İlgisiz bir tavır takınarak çok şükür ben yokum dinlenenler arasında dedim, bilinmez, bilinmez, diye gizem dolu bir karşılık aldım.

Ben gene önemsiz biri olduğumdan, dolayısıyla telekulağa maruz kalmam için hiçbir sebep olmadığından bahsetmeye başladığımda biraz sinirlenir gibi oldu, önündeki bilgisayarın tuşlarına basarak varsın, varsın hem de dokuz defa dedi zafer dolu bir edayla. Vay be dedim benim gene devlet güvenliğiyle ne alakam olabilir? Herhalde bir yanlışlık var ortada, ama o gene sinirlendi ve gene bilgisayarın tuşlarına basarak bir makineden fırrr diye birtakım kağıtlar çıkmaya başladı, konuşmaların üçünü elime tutuşturdu, gerisi sağlık dedi. Kağıtları kaptım, geldiğim gibi koşa koşa eve döndüm. Kağıtları okumaya başlayınca güleyim mi ağlayayım mı bilmedim. İşte bunların ilki:

-Ben: Kız, bugün asma yaprağından sarma sarıyorum. Son zamanlarda sarmalarım hep tenceredeyken daha dağılıyor, pilav halini alıyor. Kendimden utanıyorum doğrusu, bunca yıl sarma sararım, ama böyle bir şey başıma gelmedi. Pirinç mi sarma için değil yoksa asma yapraklarında bir eksiklik mi var bir türlü anlayamıyorum…

-O: Tabii ki anlayamıyorsun, sen neyi anlamışsın da sarmanın nasıl sarıldığını anlayasın…Pirinci suçlama, asma yapraklarında da bir eksiklik yoktur. Eksiklik senin kafandadır. Diyelim ki sarmanın harcını tam belirlemişsin, ama bütün mesele baharatlardadır, sarmaya lezzet veren onlardır. Bu harcı yaprak içinde sıkı tutan malzemelerden koydun mu?

Ben: Vay be, unutmuşum. İhtiyarlık işte. Kıyma etiyle pirinci yağda hafifçe kavurmak yeterdir sanıyordum. Valla bu sarmadan vazgeçeceğim gibime geliyor, çok tantanalı bir iş. Hadi kal sağlıkla...

İkinci konuşmam liseden bir Makedon dostumlaydı. İki ay Nasreddin Hoca’nın fıkralarını Makedoncaya çeviriyordum da, köy hayatıyla ilgili bazı sözlerin karşılığı bir türlü aklıma gelmiyordu.

-Ben: Selam. İnşallah sağlıkla iyisin. Söyle bakalım, öküzün buzağısı olur mu? Nasreddin Hocanın bir öküzü varmış işte, onun buzağısı şuraya buraya koşa koşa bahçesini mahvediyormuş...Hani ya öküz ineğin erkeğidir, üstelik kısırlaştırılmıştır. Eee, buzağısı nasıl olabilir?

-O: Olamaz tabii...

-Ben: E niye öyleyse atasözü buzağı doğmuş öküz ölecek diyor, a?

-O: Yahu, atasözü insanı kastediyor...

-Ben: Tüh be...

Telekulağa maruz kalan üçüncü konuşmam komşum Suatlaydı.

-O: Merhaba, nasılsın? Ne yapıyorsun bu soğuklarda? Şey...sormak istedim. Bizim kız soruyor, acaba lahmacun var mı sende? Ona çok acele ihtiyacı var. Bütün şehri gezdi, hiçbir yerde bulamadı. Ya sende bulunur ya hiç, diyor...

-Ben: Kardeşim, ben macuncu değilim ki... Bilmediysen gazeteciyim, kimileri yazar da diyorlar bana...Lahmacunla ne alakam olabilir benim?

-O: Ne olur darılma...tabii ki sen macuncu değilsin. Sen kitap insanısın, kalem insanısın...bundan ötürü kız diyor ki lahmacun sadece sende bulunabilir...

-Ben: Bak, Suat, sen dalga geçmeyesin benimle bu satte? Az önce benim takım maçı dört sıfır kaybetti, sen çorbaya tuzbiberi olma. Kızın kör değil, sakat değil, niye lahmacunu kendi yapmıyor?

-O: Yahu henüz çok gençtir, nerden ona senin tecrüben, senin aklın? Koskoca kitabı nasıl yazacakmış?

-Ben: Ne kitabı be, ne yazması? Lahmacun kitap değil ki yazılsın...

-O: Kız işte yanımda...bir kez daha soruyor Leyla ile Mecnun var mı sende...

-Ben: Eee...Anladım, şimdi anladım. Bak Suat, Leyla ile Mecnun kitaptır, ama lahmacun undan filan yapılan pide gibi bir şeydir. Söyle kızına gelsin.

EN YENİLER

Zaman Makedonya

ZAMAN.MK ©
1994 - 2020 - TÜM HAKLARI SAKLIDIR.
Bu Web Sitesinde yer alan içeriklerin önceden izin alınmaksızın kullanımı yasaktır.

Zaman Makedonya