Yaşasın Makarna!

Yaşasın Makarna!

On küsur yıl önce bir kuş gribi telaşı sarmıştı dünyayı. Çin’de başladı, yayıla yayıla Avrupa’ya ulaştı, durdu duracak derken kapımıza dayandı. Bizim kuşlarda böyle bir şey yoktur dediler, ama her ihtimale karşı bütün dünyada yapılanı onlar da yapmaya koyuldular.

Birkaç ay akşamları TV haberleri hep kuş gribine bağlı haber ve sahnelerle başlıyordu. Hep beyazlar içinde maskeli sağlık timlerini köy ahırları ve kümeslerine girip çıkarken izledik durduk. Ve her akşam o günün bilançosunu öğreniyorduk: şu köyde şu kadar bin kanatlı hayvan telef edilmiş, bu köyde şu kadarı. Rakamların mümkün olduğu kadar yüksek olmasından gurur duyuyorlardı adeta.

İş sadece kanatlı hayvanların telef edilmesiyle bitmiyordu. Hayvanların ölüsü de tehlikeli olup bulaşıcı hastalıkların yayılmasına yol açabileceğinden, bunları gömmek ihtiyacı da doğdu.Beyazlar içinde maskeli adamların kanatlı hayvanları kamyonlara yükleyip alel acele inşaat makineleriyle açılan kuyulara atarken gördük; o acelede bazen hayvanları telef edecek zaman olmadığından, zavallıları diri diri gömdükleri de oluyordu.

Bu genel kargaşa içinde, ülkenin bilmem neresinde bazı kanatlı hayvanlarda kuş gribini tespit ettiler. Ama kuş gribinin kuş gribi olmasını söylemek her gelene düşmez; bu işi ancak Londra’da bulunan bir yetkili laboratuvar yapabiliyordu.

Telef edilen hayvanların bilmem neresinden çıkarılan parçaları özel kablara yerleştirip paketlemek beş altı gün sürdükten sonra, nıhayet hadi bakalım şunları Londra’ya sepetleyelim, dediler. Demesi kolay, ama gel de bunu yap. Meğerse, senin aklına esmiş da ilk uçağa bu numuneleri yükleyemezmişsin. Özel uçak lazımmış bu iş için. Aa, dediler, nerede bulalım bu uçağı? Komşu ülkelerin havalimanlarını sordular soruşturdular, böyle bir uçak var mı sizde, diye.

Gene birkaç gün geçmeden Priştine’de buldular bir tanesini. Yallah dediler özel araçlarla polis refakatında oraya götürelim, uçak zaten yolcu filan beklemiyor. Priştine’ye varınca ne görsünler? Numineler yanlış kaplara konulmuş, üstelik paketlenmesi de kötü. Kuş gribi bu, şaka değil; maazallah ufacık, iğne ucu kadar ufacık bir bakteri kabdan çıkıp aramıza karışırsa, yandık gittik.

Numuneleri yeni kablara koyup usulune göre paketlemek işi de bir hafta daha sürdü ve her şey nihayet bitmişken bir baktık ki, uçak ancak beş altı gün sonra kalkıyormuş. Numuneler kanatlı hayvanın vucudundan alınıp Londra’ya varıncaya kadar kokuşup bozuldu mu açıklayan olmadı, ama şurası kesindir ki, bu günlerde kanatlı hayvanların telef edilmesi tüm hızıyla devam etti.

Derken, Londra laboratuvarından inceleme sonuçları geldi. Meğerse, bizde kuş gribi yokmuş, dediler İngiliz doktorları. Bir iki gün sonra bütün dünyada kuş gribi salgını nasıl başladıysa, öyle durdu. Milyonun üzerinde kanatlı hayvan yabana giitti.

Şöyle bir yıl kadar kuş gribi salgınından öğütler çıkarıp ileride neler yapmak gerektiğini tartıştık durduk ve tam bir sonuca varmak üzereydik ki, domuz gribi salgını başladı. Bu defa Çin’den değil, Güney Amerika’da bir yerde patlak verdi, kısa bir süre içinde Avrupa’nın göbeğine ulaştı.

Domuzlar telef edildi mi, hatırlamıyorum. Aşağı yukarı koşuşan beyaz uniformalı, maskeli sağlık timlerini de pek görmedik. Bu salgın bir başka cinstendi. Bakterileri doğrudan doğruya insanı etkiliyordu. Göz açıp kapayana kadar medya aracılığıyla uzmanlar vatandaşa temizlik dersleri vermeye başladı, buna rağmen grip salgını etkisini sürdürdüğünü görünce hadi bakalım dediler herkes aşı alsın.

Dediler demesine, ama sağlık ocaklarında bir tek aşı bile yoktu. İki üç hafta bu aşıları nereden getirelim diye tartıştılar, en sonunda yüz bin tanesini İngiltere’den aldılar. Tam halkı aşılamak üzereydiler ki, domuz gribi diye bir şey olmadığı öğrenildi. Meğerse, sırf aşı imalatından para kazanmak maksadıyla bu hikayeyi ilaç fabrikaları uydurmuş. Deste deste Avroya mal olan İngiliz aşıları, çöpe atıldı.

Bir ay kadar bir başka bakteriden allak bullak oluyoruz. Yine akşam haberleri onunla başlıyor, ama maskeli timleri görmüyoruz ortalıkta. Bu bakteriye Listeria diyorlar. On kişiyi bugüne kadar hastanelik yaptı, beşi öldü.

Tam bir ay oldu bu bakterilerin kaynağını bulduk haberini davul zurnayla dünyaya yaydıktan, ama bir türlü işi sağlama bağlayamadılar.Bir resmi kuruluş var derken öbürü yok diyor, biri etten geliyor derken öbürü etle alakası yok diyor, Üst kurullarla komisyonlar mı kurulmadı, yabancılar mı yardıma çağrılmadı, savcılık mı harekete geçmedi, polis mi müdahale etmedi, ama beyhude. Üç dört gün geçmeden bu bakteriden de biri hayatını kaybediyor. Yetkililer en iyi bildikleri işi yapıyor. Tartışıyorlar.

Niye naftalinden çıkarılmış bu meseleleri anlatıyorum size sorarsanız, söyleyeyim. Bir bakteri daha var çok uzaklarda, Afrika’nın göbeğinde bir yerde, bu yazı çıkana kadar öldürdüğü insanların sayısı bin beşyüzü bulacak. Kuş ve domuz gribinden, bir de Listeria’dan ölenlerin toplam sayısından çok daha fazla. Ebola. Buna gelmiş gelecek zamanların en tehlikeli salgını diyorlar. İlacı hala bulunmamış.

Bu bakterileri taşıyan bir tek insanın bir Avrupa havalimanına veya tren istasyonuna ayak basması, salgının bütün Avrupa’ya yayılması için yeterlidir.

Bu durumda siz ne yapacaksınız bilmem, ama ben, valla, şimdiden daha birtakım önlemler almaya başladım. En evvela, kaderimi yetkililerin eline bırakmak doğru mudur diye sordum kendime. Hayır, dedi içimden bir ses, onlar tartışıp dururken sen yüz defa ölürsün. Ne yaparsan, kendin yap, zira yandın.

Dairemin ağır çelikten çifte kapısı var, bakteriyi değil, kurşunu bile geçirmez. Plastik pencereleri de yeni taktırdım, ne su geçirirler ne hava. Muhtemel salgın üç aydan fazla süremez. Efendim, üç ay dışarı çıkmadan nasıl yaşanır?

Çare makarnada, yağda, unda şekerde. Derin soğutucuyu zaten bu sene biraz vaktinden önce ağzına kadar doldurmuştum, eksik olan bir makarna ve diğer öteberiler.. Esasta, bunlar da var, ama izbede. Şimdi, Ebola’yı beklerken, komşular görmeden her akşam birer paket yukarı çıkarıyor, karyolam altına depolaştırıyorum.

Bakterilerle mücadeleyi ciddiye alın. Kapınıza çalmasını beklemeden bir şeyler yapın. Sakın sonra söylemedin demeyin.