10 Yıl Sessizlik

10 Yıl Sessizlik

O Pazar günü erkenden kalkarak bir güzel tıraş oldum.

Baktım pencereden, ıhlamur ağacının yaprakları ıpıslak, su damlaları üzerlerinden sızılarak yere düşüyor.

Geceleyin yağmur yağmıştı; yaş asfalttan yükselen bir ince sis tabakası etraf binaların ilk katına varmamışken daha havada dağılıp yok oluveriyordu. Bizde Mayıs ayı böyle başlar, dedim kendime. Bir saat geçmeden güneş parlar, hava ısınmaya başlar, öğle yaklaştıkça sıcağa dayanamaz olursun.

Şimdi gömlekle çıkarsam serin havada donar üşürüm, kazakla çıkarsam bir iki saat sonra ter içinde kalırım. Ortası yok bunun.

En iyisi bir süre daha oyalan burada, hava ısınınca çık. Onu biraz geçmişti kendimi sokakta bulduğumda. Bizim mahallenin kaldırımından yürürken hala yeni sayılan ayakkabılarım gıcırdıyor, bayramdan bayrama giydiğim ütülü pantolonlarımın naftalin kokusunu alıyorum gibime geliyordu. Eyvah dedim şehir merkezine gelene kadar bu koku havalanıp kaybolmazsa yandım. Bayram kalabalığına nasıl katılacağım böyle? Kim bayramlaşır benimle, kim el sıkışır? Cüzzamlıymışım gibi, herkes kaçar benden.

Bizim gettonun sokaklarından geçerken bu günü diğer günlerden farklı kılan pek çok şey görmedim. Çayır’a götüren yolun iki tarafındaki direklerin bazılarına asılı devlet bayrakları hafif rüzgarda sanki utana utana dalgalanıyordu. Bit Pazarından dönen tek tük bazı mahalle sakini, salatalık dolu elindeki poşetleri ileri geri sallayarak, dalgın dalgın yürüyordu kaldırım üzerinden. Ama şehir merkezine geldiğimde de tablo hiç değişmedi.

Pantolonlarımın naftalin kokusunu alacak kalabalık ziyadesiyle heykellerden, atlarla aslanlardan oluşuyordu; renkli devrimin güneşte parlayan yağlı boyaları sayesinde mimarlarla heykeltıraşların beceriksizliği biraz daha az göze çarpıyordu. Çok şükür hepsi ya tunçtan ya alçıdan, ama benim gibi etten olsalar da fark etmez; kendine sanatçı diyen devlet memuru onları o kadar yüksek altlıklar üzerine koymuş ki, bırak naftalin kokusu sesim bile onlara kadar yetişmez. Rahatladım. Büyük İskender’in şadırvanlı heykeli etrafında dönüp dolanmaya başladım. Ne yalan söyleyeyim, aslanların sırtı üzerinden gördüğüm uzun mızraklı askerlerin her an canlanarak tunçtan kabuklarından çıkıp üzerime yürüyeceklerinden ödüm patlıyordu korkudan. Güler dedim kendime, kaç buradan, bu yaşa geldin hala mı akıl toplamadın? Ya o atlı ucube tam sen onun altında dolanırken temelinden sökülüp üzerine yıkılırsa? Etraf binaların antik çağ sütunları gibi süngerle yapışkandan değil ki o. Tunçla demirden. Ağırlığı 17 ton. Üzerine düşerse, senden hiçbir şey kalmaz. Zafer kapısının yolunu tuttum. Sağa baktım, sola baktım, can cin yok ortalıkta. Sokak itleri cirit atıyor dört tarafta.

Zafer takısından geçtim. Bir an, göz açıp kapayana kadar süren çok kısa bir an kendimi başımda en kıymetli taşlarla süslü taçla muharebeden dönen imparator gibi dimdik zafer takısı altından geçerken gördüm; dört taraftan gelen halkın şiddetli alkışları sanki bir Anka kuşunun kanatları üzerindeymişim gibi taşıyorlardı beni. Eyvah, ne oluyor benimle? Akıl mı gidiyor benden? Gene dedim kendime, bu bayram gününde niye hayallere kapılmayayım?

Koskoca zafer kapısını yaptılar, tarihleri hep mağlubiyetlerden ibaret. Koskoca gemiler yaptırdılar şehrin merkezinde, ama deniz yok. Elli bin kişilik futbol stadı yaptırdılar, ama hiçbir maça üç yüz kişiden fazla gitmiyor. Ee, hal böyleyken, niye ben, garibanın teki, hayatımın güneşi batmak üzereyken hiç değilse kısa bir an için büyük olmayayım, şana şöhrete kavuşmayayım? Akıllıların sustuğu, aptalların konuştuğu, idüğü belirsizlerin zenginleştiği bu zor zamanlarda anonim hayatın karanlığından çıkmanın başka yolu var mı? Çal oynasın, vur patlasın! İktidara oturan bir avuç çapulcu on senedir hayalleriyle ülkeyi soyup soğana çevirirken, benim imparator sıfatıyla zafer takısından geçmemden hiç kimseye zarar olmaz. İki saattir ayaktayım. Bu yaşta büyük bir işkencedir bu gezi. Bilekler ağrır, dizler titremeye başlar.

44’te ilk Makedonya’yı kuranların anıtı yanında oturdum. Karşımda ülkenin sembolü olan Meclis binası. Çatısına takılan kubbelerden, önüne dikilen çirkin heykelden utanıyor gibime geliyor.

Bir Mayıs Bayramı için giyinip kuşanarak şehir merkezine çıkan dost ahbap, tanıdık varsa, buradan geçmek zorunda. Ama kimse geçmedi. Zamandan zamana benim gibi ak saçlı bir emekli çıkıverdi köşe arkasından bastonuna dayana dayana, kısa bir müddet kavşaktaki semaforda yeşil ışığın yanmasını bekledi. Sonra o da kayboldu gitti uzakta bir yerde. Yahu dedim nedir bu sessizlik, bu hareketsizlik? Günleri karıştırmış olmayayım ben?

Kaç defa son zamanlarda çarşıya çıkıp ticaret merkezlerinin kapısına geldiğimde ancak günlerden Pazar veya bir devlet bayramı olduğunu öğrendim. Her ihtimale karşı telefonun ekranına baktım.

Bir Mayıs bugün diyor. Öyleyse nerde bu millet? Niye itlerden başka kimseyi görmüyorum sokaklarda? Televizyonun sabah haberlerinde daha dünyanın dört tarafında sendikanın tertiplediği gösterilerden manzaraları gördüm.

Sokaklar tıklım tıklım doluydu. Birçok şehirde sabahın erken saatlerinde daha polisle öfkeli işçiler burun buruna geldi, akşama kadar bir Allah bilir neler olacak. Bizimkilerden ne ses var ne seda. Şimdi hatırladım. Bir hafta önce daha Sendika 1 Mayısta sokak gösterileri yapılmayacağını söylemişti.

Bunun için bir sebep yokmuş. Dört beş senedir işte sokağa dökülmek için sebep bulamıyor. Yüzbinlerle işçinin iki yüz Avroya çalıştığı yeterli sebep değilse, nedir? En yüksek maaşın 14 bin Avronun üzerinde olması sebep değilse, nedir? 10 yıldır bu sessizlik devam ediyor.

Onu bozmanın zamanı gelmiştir.

EN YENİLER

Zaman Makedonya

ZAMAN.MK ©
1994 - 2020 - TÜM HAKLARI SAKLIDIR.
Bu Web Sitesinde yer alan içeriklerin önceden izin alınmaksızın kullanımı yasaktır.

Zaman Makedonya