Başbakan adayını beklerken

Başbakan adayını beklerken

Hayır, hayır, başlık yanlış değil. Anayasa ve kanunlarda Başbakan adayı diye bir şeyin olmadığını biliyorum.

İlerleyen yaşa rağmen bunun farkına varamayacak kadar bunamış hala değilim. Başbakan adayını, tabir yerindeyse, şartlı olarak kullanıyorum. ‘’Cumhurbaşkanı hazretlerinden’’ Hükümeti kurmakla görevlendirilen şahıs Başbakan adayı değilse nedir? Tabii, bu görevi almak ve Hükümeti kurmak iki ayrı şeydir. Pastanın, yani Bakanlıkların paylaşımında kavga çıkabilir, ‘’ret edilemeyen unsurlar’’ araya girdiğinden üç beş millet vekilin karşı oy kullanması görülebilir, bin bir şey daha olabilir.

Sosyal Demokratların şefi işte bu hususta muradına ermek için iki aydır var gücüyle uğraşıyor, dört tarafa olumlu sinyaller veriyor; bugün hepimiz ha! şimdi işler tamam diye haykırıp nihayet Hükümetimiz olacak derken ertesi gün bakıyoruz bizim Godho, yani ağırlıklı Arnavut partisinin başkanı yuvarlak ve kaçamaklı açıklamalar yapıyor, mihmandarları ise ikiye bölünmüş, birbirine laf atıştırıyor.İki aydır işte bizim Ahmeti düşünüp taşınıyor, danışıyor, tartışıyor, görüş alışverişinde bulunuyor, en doğru yolu bulmak istiyor.

73 sene önce müttefikler Normandiya çıkartmasını bu kadar uzun zaman düşünmüş olsaydı fırsatı kaçırır, Avrupa belki hala Almanların elinde olurdu. İki bin küsur yıl önce Rubikon nehrini geçerken İmparator Sezar iki ay düşünseydi o aynı Avrupa barbarların elinde kalır, Roma İmparatorluğun bir kısmı olmazdı. Tarihte çok örnekleri daha var bunun. Demek istediğim şu ki, her şeyin bir sınırı, bir ölçüsü var. En uzun zaman düşünülen karar en doğru karardır anlamına gelmez.

Bazen hayati önemden olan kararlar bile çok kısa zamanda alınır. Sağcılarla mı solcularla mı koalisyona gireceğini karara bağlamak o kadar uzun zaman istemez. Arada başka hesaplar da var gibime geliyor. Günler ilerlerken Taçi’nin VMRO ile gizli bir mutabakat var, bizi sadece oyalıyorlar şeklindeki uyarısı ağırlık kazanmaya başlıyor; ilkbahar mahalli seçimlerinin takvimine bağlı geriye sayıma iki hafta ya var ya yok, dolayısıyla o güne adar bu tereddüt devam ederse erken seçimin kapısı aralanmış olur. Ve saire.

Ama, batılı diplomatların iyimserliğinden, Sosyal Demokrat Hükümetinin kurulmasını oldu bittiye bağlamasından yola çıkarsak, bu can çekişmenin sonu ufukta değil, hemen köşe arkasında olduğuna inanabiliriz. İnşallah bu satırlar gün ışığı görene kadar her şeye nokta konulmuş, sosyal demokratların şefi bakan ve diğer görevliler ekibini seçmekle uğraşmakta.

Biz milletçe Başbakan adayını görmek hasretinden yanıp dururken, memlekette ilk bakışta iki çok ufak ve önemsiz, ama ikincisinde, hele üçüncüsünde bir dağ kadar büyük olay meydana geldi. İtibarı olan bir televizyon kanalı, geleneksel ‘’Yarın seçim olursa oyunuzu kime verirsiniz?’’ sorusuyla Arnavut ve Makedon seçmenlerine baş vurdu. Aldığı sonuçlar eski kafalar için tüyler ürpertici, araştırmalarla uğraşanlar için  hayli düşündürücü, iyi niyetli ve sıradan vatandaş için bir yeni çığır açan olay mahiyetinde. Ankete katılan Arnavut seçmenlerin fazlası oyumu Sosyal Demokratlara vereceğim, dedi. İkinci sırada olan Arnavut partisiyle yüzde beşlik fark var arada. Tahmin edin ki yarın seçim oldu ve bu anket gerçek çıktı. Neticede ne görürüz? Arnavut halkının  başta gelen temsilcisi olarak Sosyal Demokratları görürüz. Bununla siyasi yaşam altüst olur. Vallahi duyasın da inanmayasın, der Üsküp Türkleri. Tabii, Türkler arasında benzer anketi yapmak kimsenin aklına gelmedi. Sonuçlar ne olur acaba?

Bir ani durum mu bu yoksa uzun vadeli bir eğilim mi? Makedonya toplumunda siyasi bilimde ‘’vatandaş toplumu’’ olarak bilinen unsur mu gelişmeye başladı? Bir gazeteci yazısını (ve aklını) çok aşan  geniş ilmi araştırmaları gerektiren bir sorudur bu. Bir tek Makedon seçmeninin Arnavut partilerine oy vermediği da ilginç sonuçlara götürebilir.

Gelelim ikinci olaya. Bu ülkede yaşayan biz Türkler bir avuç insanız. Birbirimizi ya şahsen tanırız, ya bir akrabalığımız var, ya da Türkçe medyada gördüğümüz olmuştur. Berberinden tutun artistine, öğretmeninden tarımcısına kadar hepsi geride kalan yıllarda hiç değilse bir kere Türkçe medyaya konuk olmuştur. Ne yalan söyleyeyim, Salim Kerim adında bir Türkün adını ben ilk defa bugünlerde duydum, yüzünü en büyük itibarı olan Makedon gazetesinde gördüm. Adam ne öğretmen ne tarımcı, ne berber ne de artist. Adam ömrü boyunca diplomaside çalışmış, şimdi emekli. Şöyle bir yirmi yıl önce Dışişleri Bakanı Yardımcısı görevine getirilen bir Türk’ten bahsedildi bir iki defa, ama o adam bu adam mıydı emin değilim.

Ama neyse. Bu adam işte, birkaç gün arayla Utrinski gazetesine Türklerin Makedonya’dan göçü ile ilgili iki yazı yazdı (üçüncüsü de olacak mı acaba?). Kamu işlerle ve tarihle az çok ilgilenen biz Türkler için bu yazılarda bir yenilik var, denilemez. Bütün bunları Türkiye’de yayımlanan kitaplardan, biraz da yerli Türkçe basından biliyorduk. Bu yazılara bir başka açıdan bakmak lazım. Bakın, ben görev itibarıyla tam kırk sene Makedonca medyayı izlerim. Ondan önce de izliyordum, ama mesleki izleme bir başkadır. Ama ben bu kırk sene içerisinde Makedon okurlarına Makedonca çıkan bir gazetede Türklerin Makedonya’dan nasıl ve niçin göç ettiklerine bağlı bir tek harf okumadım.

Ah göçler vah göçler diyenler oldu, Noel’de ve Bayramda yenilen yemekler anıldı, ama onunla her şey bitti. Konu bir tabuydu ve tabu kaldı. Bu 73 senede işte ilk defa Sayın Salim Kerim adeta şiddetli bir şamar vururcasına Makedon kamuoyuna Türkler planlı ve sistemli bir şekilde göç ettirildi, dedi. Bu adam diplomat, emekliliğe ayrıldıktan sonra bile eldivenlerini hiç çıkarmaz. Ben valla bu ‘’planlı ve sistemli’’ tabirlerini baskı ve şiddetle, zor kullanarak, polis gücüyle, tehditle okuyorum. Türklerin mal ve mülkünü çok ucuza, adeta bedavaya almak, bu planların ikinci safhasıydı.