Mama!

Mama!

Bu defa, galiba, işler tamam. Üç sayıda mı dördünde mi bu sütunda Sosyal Demokrat Hükümetinin kurulmasına sevindim durdum, böyle olacak şöyle olacak dedim, ama gazete çıkmamışken daha erken öten horoz olduğumu gördüm.

Hükümet denilen düş, Kaf dağı arkasında kaldı. Yaşlılar altmış küsur yıl önce Çin ile Amerika, Amerika ile Vietnam, Rusya ile Amerika ve daha bazı devletler arasındaki barış antlaşmalarını hatırlar. Söz konusu iki devletten çok dünyanın kaderiydi. Bunların her birine imza konulmazdan önce uzun, yıpratıcı ve soluk kesici müzakereler yapıldı. Valla şu bizim bir karışlık ve bir avuç insanlık ülkemizde yeniden çocukluğuma dönmüş gibi oldum. O zamanlarda birileri telaffuz edilmesi zor birtakım adalar için kapışırken, ikincileri roket ve atom bombalarının sayısını bir türlü sıfıra indiremezken, üçüncüleri kan gövdeyi götüren bir ülkenin kuytu ormanlarında birbirinin gözünü çıkarırken, biz çocuklar kah o tarafın kah bu tarafın askeri rolünde aşağı yukarı koşuşup duruyorduk.

Ama bunlar, Üsküp Türklerinin tabiriyle, Makedonya Hükümetinin kurulmasıyla kıyasla solda sıfır kaldı. Günlerle ve haftalarla parti görevlilerini çeşitli otellerin basamaklarını çıkarken veya inerken gördük, ama bazen çıkarken söylediklerini inerken yalanladılar. Sonra ‘’Her şey nerdeyse tamam, görünürde Hükümet var!’’ dediler ama çok geçmeden ‘’Ay! Meğer filan ayrıntı üzerine görüş birliği yokmuş, dolayısıyla her şeyi silbaştan başlıyoruz!’’ diye haykırdılar.

Heyetler bir o tarafa bir bu tarafa gitti, sonra basamaklarda, düz sahada veya masa başında ‘’Gene olmadı!’’ diyerek çekip gittiler. Gazeteci milleti aşağı yukarı koşuştu durdu, uzman, yarı uzman ve çeyrek uzman kesilenler TV ekranlarından akıl taslayarak toza duman kattılar, bir gün ülke üzerine toplanan siyah bulutlar aralanıp güneş çıkacak gibi görünürken ertesi gün yine zifiri karanlıkta kaldık. Kimisine onca üzüntüye, kimisine umuda sebep olan, meğer, başlıca Arnavutçanın ülke düzeyinde, kuruluşlarda ve daha bilmem nerelerde kullanılmasıymış. Bu sütunu nasıl doldurayım düşünürken, tesadüfen TV ekranından bir Üniversite hocasını ‘’Kosova’da herkes ana dilini konuşabilir. Tek şart, çevirmen temin edilsin diye, bu niyetini önceden söylemesidir’’ derken duydum. 

Bunun için bizde kanunlar var, kanun değişiklikleri var, anayasa var ve anayasa değişiklikleri var, genelgeler ve tüzükler var; gelen bu kuralları değiştirir giden değiştirir, hamurmuş gibi açar, gerer, yoğurur, yorumlar. İş bununla da bitmez. Hadi diyelim kavgadan sonra bir kanun falan onaylandı, ama bu ülkede kanun çıkarmak bir, onun hayatta uygulanması bambaşka bir şeydir. Nice kanunlar, hatta nice Anayasa hükümleri var ki, yürürlüğe konulduktan sonra sırf bir süs olarak kağıt üzerine kalmıştır. Dillerin kullanılmasıyla ilgili ihtilaflı durumlarla karşılaşmamız ilk defa değildir. Yirmi küsur yıl gündemden düşmeyen bir konudur bu.

Çok kavgalar, gerginlikler, gösteriler filan gördük bugünlere gelene kadar. Sağdan soldan bir sürü politikacı, hele seçimler yaklaşırken, konudan siyasi sermaye yaptı, ülkedeki gerginliği artırarak halktan puan topladı. Arnavutların siyasi mücadelesiyle ilgili pek eski sayılmayan birtakım olaylar geliyor aklıma. Mesela şu bayrak konusuna bakın. Doksanlı yılların sonlarındaydı galiba küçük bir bayrak savaşı yaşandı, kan bile döküldü. Neticede, bugün her adımda her yerde Arnavut bayrakları dalgalanıp duruyor, kimse farkına bile varmıyor. Arnavutçanın devlet ve belediye düzeyinde kullanımı konusunda da çok heyecanlı günler yaşandı, neticede şöyle böyle birtakım kurallar kabul gördü. Şimdi ben sizi sorayım: sıradan vatandaşın durumunda bir şey değişti mi?

Avlunda pencerende milli bayrağını asmak, devlet kuruluşlarında ana dilini konuşmak güzel ve mücadeleye değer şeylerdir, ama iş bununla bitmez. Bana ay başında köpeğe bir kemik atarcasına 150 veya 200 Avro verirlerken, bütün Türk bayraklarını pencereme asmaktan, her yerde ve her zaman ana dilimi konuşmaktan pek büyük bir hayrım olmaz. Bunlar gönül okşamak gibi bir şey kalır. 

Demek istediğim şu ki, ‘’gönlü okşayan bu şeyler’’ bir sürü diğer açık soruların çözüme bağlanmasıyla baş başa gitmelidir. Bu açıdan bakarak Arnavutlar tarihe girebilecek günleri yaşamakta: geride kalan 25 senede ilk defa bütün sorular derli toplu bir şekilde masaya yatırılıyor. Sırf bundan ötürü, müzakereler denilen bu can çekişmenin çok inandırıcı bir özrü var. Bakın ne hallere geldik! 

Biz dünyanın dört tarafında saygınlığı olan bir ülke iken Kosova nerdeyse bir müstemleke sayılıyordu, bugün işte ondan demokrasi dersi alıyoruz! Saçmalığa bir bakın: yüzde yirmi değilsen, yani, mesela, nüfusun yüzde 19,99 isen sana ana dilinde konuşmak, yazmak yok. Dil tartışmaları devam ederken, bizim gettoda bugünlerde bir fıkra ağızdan ağıza dolaşıyor. Bizim Türklerden yaşlıca bir kadıncağız bakkal dükkanına girip ‘’Bir ekmek istiyorum’’ diyor. Satıcı ne dediğini anlamıyor. Kadıncağız ne Arnavutçayı biliyor ne de Makedoncayı. Haliyle elini ağzına götürüp ‘’Mama!’’ demekten başka çaresi kalmıyor. 

Bu defa, ümit ettiğim halde, ‘’İnşallah bu satırlar gün ışığı görene kadar her şey tamam olacak’’ demeyeceğim. Kim bilir neler daha araya girer.

Ben valla dağa çıkıyorum. Bir bakarsınız, hiç dönmem.