Uçurumun kenarında

Uçurumun kenarında

Günlerdir sokağa çıkmıyorum. Sabahleyin mahalle bakkalından üç dört güne yetecek öteberiyi alıp odama kapanıyor, dışarıda olup biteni ekrandan öğreniyorum.

Ya bilgisayarın, ya da televizyonunkinden.

Zaman zaman radyo da yardımcım oluyor, hele akşamın geç saatlerinde.Sokaklarda insanları dövüyorlar. Otobüs durakları boksör ringine dönüştü, spor sahaları muharebe alanına. On üç yaşında bir kızcağız tesettürlüymüş diye gün ortasında sokaktan geçerken dayak yedi, beş altı Kosovalı genci şehir merkezinde döverek hastanelik yaptılar.

Valla, akşamleyin haber bültenleri başlarken korkumu bir türlü gizleyemiyorum. Sıraya ben de geleceğim, diye. Çok şükür kapım demirdendir, ama bunları durdurabilecek güç mü var? Başkentin caddelerini arşınlayıp duran bir ayaktakımı var ki, 1930’lu yıllarda Almanya şehirlerinde Nazilerinin SS takımlarının rolünü oynuyor. Dövüyor, kırıyor, yakıp yıkıyor. Bir suç işlemiş olmanız şart değil. Suç varsa cezayı kesen mahkemedir.

Üsküp sokaklarında suçunuz başka dili konuşmanızdır, başka dinden olmanızdır, giyinip kuşanmanızın farklı olmasıdır. Bazen farklı düşünmeniz de dayak yemenize sebep oluyor, hele gazetecilik denilen talihsiz mesleği seçmiş biriyseniz. Aman dikkat, Vardar’ın öteki yakasına çıkmayın! İlle de çıkmak zorundaysanız taksi kullanın, giyiminize dikkat edin, konuşup şarkı söylemeyin, elinizde farklı gazete, kitap veya diğer ‘’mensubiyet sembolü’’ taşımayın.

Lafın kısası, farklı olmayın. En önemlisi, konuşmayın. Konuşmak zorundaysanız, bir başka dili konuşun. Söyledim ve günah benden gitti. Ama, komşunun avlusundan geçen ayı size de uğrar. Şiddet şiddeti getirir; bizim gettomuzda bu olayların başlaması gün sorusudur. Lanetli çember içinde sonsuz yolsuzluk böyle başlar; bir süre sonra  mağdurların ‘’si-zinkilerle bizimkileri’’ arasında denge sağlamak yarışı başlar ve böylece çember kapanır. Bir bakarsınız, dayağı size benzerlerden de yersiniz. Tabii, yanlışlıkla. Paranın rengi yoktur derler ya, işte dayağın da rengi yoktur. Tekme tokat, kimden ve nerden gelirse gelsin, birdir.

Bunu böyle bilin! Her şeyin zamanı ve gökler altında her işin vakti var; doğmanın vakti var ve ölmenin vakti var; dikmenin vakti var ve dikilmiş olanı sökmenin vakti var; öldürmenin vakti var ve şifa vermenin vakti var; yıkmanın vakti var ve bina etmenin vakti var; ağlamanın vakti var ve gülmenin vakti var; susmanın vakti var ve söylemenin vakti var; sevmenin vakti var ve nefret etmenin vakti var; cengin vakti var ve barışıklığın vakti var… Çok şeylerin daha vakti var.

Bu arif sözler 6.000 yıl önce daha Eski Ahit’in Vaiz bölümünde yazılmış ( sayfa 660,Bap 3). Üşenmeden sayfalarını karıştırdım. Vaktiniz varsa okuyun; hiç değilse bu dünyada hiçbir şeyin bizimle başlamadığını görebilirsiniz. O kitapta çok ilginç bir fikir daha var, ama neresindeydi bir türlü bulamadım. Allah versin bir şeyin olsun, sonra olmasın. Bir lanetlemeye benzeyen bu ifade, bugün ülkede olup bitenin perde arkasını bütün çıplaklığıyla gözler önüne serer.

İktidarın el değiştirmesinin vaktini yaşamaktayız. Sandıktan çıkan vatandaşın iradesiyle, bir otoriter, despot rejimi ve onun adamları devletin direksiyonunu bırakıp muhalefet olmalı. Demokrasilerde bundan doğal bir şey var mı? Ama Balkalardır burası. İktidardan daha iyi, güzel, sevilen şey olabilir mi? Paradan tutun mal mülke kadar her şey istediğin kadar. Masallardakine benzer bir hayatı yaşıyorsun. Kim bu hayatı bırakıp muhalefet denilen konuma geçmek, boşa dönen bir değirmen çarkı gibi etrafta gürültü yapmak ister? Kimse istemez.

Yolsuzluk çamuruna boğaza kadar batan bir rejimin elebaşları, işte, benden sonra tufan dercesine aylardır iktidarda kalmak için bir ölüm kalım mücadelesini veriyor. Başkenti çevreleyen dağlardaki lüks köşklerin yerini yarın kolayca İdrisova hapishanesi alabileceğini anmak bile, rahatlığının tamamen kaçması için yeterli. Tarih açıkça göstermiştir ki, gitmek üzere olan bir iktidar en tehlikelidir. Son dakikada olayların akışına bir başka yön vermek için elden geleni de gelmeyeni de yapar. İki aydan beri ülkede olup biten bundan ibarettir.

Demokrasi çiğnendi, kanunlar ihlal edildi, Anayasa hiçe sayıldı.İnsan ömrünün kötü vakitlerinin tümü bir araya getirilerek iç içe yaşanıyor. Nefretten şiddete, yıkmaktan yakmaya kadar her şeyi görüyoruz bugünlerde. Bunları ve daha çok şeyleri dört tarafa yayan mahşer atlılarımız, şimdi halkı milli esaslar üzere ikiye bölmekle meşgul. Zira, Hükümet kurmak başlıklı dizi filmi bir kavşağa geldi: ya Cumhurbaşkanı denilen o kukla görevli aldığı kararı bozup yenisini getirecek, ya olağanüstü hal ilan edecek, ya da ona hiç aldırmadan yeni Hükümet kurulacak. Nasıl bakarsanız bakın, uçurumun kenarındayız.

Gidilecek yer kalmadı artık.

Please publish modules in offcanvas position.