İdarecilerimiz Nasıl Olsun?

İdarecilerimiz Nasıl Olsun?

Siyasete müstağni (uzak) kalamayız. Çünkü seçtiklerimiz bizi idare edecekler.

Hakkımızda, adımıza karar verip icraatta bulunacaklar. 11 Aralık’ta (2016) Makedonya vatandaşı sandıklara gitti. Tercihini, görüşünü yansıttı. Bu minvalde elde edilen sonuçlar hakkında basın açıklamasında bulunan DSK Başkanı Aleksandar Çiçakovski, 51 milletvekili elde eden VMRO-DPMNE partisinin seçimlerden galip ayrıldığını ifade etti. Seçimlerde en çok oy alan ikinci parti olan Sosyal Demokratlar Birliği (SDSM) ise 49 millet vekili elde etti. Elde edilen sonuçlara göre diğer partilerdeki milletvekili dağılımı şu şekilde gerçekleşti: Demokratik Bütünleşme Birliği (BDI) – 10, Besa Hareketi – 5, Arnavutlar için Birlik Koalisyonu – 3 ve son olarak Arnavut Demokratik Partisi (PDŞ) –2 milletvekili.

Arnavut partileri cephesinde ise BDI’nin üstünlüğü oy kayıplarına rağmen devam etti. 61 milletvekili ile hükümet kurulabildiği için 10 milletvekili ile BDI tam bir kilit anahtar partisi konumunda bulunuyor. BDI anahtarını eline alan hükümet kapısını açar, gözüküyor. Tam da böyle oldu.

Fakat meseleyi ben bu yazımda daha geniş manasıyla idareci profilini ele almaya çalışacam. Hükümet kurup idare edenlerden neler beklemeliyiz, neler yapmalarını ummalıyız? Yol, elektrik, su ile alakalı sorunların halledilmesini bekleyenler olabilir. İmalatta ve sanayiye yatırım yapmasını bekleyenler de olabilir.

“Asıl mesele eğitime önem vermeli hükümetimiz” görüşünü paylaşanlar da olabilir. Her görüşe ve her beklentiye saygımız vardır. Fakat biz idare edenlerden ne beklemeliyiz? Neye göre onları değerlendirmeliyiz?

Tarihten günümüze kadar Kampenalla’nın (Tommaso Campanella (1568-1639) İtalyan düşünür) “Güneş Ülkesi”, oradan Farabi’nin “Medinetü’l Fazıla’sına” oradan Eflatun’un “Devlet” kitabına kadar devlet nasıl olmalı fikri ve felsefesi üzerinde insanoğlu beyin çatlatmış karın sancısı çekmiştir. “Fârâbî’de siyaset ilminin ilk hedefi gerçek mutluluğa ulaşmaktır. “Fârâbî’ye göre erdemli şehir tek bir şehirdir ancak erdemsiz şehrin birçok türleri vardır. O bütün erdemsiz şehirleri ortak bir özellikle “cehalet”le nitelendirir.

Cemil Meriç: “Avrupa’da iyi bir idarenin hayali rüyası görülüyorken Osmanlı bunu yaşıyordu” diyor. O zaman Osmanlı idarecileri nasıldı? Kahir ekseriyet olarak.

Onları bu derece idarecilikte iyi bir standart yakalamalarını neyle izah edebiliriz?

Osmanlı idaresinin yüce ve yüksek olmasının kaynağıyla Hz. Ömer idaresinin adalet noktasındaki kaynağı aynıydı. Bu bakımdan bu ilahî kaynak idarecilerden ne istiyordu bunu bilmek ve anlamak zorundayız. Biz bizi idare edenlerden farklı farklı isteklerde bulunabiliriz fakat, idareciyi idareci yapan temel noktaları anlayamazsak ulaşmamız gereken huzura ve sukuna ulaşamayız. Aslında göreceksiniz ki Dinimizin (İslamiyet) idarecilerde olmasını istediği vasıf ve sıfatları evrenseldir, beşerîdir ve her topluluğun ihtiyacı olan şeylerdir. Yani meseleyi dinimiz acısından ele almak bile tek başına yeterli ve sonuca götürücüdür.

Aslında Dinimiz İslam bir yönetim şekli önermemiş, tavsiyede bulunmamıştır. Dinimize göre en iyi idare cumhuriyetttir, demeokrasidir falan diyemeyiz. Hz. Ebu Bekr işaretle, Ömer vasiyetle, Hz. Osman şura ile, Hz. Ali Efendimiz de ekseriyetle halife olmuşlardı. Bundan bile tek bir seçim ve yöntemin olmadığını görürüz.

Fakat dinimiz başımıza idareci olanların her ne yöntemle iş başına gelirlerse gelsinler onların adil olmalarını, ehil olmalarını ve meşveret insanı olmalarını istemiştir.

A. Adalet:

Adalet ama muhakkak adalet. Ayakkabıcı ayakkabı satar. İdareci de adalet. Ayakkabıcının ayakkabılarına bakarız, kaliteli mi değil mi, ucuz mu pahalı mı diye.

Diğer hali bizi ilgilendirmez. Dindar mı veya hagi model araba kullnıyor; bu durum bizi ilgilendirmez. İdarecinin de inanış felsefe ve varlıklı olup olmaması bizi doğrudan ilgilendirmez. Adaleti var mı yok mu? Sosyal adaleti sağlayabilir mi sağlayamaz mı? Gelir dağılımını adil bir şeklide yapabilir mi? Tüm bunların sağlanmasında hukukun üstünlüğü prensiplerini ne kadar çalıştırabilir? Rengi soyu sopu, serveti ve samanı inanan hiç bir değeri ve kıymeyi yoktur. Namaz kılıyor fakat adil değil. Bir zümreye kızdığında haddini aşabiliyor. Namazlı bu insan hükümette idareci olacağına bence bir camide imam olsa daha iyi.

Müslümanların karıştırdığı nokta burası. İdareci bizden olsunda ne olursa olsun. İsterse topraktan olsun.

Aslında dinimiz İslam da aynı şeyi söylüyor. Bir hadise dayanarak söylüyorum, imamın en önemli özelliği adil olmasıdır. “El imamu adilun” denmiştir. Adaleti olmayanın imamlığı (idareciliği) de yoktur. “Muhakkak, Allah, adaleti, iyiliği, yakınlara yardım yapmayı emreder; hayasızlığı, fenalığı ve azgınlığı da yasaklar.” (Nahl, 16/90) “Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa ateş (cehennem azabı) size dokunur.”(Hud, 11/113) Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez.”(Fâtır, 35/18) “Kim bir zımmiye (müslümanlarla yaşayan kitap ehli) eziyet ederse, ben onun hasmıyım (düşmanıyım). Ben kimin hasmı olursam, ahirette onun yakasını tutarım.” (Keşfü’l Hafa, II/218, hadis no: 2341)

B. Ehliyet:

“Muhakkak, Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”(Nisa, 4/58) “İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl (adli).”

Hz. Ömer döneminde Sad Bin Ebi Vakkas'ın isteğiyle fethedilen İran topraklarında maliyen ve hesap işinden bir Yahudi görevlendirilmişti. Fatih Sultan Mehmet Rum Urban daha maharetli ve ehil olduğundan topların bazılarını ona döktürmüştür.

Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde kendisine kıyametin ne zaman kopacağını soranlara cevap olarak şöyle buyurmuşlardır.

“İş, ehli olmayan kişilere verilince kıyameti bekle, kıyametin kopması pek yakındır.” (Buhârî, İlim, 2.)

Ehli olmayan bilgisizdir. Ehli olmayan maharet sahibi değildir. Cahildir. İnsan işin ehlidir fakat ehliyetli olup olmadığını anlamak için en azından daha küçük çapta da olsa idare sergilemeleri, küçük idare mahallerinde (belediye) maharet kazanmaları şarttır. Bu mahareti sergileyemeyenlere sadece oy çokluğuna bakarak hükümeti idare etmeleri ciddi risk unsurlarını bağrında barındırır. Osmanlı idaresinde bu riski minimize etmek için şehzadeler bulunduğu beldelerde idareci olarak çalışırlardı. Kanûnî Trabzon’da, Fatih Manisa’da şehzadelik sıfatıyla idarecilikte bulunmuştu. Şehzadelerin başında onları devlet idaresine hazırlayan bir bürokrat sınıfı mevcuttu. Daha sonra kafes usülu getirildi. Daha sonraki dönemlerde saraydan çıkamayan şehzadeler idare ehliyetini kazanamadılar. Sonuç tabi hüsran oldu. Bu ehliyetsizlik Osmanlıya pahalıya mal oldu.

C. Meşveret:

Bizi idare edenlerin meşverete riayet etmelerini isteriz. “Bilmiyorsanız bilene sorun” ayetine göre bir idareci her şeyi bilemeyeceğine göre bilen danışmanlarına soracak ve en isabetli görüşe göre hareket etmeye çalışacaktır. Sormaya ve danışmaya engel olan gurur, kibir, yeterlilik gibi duygulardan meşveret mantığına sahip bir idareci fersah fersah uzaktır. O idareci ki çok sorar, çok bilgi alır ve çok dinleyerek zaruret miktarı konuşan bir mütevazıdır.

Meşveret yokluğu malesef günümüzde özellikle müslüman ülkelerinde dikta idarelerin kurulmasına sebep olmuştur. Dinin ilahî ve manevi yönünü kullanan müslüman idareciler kendilerinin ilahi ve lahuti bir kaynakla irtibatlı olduklarını sezdirmiş, hissettirmiş ve hatta bu ilahi durumlarını kabul etmiş ve halka da kabul ettirmişlerdir. Allahın vekili veya gölgesi gözüyle bakılan idarelerde layüsel bir durum sözkonusu olur. İdarecinin hiç bir icraatı sorgulanamaz. Hatta her falsosu bir hikmete bağlanır. “Onun muhakkak bildiği bir şeyi vardır”. Halbuki Allah’ın vekili veya gölgesi gözüyle bakılan liderin bildiği bişey yoktur. Bu durum çok tehlikelidir ve dinimizin şiddetle emrettiği istişarenin önünde ciddi bir engeldir. Çünkü lâhûti bir kaynaktan beslenen liderin öyle meseleleri şuna buna sormaya da ihtiyacı yoktur. O her şeyin en iyisini bilir. Allah ona yanlış yaptırmaz. Hatta yanlışları bile çok hikmetlerle doludur.

Malesef bu gün müslüman dünyasında ciğeri beş para etmediği halde yaptıkları hata ve yanlışları sorgulanamaz hale getirmek için kendini Allah’ın vekilleri olarak gören ve gösteren şarlatan zalimlerle doludur. Çekeceğimiz varmış ne yapalım!

Eğer bir toplum dine değil de ırkçılığa yatkınsa lider, başka toplumlarda dinin aracılığıyla yapılan sorgulanamaz durumu halkın gözünde kendini mitleştirerek yapar. Bir milletin gözünde öyle veya böyle bir kahraman haline gelen liderin de sorgulanabilmesi, gerçek bir istişare insanı olması asla mümkün değildir. Makedonya, toplumunda ırkçılığın daha yüksek olması sebebiyle daha çok bu ikinci katagoriye girmektedir.

İdareciliği bir meslek veya sanat olarak göreceğimiz günler anladığım kadarıyla yakın değil. Benim partimden illa benim dinimizden veya mezhebimden olsun.

Evet bu tür duygulara da saygımız vardır fakat illa ki ehliyetli olan âdil olacak olan ve istişareye değer veren insanlar başımızda idareci olsun. Bizim temennimiz budur.

Please publish modules in offcanvas position.