Bonsai ağacındaki Ramazan ya da…

Son senelerde bir Müslüman marketinin tezgâhında karşılaşıyoruz Ramazanla. Kasiyerin alışveriş paketlerimin üstüne koyduğu bir imsakiye ile başlıyor maceramız ve onu getirip buzdolabının alnına yapıştırmamla devam ediyor. Hemen imsak ve iftar vakitlerini arıyor gözlerim, kaçar saat oruçlu olacağımızı hesaplıyor, memleketle aramızda ne kadar fark olduğuna bakıyorum. 

Sonrası bir hatırlama sağanağı, imsakiyeler üzerinden çıkılan bir yolculuk. Yaşama sevinci içerisinde üstüne anahtarlığımı, sütümü, yumurtamı, pencereden giren ışığı koyduğum bir “masa”ya dönüşüyor imsakiye. Eski komşuları koyuyorum sonra, Fatma Teyzeyi, Kadir Dayıyı, dut ağacını, çocukluk arkadaşlarımı, akrabaları, kiraz çiçeklerini, bakkalları, fırınları, terzileri hatta berberleri, köy derneklerini, vakıfları ve kapısından içeri adım atmadığım matbaaları…

Hepsi bir bakıma benzer bir bakıma farklı tasarımlara sahip bu Ramazan çizelgelerinin. Kiminin üstünde bir caminin iç resmi kiminde ihtişamlı kubbeler yahut Kâbe-i muazzama. Kiminde kalemle çizilmişçesine narin bir hilal kiminde meşhur bir hattın kopyası. Olmazsa olmazları hoşâmedî yazıları, “Hoş geldin on bir ayın sultanı.” “Ramazan-ı şerifiniz mübarek olsun.” veya kısaca, “Hayırlı Ramazanlar.” Kenarlarında açılmış kutucuklara yazılmış ayet-i kerime ve hadis-i şerif mealleri. “Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç tutmak size de farz kılındı.” “Oruç tutun, sıhhat bulun.”

Aslında çok daha öncesinde kandil geceleri verir müjdeyi, “hazırlanın” der, ama biz daha vakit var diye kulağımızın üstüne yatarız genellikle. Onu birden kapımızda görünce telaşlı bir sevinç yaşayalım diyedir belki de bu. O sevinçle birlikte hatırlama sağanağı başlayacaktır çünkü.

Derken hurmalar ve güllaçlar çıkar meydana. Market rafları tanıdık ürünlerle dolar. Eskimeyen bir alışkanlıkla evini köşe bucak temizleyen aileler görürüz, erzak dolaplarını misafirleri için hazırlayan diğerkâmlar. Televizyonlarda yılın en güzel reklamları dönmeye başlar, gönlümüz ısınır. Ramazan ev demektir, aile demektir, özlem, hasret, sevgi ve hürmet… Hatırlarız.

Hatimler paylaşılır huşuyla, mukabeleler kararlaştırılır ümitle, teravihlere niyet edilir azimle, fitre ve zekâtların yeri yapılır gizlice. “Bu Ramazan iftarı fazla kaçırmayacağım.” sözleri verilir kendi kendine; “Dilimi gıybetten ve insanları incitmekten uzak tutacağım, gözüme ve gönlüme mukayyet olacağım.”

Bir yandan mescitler tepeden tırnağa çiçek gibi yapılır, minarelere mahyalar asılır, kubbelerde kandiller hazırlanır. Televizyonlar yayın akışlarını değiştirir, gazeteler özel sayfalar hazırlamaya başlar. Kimi iş yerinde Ramazan’a özel mesai tanzimi yapılır. Asker ocaklarında, öğrenci yurtlarında ve dahi hapishanelerde sahur listeleri yapılır, iftarları güzelleştirmek için bir takım güzellikler düşünülür. Öte yandan evlerde sarmalar sarılır, mantılar açılır, erişteler kesilir belki, şerbetler dökülür, yoğurtlar süzülür. Konu komşunun, hısım akrabanın, garip gurebanın hakkı ayrılır.

Kısmetimiz açıksa, lütfa mazhar olursak görürüz bütün bunları, fark ederiz, bizzat içinde bulunuruz ve Alice’in tavşan deliğinden geçer gibi zamanın başka bir dilimine geçiveririz. Bunda garipsenecek bir durum yoktur, Ramazandır. Bir imsakiyenin yahut salavatın kanadına tutunup bir anda başka bir kıyıya konuverir insan. İyilik ve güzelliklerin cem makamıdır Ramazan, hepsi onda toplanır. Mıknatıs gibi çeker bütün hasenatı. İbadetlerin kemal mertebesi ondadır. Yıl içerisinde bölük pörçük, yarım yamalak yapılan ibadetler o zaman tastamam eda edilir.

İmsakiye üzerinden çıktığım yolculukta kendimi Ramazan ayını bonsai ağacına benzetirken buldum bu sene. Bahçede Felsefe kitabını okuyordum. Astım hastası olan Marcel Proust çok sevdiği kırlara çıkıp bitkilere yakın olamazmış. Bütün gününü geçirdiği yatak odasına koyduğu üç tane bonsai ağacından hareketle “bonsai felsefesi” denilebilecek kendine has yöntemini geliştirmiş ve yedi ciltlik ünlü eseri Kayıp Zamanın İzinde’sini bu felsefeyle yazmış.

Proust sadece bonsailere değil, minyatür Japon sanatlarına da düşkünmüş. Kitabın yazarı Damon Young’a göre o, bu minik eserlerde bir bütünü görmenin yolunu keşfetmişti. Doğaya çıkıp ona karışamasa da bonsailere bakarak onlarda bütün bir doğayı tahayyül edebiliyordu. Çaya batırdığı madlen kurabiyesinden yayılan kokudan hareketle geçmişin kapısından öteye geçerek belleğinin deposuna girebiliyor, maziyi kilitli kaldığı gündelik şeylerin içinden çekip alabiliyordu.

Benzer bir durumun hem Ramazan’ın kendisi hem de onu hatırlatan şeyler için geçerli olduğunu düşünüyorum. Ramazan, âdemoğluna ruhlar âlemini ve çıkarıldığı cenneti, ilk evini hatırlatırken salavat, mahya, teravih, sahur, îtikaf, hurma, pide, güllaç, imsakiye hatta davul gibi Ramazanla özdeşleşen şeyler de Ramazan’ı akla getirir. Hepsi birer bonsai ağacına veya madlen kurabiyesine dönüşür. Bunlardan bir tanesine bakarak, biz de bütün bir Ramazan’ı zihnimize çağırabiliriz. Benim yaşadığım da bu oluyor sanırım. İmsakiyeyi veya diğer anımsatıcıları bir menzil, bir basamak yaparak hafızamın kuyusuna bakabiliyor, hayallerimin kulesine göz dikebiliyorum.

Şimdilerde Ramazan gelirken evler süsleniyor. Duvarlarda hilalin en güzel halleri, camilerin en uhrevileri, ayet ve hadis mealleri, renkli kâğıtlar, boncuklar ve pırıl pırıl ışıklar… Çocuklara hediye almalar, dinî mekânları ziyaret etmeler. Bunların hepsi yaşayanların zihninde birer bonsai tohumuna dönüşecek ve zamanı gelince illaki çimlenecektir. Proust, “küçük ve ince şeylerin ve ince ayrıntıların, daha zengin ve daha geniş bir bilince yol açtığına inanıyordu.” Buna biz de inanabiliriz. İstediğimiz kadar şey koyabiliriz imsakiyenin üzerine, bana mısın demez o kadar yüke de dünyamızı genişletir ha bire.

Birinde “Sedir, meşe ve manşinel oldukları hissini veren şu cüce Japon ağaçlarına bakınca, odamda bunlardan birkaçını küçük bir su kaynağının yanına yerleştirsem, çocukların içinde yolunu kaybedeceği, nehre kadar uzanan kocaman bir ormanım olacağı hissine kapılıyorum.” diye yazmıştı Proust. Bana da öyle geliyor ki, Ramazan’ın kendisini bir bonsai ağacı gibi düşünürsek onun üzerinden ruhlar âlemine kadar yürüyebiliriz. Ramazan’a sembol olmuş ses, koku ve yiyecekler üzerinden de asr-ı saadet Ramazanlarına kadar uzanabiliriz. Bu bakışla Ramazan’ı insanlığın ve kulluğun büyük bir minyatürü olarak görebiliriz, dahası onun bir minyatür evrenler topluluğu olduğunu…