‘Peker’in iddialarını araştıracak savcı çıksa bile Soylu’ya dokunamaz’

‘Peker’in iddialarını araştıracak savcı çıksa bile Soylu’ya dokunamaz’

Hukukçu Turgut Kazan: Süleyman Soylu, ‘savcı araştırsın, başvuruda bulundum’ diyor. Bu olacak bir şey değil. Çünkü bugün bakan yok, kabine de yok. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nde kimse dokunamaz. Savcı olsa bile -savcı yok o ayrı da- asla soruşturma yapamaz, dokunamaz.

Türkiye yaklaşık bir aydır hükümlü suç örgütü lideri Sedat Peker’in Youtube üzerinden yayınladığı skandal iddialarını konuşuyor. 2007 yılında organize suç faaliyetleri nedeniyle suçlu bulunan ve şu an da hakkında başlatılan soruşturma nedeniyle aranan Peker önce eski Hazine Bakanı Berat Albayrak’a, ardından eski İçişleri ve Adalet Bakanı Mehmet Ağar’a şimdi ise İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya yönelik suçlamalarda bulunuyor. Bu suçlamaları arasında uyuşturucu ticareti, cinayet gibi iddialar yer alıyor.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Sedat Peker’in kendisiyle ilgili iddiaların gerçeği yansıtmadığını söyledi ve savcılığa suç duyurunda bulundu.

Peker ise yanıtını yine yeni bir video ile açıklayacağını kişisel Twitter hesabından duyurdu. Herkes Sedat Peker’in videolarını bekler hale gelmişken siyasi arenada bunun iktidar içi bir güç savaşı da olabileceği de söyleniyor.

Diğer yandan Mehmet Ağar’ın da ismi geçmesi nedeniyle 1 Kasım 1996 yılındaki Susurluk kazası, o kazada ortaya çıkan devlet-mafya-polis ilişkileri yeniden konuşulmaya ve Peker’in açıklamalarını bu kazaya benzetenler oldu. Ancak hukukçu Turgut Kazan “Susurluk’tan çok daha kötü bir durumla karşı karşıyayız” diyor.

Yargı bağımsızlığı son yılların en sorunlu ve tartışılan başlığıyken şimdi bir suç örgütü liderinin bu iddiaları üzerine nasıl bir hukuki sürece tanıklık edebileceğimizi hukukçu Turgut Kazan’la konuştuk.

Söz Turgut Kazan’da…

Sedat Peker’in yayınladığı videolardan sonra kamuoyunda “bunları soruşturacak bir savcı yok mu” sorusu doğdu. Bir savcının böyle bir soruşturma başlatma yetkisi var mıdır yoksa yetki tamamen Meclis’te mi?

Türkiye’de sağlıklı bir hukuk sistemi olsa savcının da soruşturma sürecini başlatacağı bölümler var. Başlatması zorunlu sayılacak bölümler var. Ancak gazetelerin yazdığı, sokakta vatandaşın tartıştığı İçişleri Bakanı Süleyman Soylu için adım atılması yönündeki beklenti savcıyla başlatılacak bir iş değil. O yüzden doğru anlaşılması için bu sorunuzu ayrı ayrı cevaplamam gerekir.

Birincisi, Süleyman Soylu,  ‘savcı araştırsın, başvuruda bulundum’ diyor. Bu olacak bir şey değil.

Bunu soracaktım. Neden?

Çünkü 2017 referandumuyla yapılan Anayasa değişikliğindeki düzenlemeye göre bakan yok, kabine de yok. Bunun altını özellikle çiziyorum. Hatta kabine denilen yerin yasal bir dayanağı da yok.

SAVCI OLSA BİLE -YOK ODA AYRI MESELE- ASLA SOYLU’YA DOKUNAMAZ 

Nasıl yani?

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde Sayın Cumhurbaşkanı birilerini o görevleri atanmış oluyor. Bu kadar. Bu kişiler Bakan sayılıyor. Anayasa diyor ki, Bakanlar Cumhurbaşkanı’na karşı sorumludur. Bu nedenle savcının bir soruşturmaya başlayabilmesi mümkün değildir. Ama bir suç isnadı varsa soruşturma açılması için önerge vermeniz gerekiyor. Ancak muhalefetin de bu sayısı yok. 301 imza ile önerge verilmesi gerekiyor. Bu rakamı bulmak mümkün değil. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen bu sistemde işte böyle bir kural getirilmiştir. O yüzden kimse dokunamaz. Hiçbir şekilde dokunamaz. Bu nedenle insanların bu yöndeki beklentileri yanlıştır. Savcı olsa bile -savcı yok o ayrı da- asla soruşturma yapamaz, dokunamaz. 

TR_ec360.jpg

ATLAR ÜZERİNE KONUŞMA YAPAN SAYIN CUMHURBAŞKANI BU SÜRECE SEYİRCİ 

Diyelim ki 301 imza bulundu. Ondan sonrası nasıl ilerler?

Komisyon kurulur ve soruşturma başlatılması yönünde bir rapor düzenlerse o zaman da 400 kadar oy ile ancak Yüce Divana sevk edilebilir. O yüzden bu mekanizmayı işletebilmek için AKP’lilerin konuşması gerekir. Tabi onların konuşabilmesi için de Cumhurbaşkanı’nın konuşması gerekir. Fakat Sayın Cumhurbaşkanı kaybolan atlar üzerine konuşma yapıyor ama bu süreci daha hiç değerlendirmeye almadı. Seyirci durumunu sürdürüyor. Burada savcıların yapacağı işler de var tabii ki, hiç yok değil.

SAVCININ 4.9 TON KOKAİNİN İZMİR’DE HANGİ ŞİRKETE GELDİĞİNİ ARAŞTIRMASI GEREK

Nedir?

Birincisi, Kolombiya’da 4.9 ton kokain yakalanmış ve İzmir limanına geleceği söyleniyor. Eğer bu bilgi doğruysa ki doğru olduğu anlaşılıyor, o zaman İzmir’de hangi şirkete geleceğinin de belli olması gerekir. Dolayısıyla İzmir Cumhuriyet savcısının o konteynırın kim tarafından alınacağını araştırması, oradan mutlaka soruşturmaya başlaması gerekir.

İkincisi, en çok tartışılanlardan biri, Yalıkavak’taki marinanın el değiştirilmesi. Bununla ilgili çok ciddi bir tartışma sürüyor.

Bu noktada Mehmet Ağar’ın daha sonra düzelttiği “Biz olmasak oraya mafya çökerdi” ifadesini size sormak isterim. Ne demek “çökmek”? Bu hukuken nasıl açıklanabilir?

Bu el değiştirmenin karanlık bir iş olduğu konuşuluyor. Bu doğrudan İçişleri Bakanı’nın suçlandığı bir olay değildir. Dolayısıyla savcılığın burada bu el değiştirme yasal mıdır diye araştırması gerek. Mesela adı geçen diğer kişi hiç konuşmuyor. Bu nedenle doğrudan savcılığın bu işlerle ilgili soruşturma başlatması gerekir. Buna benzer örnekler de konuşuluyor çünkü.

TÜRKİYE’DE HSK İLE BİRLİKTE CUMHURİYET SAVCILIĞI DA KALMAMIŞTIR

Yani bu “çökme” ifadesi aslında bir suç ifadesi mi?

Tabii ki. Çökülecekti de nasıl kurtardı? Mafyanın çökebileceği bir işi siz bir gazeteci olarak, ben bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak nasıl önleyebilirim ya da nasıl önleyebilmiş olabilirim? Niye çökecekti? Bütün bunlar karanlık. Buranın el değiştirildiği anlaşılıyor ve bu el değiştirmenin de yasal olmayan bir el değiştirme olmadığı izlenimi doğuyor. Bunun soruşturulması gerekiyor. Ama şimdi Türkiye’de HSK ile birlikte Cumhuriyet Savcılığı kalmamıştır. Cumhuriyet savcıları da yargıçlar da yukarıdan gelen talimatla hareket ediyor. Her iş için talimat gitmiyor tabii ki ama korku dağları beklediği için şimdi ne yapmalıyım diye düşünüyor ve yukarıdan bir izlenim alamadığı için de herkes seyrediyor.

BIRAKALIM CUMHURİYETİ SAVCILIĞIN S’Sİ BİLE YOK ARTIK 

Buraya kadar söylediklerinizi özetlersek; savcılar tek başına hareket edemiyor, Meclis hiçbir şey yapamıyor ancak Kolombiya’dan Türkiye’ye gönderileceği açıklanan 5 bin ton kokainin buradaki alıcısının kim olduğu üzerine İzmir Cumhuriyet Savcılığı bir soruşturma başlatabilir.

Başlatabilir değil, başlatması gerekir. Bir şey daha ekleyelim. Türkiye Cumhuriyeti’nde sadece iki  yerin adı doğrudan Cumhuriyet olarak anılır. Biri Cumhuriyet Merkez Bankası, diğeri de Cumhuriyet Savcılığı. Türkiye Cumhuriyeti Savcılığı değil Cumhuriyet Savcılığı. Cumhuriyet kurulurken bu kurumları çok farklı, önemli gördüğü için cumhuriyetin tanımlaması olarak bağlanmıştır. Fakat bırakalım Cumhuriyeti, savcılığın s’si bile yok. Seyrediyor, herkes gibi seyrediyor. Muhalif biri ya da muhalefetten bir tweet atılmışsa yukarısı kızar diye, kızdı diye onu tutuklamakla, aleyhine dava açmakla falan uğraşılıyor. Osman Kavala örneğinde olduğu gibi… Yukarısının kızdığı insanlar cezaevinde çürütülüyor.

HEPSİ BAKANIN SORUMLULUĞUNDA ZATEN BAKAN DA BUNU YALANLAMIYOR Kİ

Bir de Sedat Peker kendi işlediği suçları da itiraf ediyor. Buradan da bir soruşturma başlatıldığını henüz görmedik. Hatta kendisine koruma verildiğini, bu şekilde yurtdışına çıktığını…

İşte bunların hepsi o Bakan’ın sorumluluğundadır. Hepsinin o Bakan’ın sorumluluğunda yapıldığı anlaşılıyor. Bakan da zaten bunu yalanlamıyor ki.

Bakan Soylu, kendisinden önce verilmiş olduğunu söyledi.

Kullandığı cümle öyle değil. “Benden önce başlatılmıştı, sonra kaldırdım” dedi. O sonra ne zaman? Bugün kaldırdığını söylüyor yani. İki kere uzatıldığı anlaşılıyor. O da bu Bakan zamanında. Diyelim ki sen başlatmadın. Kimin başlatıp başlatmadığını ben bilebilecek konumda değilim. Ama o zaman dilimi içerisinde uzatmalara baktığımız zaman zaten Bakan görevdeydi. Demek ki Bakan’ın görevde olduğu bir dönemde uzatılmış. Bütün bunlar Meclisi’nde meclis olmaktan çıktığını gösteriyor. Bunlarla ilgili bir soruşturma mekanizmasını başlatabilmesi gerekir. Toplasınlar meclisi ve soruşturma açılmasına gerek olmadığına karar versinler ama bunu araştırmak zorundalar. Ama Melis bunu seyredince soruşturma mekanizmasının işlemesi zaten mümkün değildir. İyi bir Cumhuriyet Savcılığı olsa da kilitlemiş oluyorsunuz.

Nitekim Ağar olayında da bakan olarak yaptıkları tartışılmadı, yargılanmadı. Soruşturma komisyonu kuruldu ama altıya sekiz çoğunlukla, soruşturmaya gerek olmadığına karar verdi ve o bölüme dokunulmadı. Emniyet Genel Müdürlüğü dönemindeki yapılanlar için Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı fezleke düzenleyince dokunulmazlığının kaldırılması tartışması başladı ve artık ona da göz yummak mümkün olmadığı için dokunulmazlığı kaldırıldı ve yargılanması başlandı.

1990’LARDA ‘ÖLDÜRÜLECEK İSİMLER CEBİMDE’ DİYEN YETKİDE MAKAM VARDI

Susurluk raporunu hazırlayan Kutlu Savaş’ın şöyle bir beyanı oldu: “Susurluk’u bir kişiye indirgemek hataydı. Şimdi de aynı şey yapılıyor. Kişilere takılırsanız orada kalırsınız. Çerçeveye bakmanız lazım.” Bu yoruma katılır mısınız? Şu an bir mafya hesaplaşması ile mi karşı karşıyayız yoksa daha büyük bir durumla mı karşı karşıyayız?

Kutlu Savaş’ın söylediğine tabii ki katılıyorum. Tabii ki çerçeveye bakmak gerekir. 1990’larda “öldürülecek kişiler cebimdedir” diyen yetki de makam vardı ve o insanlar öldürülüyordu. Buna çözüm arayan bir meclis kararı olmadı. Mehmet Ağar’ın dokunulmazlığının kaldırılması meselesinde yani yargılanmasının, cezaya çarptırılmasının ötesinde temizlik sayılabilecek adım atılmadı. Öylece kaldı.

Bugün de mafya arasında çatışma ya da gerginliği ile sınırlı değildir, bunun üzerinden bakmak yanlıştır. Öyle anlaşılıyor ki, sanki siyasi iktidar böyle bir destekten yararlanmak istedi. Bu desteği arkasına almak istedi. Böyle bir açıdan görmek ve devleti bu ilişkilerden kurtaracak önlemleri alarak temizlemeye çalışmak gerekir. Böyle bir temizlik ne yazık ki bugüne kadar yapabilmiş değildir.

YARGITAY KARARI AĞAR’A KALKAN SAĞLAMA GİRİŞİMİYDİ

Sizin de belirttiğiniz gibi Mehmet Ağar’ın beş yıl kadar ceza alması ve bunun da son bir yıllık kadar kısmında tahliye edilmesi. Bunun 17/25 Aralık’ta Yargıtay’da yapılan bir değişikle olduğunu söylüyorsunuz. Bu örnekten hareketle belki de iddia edilen suçların yeterince üzerine gidilmemiş olunması, küçük cezalarla karşılık bulması sonucu bugün daha da büyümüş, o dönemlerden daha farklı bir yapı mıdır karşımızdaki?

Herhalde. Çünkü sonuçta onu hem o Yargıtay kararı ile bir çeşit kalkan sağlama girişimi hem de AKP’nin doğrudan bir çeşit onu onurlandırma ilişkileri sorduğunuz sorunun yanıtını da içinde taşıyor. Ağar’ın bir toplumsal desteği mi var ki AKP onunla ilişki kurmayı ve onun toplumsal desteğini yanına almayı ve yanında durmayı düşünsün? Hayır.

İSTİNAFIN AĞAR KARARI ÇOK ÖNEMLİ BİR KARAR!

EDİTÖR NOTU: Röportajımızın bir gün sonrasında İstinaf Mahkemesi’nin Susurluk JİTEM davasında Mehmet Ağar ve diğer sanıklar hakkındaki beraat kararını bozması üzerine Turgut Kazan’ı tekrar aradık. Mehmet Ağar’ın Bakanlığı döneminde yargılanmamış olmasını vurgulayan Kazan yeniden yargılanması kararı için şöyle konuştu: “Çok önemli bir karar. Sedat Peker’in başlattığı tartışmalardan önce alınmış bir karar. O cinayetler hepimizin hafızasında yerini koruyor. O isimler, o cinayetler için hep konuşuldu. Şimdi sağlıklı bir yargılama imkanı olacaksa, deliller sağlıklı tartışılıp bir hüküm konulacaksa faili meçhul cinayetlerin en azından bir bölümü ortaya çıkabilir. Bunun olabileceğine tam olarak inanmasam da bekliyorum. Yeraltı dünyasının siyasette bu kadar etkili olduğu tartışılırken kanıtların sağlıklı bir şekilde bulunmasından kaygı duymak gerekir. Alaattin Çakıcı’nın cezaevindeyken hastalık durumuyla ilgili o inanılmaz raporları düzenleyen doktorlar hakkında bir savcının dava açması gerekir. O doktorların, doktor sayılması mümkün değil. Savcı dava açıyor, vali izin vermiyor. O nedenle dava düşürülüyor. Valiliğin soruşturmalara izin vermesi gerekir. Orayla bunun arasında paralellik kurun. Yargıya baskı yapılmasın, serbest bırakılsın. İşte o zaman aydınlık bir Türkiye’de yaşayabiliriz.”

YASAL İKTİDAR AĞAR’LA DİRSEK TEMESINA KENDİNİ MECBUR HİSSEDİYOR 

Dediğiniz gibi bir toplumsal desteğin de olmadığı yerde böyle bir ilişki neden ve nasıl ortaya çıkabiliyor? Ağar nasıl bu kadar güçlenebiliyor?

Yasal iktidar hem dirsek temasına kendisini mecbur hissetmesi ya da destekten yararlanma arayışı içinde olması onların da güçlenmesini sağlıyor. Nitekim Sedat Peker’in mitingleri, kan banyosu yapmalı açıklamaları destek anlamı taşımıyor mu? Hatta ve hatta siyasi parti genel başkanlarına, gazetecilere yönelik saldırılar… Meral Akşener’in Rize İkizdere’de karşı karşıya kaldığı durum, Kılıçdaroğlu’nun Ankara’da karşılaştığı linç girişimi… Sedat Peker, Hürriyet gazetesini kendisinin bastırdığını söylemiyor mu?

Üstelik bir AKP milletvekilinin ricasıyla yaptırdığını söyledi.

O kişinin ismi bile konuşuluyor. Söylenen isimlerin doğru olup olmadığını bilemeyiz ama böyle bir destek arayışının olduğunu ve bu destekten yararlanmanın amaçlandığı apaçık anlaşılıyor. Gerçekten demokratik olan bir yaklaşım böyle arayışlar içerisinde olabilir mi? Bunlar yapıldığında sessiz kalabilir mi? Üzerine gitmesi gerekmez mi? Buna düşünmüyor. Çünkü yararlanmak için bir teşrik-i mesai yaptıkları anlaşılıyor.

Tolga Şardan, bunun sonunda mafyanın sokak çatışmalarına dönüşebileceğini yazdı. Siz ne düşüyorsunuz?

Kaygı duyarım.

SOKAK ÇATIŞMALARI KAYGISI GERÇEKÇİDİR DEĞİLDİR BİLEMEM AMA BEN DE TAŞIYORUM

Bu gerçekçi bir ihtimal midir?

Gerçek veya değil üzerine bir şey söyleyemem, bunu bilemem ama böyle bir kaygıyı insanlar taşıyor, ben de taşıyorum.

Sedat Peker videolarının birinde şöyle bir ifade kullandı: “Bu skandallar bir cami hocasından mı çıkacaktı. Tabii ki benden çıkacak. Ben bu devletin MİT’ini de bilirim, emniyetini de bilirim. Ben bu devletin içindeyim.” Sizin de geçmişten örnekler vermeniz üzerine bunu da hatırlatarak tekrar sormak isterim. Burada bir süreklilik var. Nasıl böyle biri devlet içinde bu kadar var olabiliyor ve sonunda ne olmuş olabilir de bir soruşturma başlatılmış olabiliyor? 90’lar benzetmeleri belki bu nedenle midir?

Ben bir hukukçu olarak bu ayrıntıları bilemem. Ama tabii ki bu sorular insanların kafasını kurcalıyor ve büyük bir kaygı duyulmasına yol açıyor. Yargıya olan güveni yitirmek, kuşku duymak gibi sonuçlara yol açıyor.

4.9 TON KOKAİN TÜRKİYE’DE TÜRKİYE’DE TÜKETİLECEK MİKTAR DEĞİL, DEMEK Kİ TAŞIYICISINIZ

Bir de yine bu açıklamalardan alıyoruz ki bunun uluslararası boyutu var. Uyuşturucu ticareti, bu narkoterör Türkiye için uluslararası arenada bir yargılanmaya dönüşebilir mi?

Hayır, bir yargılamaya dönüşmez. 1996’da yaşananlardan örnek vererek yanıtlayayım. 1996 1 Kasım’da Susurluk olmuştu. 8 Kasım’da Ağar istifa etmek zorunda kalmıştı. O sıralarda uluslararası arenada Türkiye ile ilgili üç tane olay anlatıldığı duyuldu. Bunlardan bir tanesi Hollanda’da Baybaşi’nin tahliye olması ve onun işin içinde kimlerin olduğunu anlatması. Mehmet Ağar İçişleri Bakanı olarak, Şükrü Balcı İstanbul Emniyet Genel Müdürü olarak vardı. Uyuşturucu, uluslararası bir organizasyondur. Her ülkeyi yakından ilgilendirecek bir sorundur. Aralık ayında Hollanda’da Baybaşi’nin açıklamalarının patlak vermesinden sonra Ocak’ta bu kez Almanya’da Frankfurt 17 Ağır Ceza Mahkemesi’nde Ağır Ceza Başkanı bir açıklama yaptı, “bu uyuşturucu işi Türkiye siyaseti ile iç içe ilerliyor, dinamiğini Türk siyasetinden alıyor” dedi. Hatta bir kadın bakandan da bahsetti. Ardından İngiltere’de bu kez kaçakçılıktan sorumlu Bakan Yardımcısı aynı şeyleri söyledi. Hangi bakan diye gazeteciler baskı yaptı ve Tansu Çiller’in ismi söylendi.

Şimdi 4.9 tonluk kokain konuşulacak, tartışılacaktır. Bu 4.9 ton Türkiye’de tüketilecek bir miktar değil ki. Türkiye’de şu an ne kadar kullanıldığının oranını bilebilecek durumda değilim ama paylaşılan bilgiler, İçişleri Bakanı’nın “bacaklarını kırın sorumluluğunu üstleniyorum” dediği satıcıların sattığını toplasan böyle bir miktar çıkmaz. Demek ki bütün dünya için bir tehlikenin yaratıcısı, taşıyıcısı oluyorsunuz. Bu açıdan tabii ki tartışılacaktır sanıyorum. Uluslararası bir yargı pratiğine yol açacak bir şey değildir ama Türkiye’nin durumu ile ilgili ayrı bir sorun yaratacaktır.

“HSK İÇİN PARTİLERİN BELİRLEDİĞİ KURULDA BAHÇELİ’NİN AVUKATI DA VAR”

Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) seçimi için iktidar ve muhalefet arasında sağlanan üye sayısındaki mutabakatta hile yapıldığını söylüyorsunuz. Bunu detaylandırır mısınız? Nedir bu hile?

Türkiye’nin demokrasisinin de, hukuk devletinin de temel sorunu HSK’dan geçer. Bağımsız bir yargıyı faaliyete geçirebilmeniz için yani yargının bağımsız olduğunu kabul edebilmeniz için sağlıklı bir atama sistemi olması gerekir. Objektif, iyi hukukçulardan oluşan, kaliteli bir HSK olması gerekir. Oysa önce 2010’da FETÖ’ye, sonra 2017 referandumundan sonra da doğrudan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine teslim edildi.

Bir örnekle açıklayayım. Biliyorsunuz bir İrfan Fidan olayı yaşanmıştı. Anayasa Mahkemesi’nde bir koltuk boşalmıştı. Bu aşamada bir baktık ki İrfan Fidan Yargıtay’a atandı. Öyle anlaşılıyor ki Sayın Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi’ne takdim etmek için irfan Fidan’ın seçilmesini istiyordu.  Sayın Cumhurbaşkanı böyle istediği için HSK önce Fidan’ı Yargıtay’a atadı. Çünkü Yargıtay’da da bir boşalma olmuştu ve Anayasa Mahkemesi’ne Yargıtay’dan birinin seçilmesi gerekiyordu. Bağımsız olmayan, boyun eğen bir kurum olduğu için onu atadı ve Yargıtay’da daha masasına oturmadan Yargıtay’ı temsilen Anayasa Mahkemesi’ne atandı. Bu Anayasa’ya karşı bir hileydi.

Daha Yargıtay’da bir tek dosyanın kapağını açmamış biri Yargıtay adına seçilmiş oldu. Böylece hem HSK’nın güvenilir bir makam olmadığı hem de Yargıtay’ın Yargıtay olmadığı anlaşıldı. Bütün bunlar HSK’nın teslim alınmış olmasından kaynaklanıyor. O yüzden bu kurum değerlerini paylaştığımızı söylediğimiz Avrupa Birliği’ne ya da Avrupa Konseyi üyesi ülkelere baktığımız zaman asla kabul edilebilecek bir şey değildir. HSK, Türkiye’de yargı bağımsızlığını, adil yargılanma hakkını sağlayacak bir kurum olmaktan çıkmıştır.

Üyelerden altısını Cumhurbaşkanı belirliyor, yedisini de Meclis çoğunluğu. Bir uzlaşma aranır tabii, buna itirazım yok. Ancak şunun için aranır; anayasa 13 kişiden oluşur diyor. Bu 13 kişi gerçekten hukukçu olsun, bağımsız hukuk ilkelerine inanmış kişilerden olsun. Bunda anlaşmanın bir yolunu konuşabiliriz ama burada uzlaşma sağlanacaksa bir kere Cumhurbaşkanı’nın altı üyeyi atamasından başlaması gerekir. Hadi Cumhurbaşkanı’nın Adalet Bakanı’nı oraya sekreter olarak getirmesini geçelim -ülkede bakan filan yok, kabinede yok, Cumhurbaşkanı’nın belirlediği insanlar var- ama diğer beş kişinin belirlenmesinde hukukçu mudur, değil midir beraber konuşalım. Cumhurbaşkanı altı kişiyi belirliyor, bunu bırakıp şimdi o altı kişinin içine bir tane de bizden olsun diyorsun. Olsa ne olur, olmasa ne olur. Bu kurumun çok tehlikeli bir kurumun olduğunu, asla yargı bağımsızlığını ve adil yargılanma hakkını sağlayacak bir kurum olmadığını söyleyerek mücadele veriyorsunuz sonra bir anda bizden de olsun diyorsunuz.  Siz tanıdığınız, sevdiğiniz insanları oralara koymak için mi bu mücadeleyi veriyorsunuz? Atılan adım bir kere tehlikelidir.

HSK’YA ÜYE SEÇİMLERİNDE ANAYASAYA KARŞI HİLE YAPILIYOR

Peki, hile nerede?

Anayasa diyor ki, adalet ve anayasa komisyonundan belirlenen şu kadar sayıda ki üye bunlara oy verecek. Diyelim ki 100 tane aday var. Yargıtay, Danıştay ve akademisyen ve avukatlardan oluşan üç tane kontenjan bölümü var. Diyelim ki bunlardan 30’ar tane aday var. Burada anayasa diyor ki, komisyon üç katını seçer. 21 kişiyi seçeceksiniz, Meclis’te o 21 kişi içinden yedi kişi seçecek. Şimdi sizi yedi kişiyi belirlediniz. Kim belirledi? Partiler belirledi. Onları işaretlediniz, şeklen de 21’e tamamladınız. Bu Anayasa’ya karşı bir hiledir. Sonuçta Meclis bir seçim yapmayacak ki. Belirlenenlere onamış olacak. Bunun da adı seçim olacak. O nedenle çok açık bir şekilde nasıl ki İrfan Fidan’ın Yargıtay’da Yargıtay’ı temsilen oylanması bir hile ise bu çok daha büyük bir hile. Burada seçim bile yapılmayacak.

O yüzden diyorum ki kimlerin seçileceği belirlenmiştir. Hangi milletvekili isterse ben onları kendilerine söyleyeceğim. Şimdi seçim olmayacağına göre bu hileyi Meclis bozmalıdır ya da doğru dürüst seçim yapmalıdır. Bunu seçimden iyi bir şey çıkar diye söylemiyorum. Kirli ittifakı teşhir etmek için söylüyorum. Partilerin belirlediği bir kurulda Devlet Bahçeli’nin avukatı var. Şimdi mesela ben Kılıçdaroğlu’nun avukatı olsam ve beni aday göstermeye kalksalar derim ki bu yanlış olur. Çünkü insanların kafasında Kılıçdaroğlu ile aynileşmiş sayılırım, kurumun bağımsızlığına gölge düşmüş olur. Şimdi bir partinin genel başkanının avukatlığını yapan bir insan otomatik seçiliyor. Çünkü parti kontenjanı. Dolayısıyla anayasaya karşı hile yapılmıştır. Bu hile sürdürülmektedir. Meclis’te seçim yapılmayacaktır. O belirlenen 7 kişiyi onaylayacaklar.

Üyelerin belli olduğunu söylediniz. İsimlerini paylaşır mısınız?

AKP’nin istediği Ergün Şahin, Aysel Demirel, Bilal Temel. İYİ Parti’nin istediği Sinan Esen ve Cumhur Şahin. MHP’nin istediği Hamit Kocabey. CHP’nin istediği de Ömür Topaç.

Bunlar eğer Meclis’ten çıkarsa Meclis anayasaya karşı hileyi onaylamış olur. Önümüzdeki hafta bu seçim yapılacak. Dolayısıyla seçim mi yapılmış olacak yoksa anayasaya karşı hile mi onaylanmış olacak hep birlikte tanıklık edeceğiz.

Peki, muhalefet bunu nasıl düşünememiş olabilir ki bu kadar hukuk, demokrasi derken?

Kim takıyor ki hukuku. Hukukun zerresinin kalmadığı bir toplumda yaşıyoruz. O yüzden düşünmemiş olmalarına niye şaşırıyorsunuz.

ERKEN YA DA ZAMANINDA SEÇİMLE TÜRKİYE’Yİ BU PİSLİKLERDEN TEMİZLEMEK MÜMKÜN 

“Susurluk’tan daha kötü bir durumla karşı karşıyayız” diyorsunuz ve nedenlerini de anlattınız. Son olarak size bütün bu karanlıktan Türkiye nasıl arınabilir diye sorayım. Yakın vadede neler görüyorsunuz?

Umutsuzluğa yer yok. Çünkü umutsuzluk daha yanlış sonuçlar yaratır. Onun için umutsuzluğa asla yer yok. Erken ya da zamanında seçimle Türkiye’yi bu pisliklerden temizleyebilmek mümkün. Demokrasi, hukuk devleti, bağımsız yargı konusunda bir mücadeleyi, siyasi mücadelenin bayrağı haline getirerek; bu pisliklerden kurtulmak için insanları böyle bir mücadeleye ikna ederek ve tıpkı İstanbul ikinci seçiminde olduğu gibi büyük bir farkla sandıktan çıkıp, bir çeşit sandığa gömerek ve sonra adım adım Türkiye’de hukuk devletini ve demokrasiyi inşa ederek arınabiliriz.

Demokrasi, hukuk devleti, bağımsız yargı, güvenli bir Türkiye; insanların hem güvenlik içinde yaşayabileceği hem de mal ve mülklerinin güven içinde kalabilmesini sağlamayı amaçlayan bir mücadeleyi sandıkta kazanmak.  Ancak böyle çözülebilir.

Bugünkü Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi bu tehlikelerin artmasına yol açan bir sistemdir. Çok tehlikeli bir sistemdir. İşte gördük yaşıyoruz. O yüzden muhalefetin tanımladığı Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem, özellikle gerçekten kuvvetler ayrılığının kesinleştirildiği sistemi adım adım kurmakla Türkiye yaşanabilir bir Türkiye olacaktır. Ben olacağına inanıyorum.