AKP kurucusu Ünsal: Hz. Hüseyin’e ağlayan muhafazakarlar adaletsizliğe destek veriyor

İnsan hakları savunucusu, siyaset bilimci Fatma Bostan Ünsal: İslam’ın temel ilkesi, kendinizin ve kendi ailenizin aleyhine bile olsa adaletin yanında olmaktır. Bugün bir taraftan Hz. Hüseyin’i anarken, bir taraftan da adaletsizliğin yanında muhafazakarlar. Bizi çelişkiye düşüren bu tablo...

Mazluma kimlik sorulmaz. Kulağa da kalbe de akla da o kadar hoş gelen bir cümle ki… Fakat günümüz Türkiye’sinde ne kadar karşılığı var? Kendisini bir kampa bir mahalleye ait hisseden, bir başkasının kimliğini sormadan onun gasp edilmiş hakları için ses çıkarabiliyor mu, onun yanında yer alabiliyor mu? İnsan Hakları Savunucusu Fatma Bostan Ünsal’la konuştuk…

Alparslan Kuytul’dan Aysel Tuğluk’a farklı mahallelerden bir mağduriyet listesi uzayıp gidiyor. Türkiye’nin bu açıdan fotoğrafını çeker misiniz, ne görüyorsunuz?

Genel olarak kanun devletinden istenmeyen bir durum olarak bahsedilir. Hukuk devletinin altındadır kanun devleti, bu kanun bazen insan haklarına aykırı olabilir ve devlet bunu uygulayabilir diye. Türkiye’de bu beğenmediğimiz kanun devleti bile uygulanmıyor. Yani devlet kendi kanunlarına bile kendisini bağlı saymıyor. İşte bunun en bariz ihlali şu şekilde oluyor; hamileler ve bebeği olan kadınlar cezalarını evde çekebilir, cezalarının infazı ertelenebilir. Kendi kanun hükmünü bile Türkiye Cumhuriyeti şu anda uygulamıyor, hapiste hamile veya bebekli pek çok kadın var. Yani bu yüzden en temel insan haklarının da ihlal edildiğini görebiliyoruz.  En önemlisi insan haklarından biri de ifade özgürlüğüdür. Çok çarpıcıdır, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün 180 ülke arasında yaptığı araştırmaya göre Türkiye, bir ara 154, bir ara 153, şu anda da 149. olmuş.  İfade hürriyeti temel bir hak. Çünkü diğer hak ihlallerini duyurmanıza ve kamuoyu desteğini arkanıza almanızı sağlayacak bir hak. Bu yüzden bu alanda da hak ihlali olması diğer alanlarda da sesinizin çıkmasına ve bu hak ihlallerine engellenmesine de engel oluyor.

“MAALESEF İNSAN HAKLARI, BAŞLANGIÇTA DA AK PARTİ’NİN ÖNCELİKLERİNDEN BİRİ DEĞİLDİ”

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yol arkadaşlarını değiştirmesinden sonra bu uluslararası kuruluşlar farklı tablolar ortaya koymaya başladı. Ne değişti de iktidar partisinde, özellikle insan hakları konusunda bu kadar geri düşüldü?

Aslında insan hakları baştan beri öncelikli konu değildi. Hatta şöyle bir ifade de vardı beni çok rahatsız ediyordu. Hani daha önce Fazilet Partisi’nin baş örtüsü gerekçesiyle de kapatılıyor olması nedeniyle AK Parti, biz bu konularla ilgilenmeyeceğiz, ekonomiyi öne geçireceğiz, yani tekrar baş örtüsü meselesini ya da tekrar insan hakları ihlallerini öne getirdiğinizde engellenebiliriz düşüncesiyle daha çok ekonomiyi öne çıkardı. Hatta parti programında insan haklarıyla ilgili bir birim yoktu. Ben bu eksikliği hissedip söylediğimde beni bu birimin başına getirdiler. O dönemde müstakil bir birim olarak insan haklarından sorumlu genel başkan yardımcılığı kurulmadı. Sosyal işler başkanlığının altına konuldu. Ben de sosyal işler başkan yardımcısı olarak insan haklarıyla ilgili birimdeydim. Çok az çalıştım. 1-2 yıl civarında.

Neden ayrıldınız o görevden?

Çünkü seçimden sonra eşim milletvekili olmuştu. İki eşin de partide yer alması çok uygun bulunmuyordu genel olarak bana bu söylenmişti. Tabii arka planda başka rahatsızlıklar olmuş olabilir. Çünkü Amerika’yla beraber Kuzey Irak’a müdahale söz konusu olduğunda ben bu müdahaleye karşıydım ve canlı kalkan olarak Irak’a gitmiştim yani. Sosyal işler yardımcısı olarak gitmiştim ve savaşa hayır diyordum. Eşim de tezkereye hayır diyenlerdendi. Belki asıl sebep budur ama bilmiyorum. Benim de kabul ettiğim ilke çerçevesinde, yani iki eşin de partide yer almaması, aile partisi olmamasını ilke olarak benimsediğim için ben görevden kısa bir süre sonra ayrıldım. Bu yüzden kısa bir dönem. Çok öncelikli konu değildi maalesef.

Partide üye olarak kalmaya devam ettiniz fakat bu aktif görevden çekildiniz…

Tabii, kurucu üyeydim. İstişare toplantılarına katılıyordum. Ta ki 2016 yılında ihraç edilene kadar partide kaldım. İnsan hakları maalesef çok öncelikli konumuz olmamıştır. Mesela Chomsky’nin bir kitabı dolayısıyla tercümanı yargılanıyor. Ben buna itiraz edelim demiştim. Kabul görmedi. Rahmetli Mehmet Şevki Eygi yine yargılanmıştı ifade hürriyeti çerçevesinde. Buna yönelik bir şeyler yapalım demiştim. Olmadı. Yani çok aktif bir şekilde biz insan hakları savunuculuğu yapamadık ama parti içinde çeşitli eğitim toplantıları oluyordu. İl başkanları bir araya geldiğinde bu konuya ilişkin çalışmalarımızı, ilgi alanımızı belirtiyordum. Bunda sorun yoktu. Ama en başta insan hakları çok ön planda olan bir konumuz değildi maalesef. Parti programında bu konu hiç geçmemişti bile. Ben önerdim. Kurulunca da başkanı oldum. Sonrasında başkaları devam ettirdiler.

“DAVA SONUÇLANDIĞINDA HAPİS CEZASI VERİLMEYECEK İNSANLAR TUTUKLU YARGILANIYOR”

Bazı partilileri yol ayrımına götüren neydi ki bu kırılmadan sonra insan hakları uygulamalarında adeta tek parti dönemine dönüldü? 

Çok öncelikli konu olmamasına rağmen herkes biliyordu ki bu konuya zaten doğal olarak ilgiliydiler. Eşleri dolayısıyla, kızları dolayısıyla baş örtüsünü genel haklar çerçevesinde gördüğümüz için herkes anlıyordu. Bu konuda sessizlik bile olmuş olsa bu konuda adım atılabileceğini düşünüyordum. Genelde de o dönemdeki ittifaklar, liberaller, 28 Şubat sürecinde dışlanan Cengiz Çandar, Ali Bayramoğlu gibi birçok insan destekliyordu. Genel olarak da AK Parti Avrupa Birliği’ne girme hedefiyle siyasi hayata atıldı ve hatırlarsanız müzakere başlama tarihi verilmesini kutlamak için gündüz vakti havai fişek patlatıldı. Çok büyük bir başarı olarak görüldü bu. Yine İstanbul Sözleşmesi, kadın haklarıyla ilgili çok önemli bir sözleşme, İstanbul’da yapıldı ve ilk imzacılarındandı. Diğer devletleri de bunu imzalaması için ikna faaliyetlerine girişmiş bir kadroydu. Daha sonra değişimine gelecek olursak, 2013 yıllarından sonra artık liberallerle yol ayırımına gidildi. En çok gezi olaylarında bu bariz bir şekilde görülmüş oldu ve git gide AK Parti kendi tabanını hem oluşturmaya hem de tamamen ona dayanmaya başladı ve genel özgürlük söyleminden, aslında uygulamalarından ayrılmaya başladı.

Resmi anlamda da baskı 2015-2016 yıllarından sonra daha da çok arttı. Çünkü resmi olarak da olağanüstü hal uygulaması vardı. En bariz örneğini aslında cumhurbaşkanına hakaret davalarında görebiliriz. Yani daha öncesinde 200-300 civarında olan cumhurbaşkanına hakaret davaları, daha önceki cumhurbaşkanlarına, Kenan Evren gibi asker kökenli bir cumhurbaşkanına bile çok azken, şu anda 40.000-50.000 civarında olduğunu biliyoruz. Hatta o kadar yüksek ki Tayyip Erdoğan bir gazeteciyle mülakatında bu sayıda olmadığını söylemişti. Demek ki olumsuz bir şey, istenmeyen bir şey. Ama bu sayı var. İfade özgürlüğünün ihlalinden bahsetmiştik. Başlı başına cumhurbaşkanına hakaret nedeniyle açılan davalar ve bu nedenle de cezaevine giden hemen, çünkü dava aslında sonuçlansa cezaevine konulacak bir mahkûmiyet olmamasına rağmen tutuklu olarak yargılanıyor insanlar. Yani insan haklarını ihlal eden bir şekilde. Bu bile göstermekte. Spesifik olarak cumhurbaşkanına hakaret davaları neticesinde on binlerce insanın temel haklarından mahrum edilmesi bile bize bunu göstermektedir.

“AK PARTİ 2015’TEKİ KAYBI NORMALLEŞTİREMEDİ, İKTİRDAN DÜŞMEMEK İÇİN REJİM DEĞİŞİKLİĞİNE GİTTİ”

Evet yol ayrımı dedik. İşte aslında her parti genel olarak belli bir iktidar döneminden sonra kaybedebilir halk desteğini. Bunu normal görmek gerekir. AK Parti bunu bir normalleştiremedi. 2015 seçimlerinde 7 Haziran’da oy kaybı neticesinde hükümet kuramamasını bir şok olarak gördü yani. Bundan çok etkilendi ve hemen arkasından biraz da terörün yükselmesi nedeniyle tekrar oyunu yükseltti ama artık bir daha oy kaybı nedeniyle iktidardan düşmemek için rejim değişikliğine gitti, başkanlık sistemi diye. Halbuki Tayyip Erdoğan bir zamanlar şunu söylemişti başkanlık sistemini isteyenlerle ilgili, ‘Ya bunlar özenti.’, işte Amerikan özentisi anlamında herhalde ya da emperyalistlerin işi diye bakmıştı ama başkanlık sistemini kendisi getirdi. Hem de öyle bir şekilde getirildi ki cumhurbaşkanlığı sistemi deniliyor, genel başkanlık sistemlerindeki denge denetlemenin de olmadığı, işte bize özgü diye söyleniyor. Nihayetinde güç temerküzüne yol açan veya tek adam denilen, Ersin Kalaycıoğlu hocamızın dediği gibi Neo-Patrimonyal Sultanizm denilen bir sisteme gitti Türkiye. Cumhurbaşkanı kendisinin de şikâyet ediyor, çünkü zaman zaman ‘Benim adımı kullanarak işler yapmaya kalkılıyor. Bunlara izin vermeyeceğim. Bunlara izin vermeyin.’ diye ifadeleri var. Bu tabiidir. Çünkü her şey bir kişiye bağlandığında o kişinin yakınları bundan istifade etmek ister. Nitekim pek çok kişinin bundan istifade ettiğini görüyoruz. İşte müteveffa Burhan Kuzu’nun yargıyı etkilemek için açtığı telefonları cumhurbaşkanlığından açtığını biliyoruz. Bu işin tabiatı böyledir yani. Tek güce gidildiği zaman o gücün etrafındakiler bunu bazen kendi çıkarlarına olarak da bunu kullanabilirler. Tabiatı icabı kötüleşecektir. Nitekim özellikle 2016-2017 yıllarından sonra ekonomi de çok kötüleşmiştir.

“BİR MİLLETİN BAŞINA GELECEK EN BÜYÜK FELAKET İNSAN HAKLARINI GÖZ ARDI ETMEK VEYA İHLAL ETMEKTİR”

Hukuk ve adalet krizinden sonra doğal olarak ekonomik kriz de herkesi son derece etkileyen bir duruma getirmiştir Türkiye’yi. İşte beş liradan alıp doları 20 liraya getirmek… Enflasyon keza, işsizlik yine aynı. Siyaset biliminde biz boşuna öğrenmiyoruz yani, hesap verebilir ve şeffaf yönetimlerin olması gerektiğini. Böyle olmadığı takdirde suistimal edildiği ve birkaç yıl belki bunun çok görülmediği, hissedilmediği ama üç dört yıl sonra bütün toplumun bundan zarar göreceği bir ortamın oluşacağını siyaset bilimciler iki bin yıldır söylüyor yani. Aristotales’i düşünürsek onu söyler zaten. Demokrasi olabilmesi için bazı şartlar lazım der ve zaten demokrasiyi de çok mükemmel bir nizam olarak görmez. Çünkü çok kötü bir sistem olan tiranlığa yol açar diye söyler. Bu yüzden bazı şartların olması gerekir. Aristotales iki bin yıl önce söylemiştir. Tabii diğer siyasi düşünürler de benzer katkılar yapmıştır. Bunlar boş ifadeler değildir. Yani Batı’daki refahın ve insan haklarının olgunlaşması da şeffaf ve hesap verebilir yönetimler sayesindedir. Yani şeffaflıktan ve hesap verebilmekten uzaklaştığı ölçüde kim olursa olsun, o yönetim çevresini yararlandırmak için bazen suça bulaşır. Bazen suçunu örtmek için daha büyük suçlara girer ve nihayetinde toplum, hukuki ve ekonomik krize uğrar. Zaten bu yüzden de Fransız İhtilali’nden sonra toplanan meclis şunu söylemiştir, ‘Bir milletin başına gelecek en büyük felaket insan haklarını göz ardı etmek ve insan hakları ihlalleridir.’. Bu yüzden en büyük felaket olmasın diye, en büyük felaketten kaçınmak için insan haklarının tanındığı bir hukuk devleti içinde olmak önemlidir.

İktidarın rejim değişikliğine gitmesi siyasi bir tercih miydi, yoksa sonradan yol arkadaşı edindiği çevrelere bakarsak bu bir devlet konsensüsü müydü?

Belki uyuşma diyebiliriz. Yani AK Parti için iktidar önemliydi. Bir de aslında genel olarak, yani öyle bir durum vardır, yönetimde olanlar yönetimi bırakmak istemez. Bu doğaldır ama istememenin ölçüsü ne? Bu önemli. Şiddet olaylarına kadar vardıracaksanız bu artık kabul edilemezdir demokrasilerde. Elbette gitmeyi istememek, iktidarda olmayı sürdürmek her siyasi partinin doğal bir eğilimidir. Buna itiraz etmem ama başvuracağınız yöntemler önemlidir. AK Parti için iktidarını sürdürmek önemliydi. Genel olarak görmediğimiz devlet falan o konuda spekülasyon oluyor ama şunu söyleyebiliriz; Devlet Bahçeli’nin de aslında MHP Genel Başkanlığı tehlikedeydi, Meral Akşener’le olan olağanüstü kongreyi hatırlıyorsanız. MHP Genel Başkanı rızası hilafına. Yani hukuka aykırı bir şekilde, toplanan olağanüstü kongre geçersiz sayıldı. Bu olağanüstü kongrenin geçersiz sayılmasını sağlayan hakimler iktidarın talimatlarıyla hareket etmiştir. Çünkü açıkça hukuka aykırı bir karardı. Yeterli sayı bulunmuştu. Noterde insanlar imza toplayarak olağanüstü kongreyi toplamışlardı hatırlarsanız.Devlet Bahçeli’nin de kişisel olarak liderliği AK Parti’ye bağlıydı. Yani ikisinin iktidarının devam etmesi bir iş birliğine bağlıydı. Bu iş birliği kuruldu. İş birliği kuruldu ama her ikisine de yaramadı görüldüğü gibi.

Muhalefet insan hakları konusunda yeterince duyarlı ve etkin mi?

Cumhuriyet Halk Partisi maalesef daha önceki tavırları dolayısıyla muhafazakâr, dindar kesimin çok güven duymadığı bir tarihe sahip. Türkiye halkının % 85’inin karşı olduğu ve Türkiye kadınlarının % 65’inin kullandığı baş örtüsü yasakları konusunda bazen sessiz kaldığını bazen de tam tersine bu yasayı destekleyen bir söylem içinde olduğunu gördük. Çok fazla iktidar olamadılar 1950’den sonra biliyorsunuz. Gerek işte baş örtüsünü serbestleştirmeye yönelik bazı yasal düzenlemeleri anayasa mahkemesine götürmesi gerekse bu konuda yasak destekçisi söylemleri nedeniyle muhafazakâr, dindar seçmeni ki bu genelde Türkiye seçmeninin % 65’ini oluşturmaktadır, çok fazla güven duymadığı bir grup.

Kılıçdaroğlu’nun özellikle üstünde durduğu konu…

Evet, son on yıldır Cumhuriyet Halk Partisi farklı bir tavır içinde. Hem baş örtüsü yasaklarının üstesinden gelinmesi için aktif uğraştığını biliyoruz. Kılıçdaroğlu’nun eski YÖK Başkanı Ziya Özcan’la görüşmesi ve bu yasağın artık uygulanmaması gerektiğini söylemesinden itibaren aslında CHP farklı bir yola girmiş durumda. Tersine şöyle bir durum da var. Ben AK Parti’deyken 2010 İstişare Toplantısında 2011 seçimlerinde baş örtülü aday gösterin dediğimde, bunun bizim partide düşünülemeyeceği belirtilerek olumsuz karşılanmıştı. Basının haberi olduğunda, ben de görüşlerimi ifade ederken aslında baş örtüsüne karşı olduğu düşünülen kesimler bu konuda, ‘Normal, neden olmasın?’ derken, AK Parti içindekiler hatta AK Parti seçmeni bile zamanı değil demişti. Bu yüzden ben de bizzat biliyorum, CHP’li birçok insan o dönemde çok büyük itiraz etmemişti. Nitekim 2011 seçimlerinde AK Parti baş örtülü aday göstermemişti ama Cumhuriyet Halk Partisi şunu da yapmadı yani, 2011 seçimlerinde baş örtülü aday göstermedi. Yani hani itiraz etmedi baş örtülü adaya ama bizzat öncülük de yapmadı. Bunu da kabul edelim. 2015 seçimlerinde baş örtülü aday gösterdi AK Parti. Aynı zamanda HDP de baş örtülü aday gösterdi ama baş örtüsü yasağı aslında Meclis’te 2013 yılında kalktı. Hacca giden baş örtülü kadın milletvekilleri başlarını açmak istemedikleri için, baş örtülü olarak Meclis’e geldiler ve böyle aşıldı ama baş örtülü aday göstermek için AK Parti ve HDP’nin 2015’i beklemesi gerekti. Yani on yıldır farklı bir söylem içinde CHP ama hem medya yapısı dolayısıyla hem de AK Parti’nin gittikçe kendi tabanına seslenmek ve kendi tabanını kaçırmamak için söylemini keskinleştirdiği için de hem çok fazla duyulmuyor hem de çok fazla güven duyulmuyor anladığımız kadarıyla. Genel olarak söylüyorum elbette. Hiç kimse güven duymuyor anlamına gelmez. % 15 % 20 civarı AK Partili seçmen elbette ki bunu duyuyor, güven de duyuyor. Seçim tercihini değiştirebilir. Kitlesel olarak herkesi etkilemiyor. Aslında CHP’nin bu sözü özellikle baş örtülü kadınlar için çok anlamlı olacak bir durum. Çünkü aksi takdirde bir politik mülahaza gibi anlaşılıyor. Sadece AK Parti’nin önem verdiği, AK Parti’nin koruyacağı bir durum olmaktan çıkması gerekiyor. Özellikle ana muhalefet partisi olarak bu zamana kadar bazı nedenlerle olumsuz tavır takınan CHP’nin bundan sonra baş örtüsü meselesinde aynı noktaya gelmiş olması büyük bir kazanım. Bunu en çok da AK Partili baş örtülü kadın seçmenlerin sahiplenmesi gerekiyor.

“MUHAFAZAKARLAR KILIÇDAROĞLU’NUN SÖZLERİNİ DİKKATE ALIRSA, TOPLUM BÜLÜNMÜŞLÜKTEN KURTULUR”

Bu konu, baş örtülü kadınlar için önemli ama, genelde Türkiye’de toplumun çok çeşitli kesimlerinin yaraları var ve her kesim de diğer kesimlerin yarasına bazen duyarsız kalıyor bazen de yapılan adaletsizlikler bir şekilde meşru hale geliyor. Ne oluyor o zaman? Bölünmüş bir toplum ortaya çıkıyor. Bölünmüş bir toplum aslında koloni toplumları, İngiltere gibi, onlar kendi yönetimlerini meşrulaştırmak için derlerdi ki, ‘Bu toplum bölünmüş bir toplum. Hindistan işte, Hindular ve Müslümanlar. Bıraksak bunlar birbirlerini yerler. O halde bir koloni yönetimine ihtiyaç vardır.’. Benzer bir şekilde vesayet kurumlarına ihtiyaç var böyle bir toplumda. O yüzden bölünmüş toplumdan çıkması gerekiyor Türkiye’nin vesayet kurumlarından da kurtulması için. Çıkmak için de toplumun çeşitli kesimlerin birbirlerinin travmalarını anlaması, iyileştirmesi ve kucaklaşması gerekiyor. Bu da aslında hukuk devletine, şeffaf ve hesap verebilir devlete giden yolda ilk adım olacaktır. Bu yüzden de anlamlıdır. Ana muhalefet partisinin on yıl öncesine göre değerlendirilmesi nedeniyle çok büyük güven duymuyor insanlar ama böyle bir potansiyel, önemli bir fırsat da barındırıyor muhalefetin ve özellikle Kılıçdaroğlu’nun bu sözleri. Umarım bu sözler muhafazakar kesim tarafından dikkate alınır ve buna karşılık verilir ve Türkiye toplumu bölünmüş toplumdan olmaktan uzaklaşır ve hukuk devletine doğru da bu şekilde gitmiş olur.

İktidar hemen her hak arayışını ya da muhalif çıkışı terörle özdeşleştirecek bir yöntem geliştirdi. Bu şartlarda muhalefet insan hakları konusunda ne yapmalı?

Nispeten muhafazakarlar konusunda olumlu bir yere geldiğini görüyoruz muhalefetin ama tabii her kademede değil, lider düzeyinde. Muhalefetin diğer alanlarda da yani bu iktidarın terörist olarak etiketlediği kesimlere yönelik olarak o da aynı çabuklukta, bu etiketlemeye hizmet ettiğini görüyoruz. Buradan zaman zaman çıkışlar da oluyor. Mesela KHK’lerle ilgili olarak iktidar, bütün KHK’yle atılanları bir terörist örgütün iltisaklısı olarak görürken, muhalefet en azından işte KHK’yle atılanlarla ilgili olarak böyle bir ifadenin olmaması gerektiğini söylüyor ama tabii çok geç. Daha bu en baştan beri, ilk KHK’yle yayınlanır yayınlanmaz çok şiddetli bir itiraz gelmiş olsaydı, yargı kararı olmadan insanların cezalandırılması gibi, terörist ifadesinin kolaylıkla insanlara yapıştırılmasına ciddi bir itiraz gelmiş olsaydı belki bu kadar kötüleşmeyebilirdi. Buna katılıyorum. Türkiye bugün yaşadığını muhalefetin de eksikliği nedeniyle yaşıyor diyebiliriz bir ölçüde. Çünkü özellikle demokratik sistemlerde ana muhalefet çok önemlidir ve ana muhalefetin kendi rolünü oynayabileceği bir zemin hem kendisi tarafından oluşturulması hem de sivil toplumun onu bu yöne sevk etmesi gerekiyor. Bizim de bir şeyi bırakmamamız gerekiyor, muhalefet yapsın kolaycılığına kaçmamamız gerekiyor. Bölünmüş bir toplum söz konusu. Bu bölünmüş toplum herkes için söz konusu. Bu bölünmüş toplumu aşabilmek için bu bariyerlerin farkında olmak, bu bariyerleri düşürmeye çalışmak, anlamak belki çözüm olacaktır. Ama başka bir seçeneğimiz de yoktur nihayetinde demokratik sistemlerde. İktidara söz söyleriz, yapma deriz. Yapmaya devam ediyorsa muhalefete döneriz. Siz çözün sorunlarımızı deriz.

“BIRAKIN KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ İÇİN ADIM ATMAYI, KÜRTLER TEMEL HAKLARINDAN MAHRUM”

Muhafazakar bir iktidar döneminde muhafazakarlar mağdur, Kürt siyasetçiler içeride, Kürtler mağdur… AK Partililer bu çelişkiyi nasıl kabulleniyorlar?

Genelde insanlar uyma eğilimindedir. Çünkü uyma çok büyük rahatlık getirir size. Uymadığınız takdirde işte bende olduğu gibi, ben biliyorsunuz ‘Barış Akademisyenleri Bildirisi’ni imzalamıştım. Ondan sonra hayatım birden değişti. İşimden atıldım, partiden atıldım. Yani uyma davranışı en zararsız, en rahat davranıştır. Bu yüzden de insanların çoğu uyma davranışı gösterir. Buna çok itirazım yok. İtirazım yok derken, sosyal bilimci olarak bunu anlıyorum. Bugün evet Barış Süreci’nden sonra bırakın Kürt sorununu çözmek için büyük adımlar atmayı temel haklarından mahrum Kürtler. Seçtiği insanlar, sadece belediye başkanları değil, o seçtiği belediye meclisi üyeleri bile görevlerinden alınmış durumda. Bu Türkiye’nin hiçbir yerinde olmayan bir husus. Türkiye’de şu anda üçlü hukuk sistemi var. Söyleniyor, AK Partili belediye başkanı istifa ediyor. Suçu varsa da herhangi bir yargısal yola gidilmiyor. Zaten meclisinde AK Parti çoğunluğu olduğu için başka bir AK Partili belediye başkanı oluyor, sorun yok. Başka partiler söz konusu olduğunda belediye başkanı cezai kovuşturmaya uğrayınca belediye meclisi yeni birini seçiyor ama sadece Kürt illerinde belediye başkanları bazen içeride bazen dışarıda bile olsa belediye yeni başkanı seçmiyor. Belediye meclisi de hükümsüz kılınıyor. Bu ne demek? Oradaki halkın seçme ve seçilme hakkını ihlal etmek demek. Temel hakları ihlal etmek demek. Bırakın Barış Süreci gibi daha büyük riskleri almak yani temel hakların bile ihlal edildiği bir husus söz konusu. Bu yüzden bilmiyorum AK Partili arkadaşlarım ne kadar bunu fark ediyorlar, birçoğunun fark ettiğini ve içinden karşı çıktığını biliyorum ama maalesef böyle.

Neden ses çıkarmıyorlar?

Muhafazakar camiada iyi insan demek, uyumlu ve problem çıkarmayan insan anlamına geliyor çoğu kez. Bu yüzden de yapılanlara fazla ses çıkarmadan devam ediliyor diye düşünüyorum ama İslam’da çok önem veriliyor diye söyleniyor. İslam’ın bence bir tek önemli ilkesi var deseniz şudur, kendinizin ve kendi ailenizin aleyhine bile olsa adaletin yanında olmak. Eğer bana bir tek cümle söyleyin İslam’ı anlatan deseniz, ben bunu söyleyebilirim. Bu da Müslüman olarak adaletin yanında olmamızı, ontolojik olarak bütün bu yapılanlara itiraz etmemizi gerektiriyor aslında. Bu yüzden de ne kadar da İslam’a referans verilirse verilsin İslam’ın dışında bir tutuma sevk etmiş olunuyor. Birçok insan aslında bunun adaletsizlik olduğunu, yapılanların adaletsizlik olduğunu fark ediyor ama bu adaletsizliktir,karşı çıkıyorum tutumunu, bu İslami tutumu göstermekten maalesef çeşitli imtina ediyor büyük kitle.

İslami söylemin bu kadar yükseldiği fakat İslami değerlerin bu kadar alaşağı edildiği bir dönem…

Oluyor. Mesela, rahmetli Ali Şeriati’nin çok önemli bir kitabıdır, ‘Dine Karşı Din’. Muharrem ayındayız, Hz. Hüseyin’in şehadetinden beri bu böyle. Hz. Hüseyin’i şehit edenler de namaz kılan Müslümanlardı. Bazılarının uzun gece namazları kıldığı söylenir. Adaletsizliğe karşı çıkmak başka bir şey. Yani İslam’la ben onu çok bağdaştırıyorum ama birçok Müslüman için aynı anlama gelmiyor ve bunu tarihin çeşitli dönemlerinde de maalesef görebiliyoruz. Hz. Hüseyin’i bir taraftan rahmetle anarken, bir taraftan da adaletsizliğin yanında olmak yine bizi çelişkiye düşüren bir tablo tabii…

İnsanlar sosyal medyada yakınlarının affedilecek bir suç işlemediklerini vurgulayarak yine de mağduriyetin sona ermesi için genel af istiyorlar. Bir insan hakları savunucusu olarak genel af söyleminin yükseltilmesi taraftarı mısınız?

Af dediğinizde gerçekten o masum insanlar dolayısıyla sanki bir suçluyu affetmek gibi düşünüldüğü için onlar adına endişe duyuyorum ama bir taraftan da çabuklaşması için… Normalde hukuk düzeninde hastaların infaz ertelemesine tabi tutulması gerekiyor ama yine biliyoruz ki binlerce insan bu şekilde. Her gün isim isim yazıyoruz yani. Şu kişinin şöyle hastalığı var. Şu kişi diyelim ki demans hastası, çok genç yaşta bir demans hastası. Tedavi edilemiyor, çok ağırlaşmış durumda. Yani bu yüzden af daha çabuk olabilir mi, etkileyebilir mi diye düşünüyoruz. Bu yüzden buna çok itirazım yok. Bir taraftan da şunun üzerinde düşünülmesi gerekiyor. Yani affın daha çok siyasi mahkumlar için gündeme gelmesi gerekiyor. Çünkü bir başka insana zarar vermiş insanları affettiğiniz zaman diğer tarafı birkaç defa daha mağdur etmiş olabilirsiniz. Bunu gündeme getirmek gerekiyor. Ama iktidarlarda maalesef siyasi af konusunda son derece isteksiz oluyorlar. İnfaz iyileştirmeleri söz konusu olduğunda biliyorsunuz siyasi mahkumları etkilemiyor. Aslında siyasi mahkumları etkilemesi önceliklidir. Çünkü sıradan insanı tehdit etmeyen insanlardır. Bu yüzden bunların Covid nedeniyle tahliyeleri öncelikli olması gerekirken tam aksine tecavüzcüler, katiller daha çok bu tedbirlerden yararlanarak dışarı çıkıyor. Bazısı çıkıp tekrar cinayet işleyebiliyor. Bu yüzden bunu daha ayrıştırarak ifade etmek gerekiyor ve gerçekten Türkiye’deki terör kanununun nasıl yanlış işlediğinin gösterilmesi gerekiyor.

“AVRUPA BİRLİĞİ’NDE DE EN BÜYÜK İTİRAZLARDAN BİRİ TERÖRLE MÜCADELE KANUNU’NUN GENİŞ KAPSAMLI KULLANILIYOR OLMASINA”

Kamuoyunda bu konuyla ilgili bilinçlendirme çalışması yapılması gerekiyor. Terörle yargılanmışsa otomatik olarak terörist deniliyor ve cezasını çeksin diye söyleniyor. Terör kanununun nasıl terörle hiçbir şekilde ilişkisi bile olmayan insanlar için kullanıldığının net bir şekilde kamuoyunda tartışılması ve bu yasanın değişmesi gerekiyor. Yani Terörle Mücadele Kanununun değişmesi gerekiyor. İltisakmış, irtibatmış yani şiddeti kullanmamış insanların terörle yargılanmasının önüne geçmek gerekiyor. Zaten bu yasal değişiklik yapıldıktan sonra geriye de yürüyerek belki af anlamına gelecek, affın getireceği faydayı sağlayabilecek bir husus da buradan çıkabilir. En öncelikli hedefimiz bence Terörle Mücadele Kanunu’nun doğru dürüst yapılması, evrensel ölçüler çerçevesinde yapılması. Zaten Avrupa Birliği’yle ilişkiler gittikçe kötüleşti. Hatta daha önce ‘İlerleme Raporu’ olarak isimlendirilen raporlar şu anda ‘Ülke Raporu’ olarak söyleniyor. Ülke raporları da Türkiye tarafından dikkate alınmıyor, hiçbir şekilde gerçeği yansıtmayan raporlar olarak görülüyor. Avrupa Birliği’nde en büyük itiraz noktalarından biri bu, Terörle Mücadele Kanunu’nun çok geniş eylemler için, durumlar için kullanılıyor olması ve bu yüzden de çok geniş mağduriyetlere sebep olması.