Üsküp Biraz da İlhami Emin Demek...

Üsküp Biraz da İlhami Emin Demek...

İlhami Emin, Makedonya Türklerinin efsanevi şairi… Onu tanımadan, Makedonya’daki Türk edebiyatını anlamak mümkün değil. Yalnızca edebiyatı mı? Balkanlar’ı, göçü, azınlık olma hissini...

Üsküp’ün güvercinli meydanlarında, kalem minarelerinde, firuze kubbelerinde 523 yıllık bir Osmanlı mazisi bugün bile ince bir gülümseyişle karşılar ziyaretçisini. Eski çarşının adı ‘Türk Çarşısı’dır, hanların ismi hep Türkçe; ‘Sulu Han’, ‘Kapan Han’, ‘Kurşunlu Han’… Vardar Nehri şehri ikiye böler ve o nehir üzerindeki Taş Köprü, bu topraklardan, bu nehrin üzerinden vaktiyle kimlerin gelip geçtiğini anlatan bir hikâyeci gibi sessiz ve vakur bekler. Gerçi bugün Taş Köprü ve o güzelim kubbeler, etraflarını çevreleyen yüksek binaların, devasa heykellerin arasında kaybolmuş ve hatta neredeyse ezilmiş gibidir; ama Üsküp, ‘bizim’ Üsküp’tür yine de… Hem ne diyordu Yahya Kemal: “Firuze kubbelerle bizim şehrimizdi o / Yalnız bizimdi, çehre ve ruhuyla bizdi o!” Biz bugün o çehreyi, o ruhu arıyoruz işte. Biraz caddede, binada; ama en çok da insanda… Şair İlhami Emin Makedonya Meydanı’ndan, o pek sevdiği Taş Köprü’ye doğru ağır ağır ilerliyor işte. Köprüden, kendi şehrine artık hiç benzemeyen bir şehri izlerken ve neyse ki suyu hiç değişmeyen Vardar boyunda yürürken Üsküplü Türklerin serencamını mı düşünmektedir? Belki bir şiiri veya üzerinde çalıştığı romanı… Onu bilemeyiz; ama İlhami Emin’in duruşuyla konuşmasıyla yaşayan bir Üsküp olduğunu biliriz.

İstanbul Türkçesiyle yazma serüveniniz epey maceralı. Türkçe yazdığınız ilk şiir kitabı neden Makedonya’da basılmadı?

Türkçemiz, evde annemizden, babamızdan duyduğumuz gibiydi. Edebiyat dili değildi. O yüzden altmış yıl önce yayımlanan ilk şiir kitabım ‘Ağlayıp Gülen Hayat’ı Makedon dilinde yazdım. İki yıl sonra ikinci şiir kitabım da yine Makedonca yayımlandı. Fakat sonra kendi kendime, Türkçeyi öğreneceğime ve Türkçe yazacağıma dair söz verdim. 1960’larda Türkçe kaynak bulabilmek neredeyse imkânsızdı. Kapılar kapalı, gelen giden yok. Türkiye’den yalnızca Ankara Radyosu’nu dinleyebiliyordum. Türkçeyi öğrenene kadar başka radyo dinlemedim, bir fanus içinde yaşar gibiydim. Türkçeyi güzel konuşanlarla buluşuyordum sadece. Eski Osmanlı okullarında müfettişlik yapmış Ferit Bayram, İstanbul’da tahsil görmüş tek kişiydi aynı zamanda, ondan çok şey öğrendim. Sonunda, ilk Türkçe şiir kitabım ‘Gülkılıç’ ı yazdım; ama Makedonya’daki Türk yayıncılar basmak istemediler. Benim yazdığıma inanmadılar çünkü… Dayım, o yıllarda Tercüman Gazetesi’nin Ankara bürosunda çalışıyordu, ‘Olsa olsa o yazmıştır’ dediler. Kitabım bu yüzden Sennur Sezer’in önsözüyle İstanbul’da yayımlandı. Bugünkü edebî dilim az çok İstanbul usulüdür; ama özü Rumeli Türkçesidir sanımca.

Makedonya’da, edebiyat dili ne zamandan beri İstanbul Türkçesidir?

Aralık 1944’te ilk Türkçe gazete ‘Birlik’ çıkınca Türk edebiyatı da başlamış oldu. Gazetede yayımlanan ilk şiirler, tahsilsiz, Türkçeyi az bilen insanların kaleminden çıkmaydı. Okuduğum ilk Türkçe şiir onlardı işte. Ne yazık ki Türkiye’nin yazarlarını, şairlerini okuyamadım. Kitaplar geçmezdi elimize. Komünist devlettik. Elime geçen ilk kitabın ne kapağı vardı, ne başlığı, ne da yazarının ismi… Yıllar sonra Türkiye’ye gittiğimde anladım, meğer Esat Mahmut Karakurt’un bir eseriymiş okuduğum. Demirperde zamanında, Türkiye’yle ilişkiler yasakken Üsküp’ün ilk Türk valisi Kemal Seyfullah ve Firuz Demir İştipli gibi partizan büyüklerimiz, okullarda yerel Türkçeyi değil, Türkiye’de konuşulan Türkçeyi tavsiye ettiler. Bu onların büyük bir hizmeti oldu. İlkokullar açıldı, sonra öğretmen okulu ve ardından Üsküp Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı kürsüsü açıldı.

Fakat siz Türkçe eğitim alamadınız değil mi?

Öğrenimimi ne yazık ki Türkçe yapamadım. Burada, Balkan Savaşları’ndan sonra Türk okulları kapandı. Radoviş’te birinci ve ikinci sınıfları Sırpça okudum. Üçüncü sınıfa geçtiğimde, Bulgar ordusu geldi ve eğitim dili Bulgarca oldu. Dördüncü sınıfı da böyle okudum. O dönemde din dersi zorunlu tutulduğu için Türkler çocuklarını okuldan aldı; ama babam, ‘Oku!’ dedi, ‘Yeter ki haç alma, sen Müslüman kalırsın.’ Böylelikle okulda Bulgarca Hristiyanlık dersi de okumuş oldum. Sonra Tito rejimi gelince, Aralık 1944’te ilk defa Türkçe eğitim başladı; ama ben beşinci sınıftaydım ve tahsilime bu kez de Makedon dilinde devam etmek zorundaydım. İlkokulu bitirdiğimde üç dilde de okuyup yazabiliyordum.

Bulgar döneminin bitişiyle ilgili hoş bir hatıranız da var aslında…

İlkokulda okulun kütüphanesinde görevliydim. Bulgar idaresi çekilince, bana dediler ki; ‘Bulgarca kitapları avluya çıkarıp yakacaksın.’ Kitapları topladım; fakat Bulgarcaya çevrilmiş klasiklere kıyamadım, onları gizli bir yere sakladım ve geceleyin bir çuvala doldurup eve, tavan arasına taşıdım. Evdekilerden de korkuyorum; çünkü ablam Bulgarları sevmez, babamı Bulgarlar dövdü. O zaman Radoviş’te elektrik yoktu. Evdekiler uyuyunca tavan arasına çıkar, gaz lambasının ışığında gizlice okurdum o kitapları. Goethe, Byron gibi meşhur yazarları ilk böyle tanıdım.

Türk yazarlarla tanışıklığınız ne zaman başladı?

Yetmişlere doğru ilk defa Türkiye’ye gitme fırsatı bulunca tanıdım Türk edebiyatını. Doğduğum kasaba Radoviş, Şevket Rado’yla anılıyordu Türkiye’de. Onunla iki defa görüştüm. Kendisi sayesinde Yaşar Nabi, Melih Cevdet Anday, Oktay Akbal, Aziz Nesin, Reşat Nuri Güntekin gibi çağdaş Türk yazarlarıyla buluşabildim. Struga Şiir Akşamları da o zamandan beri var. Hayatta olan bütün Türk şairleri o akşamlara konuk olarak çağırdım. Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya altın çelenk ödülü verildi Struga’da. O gün, Makedonya için; ‘Türkiye dışında Türklerin en mutlu olduğu ülke burasıdır’ dedi Dağlarca ki çok doğru bir tespittir bu.

Sonradan siz de Türkiye’deki edebiyat çevresinde tanınan biri oldunuz.

Evet, ilk Türkçe kitabım Gülkılıç 1970’te yayımlandı ve onun sayesinde Türkiye’de tanındım. Rauf Mutluay, tam sayfa bir röportajımı yayımladı. Sonra, Kadıköy’de eski bir restoranda akşam yemeğine davet edildim ve ne yazık ki Türkiyeli yazarlarla ilk kavgamız da orada oldu. Onlar, “Biz kendimizi artık Avrupalı yazar hissediyoruz” dediler. Ben de, “Buraya Türk yazarlarıyla görüşmeye geldim. Avrupalı yazarları görmek istersem Avrupa’ya giderim” dedim ve masadan kalktım. Necati Cumalı’yla o günden sonra hiç konuşmadık. Dostlarımızın araya girmesine rağmen barışmadı. Vefatını duyduğumda çok üzüldüm bu yüzden. 

Kitaplar ve Ziyaret 8cc68

Gelelim, Tito’nun Türkçe tercümanlığını yaptığınız günlere? Hangi görüşmelerde onun yanındaydınız?

1965 yılında ‘Sesler’ adında bir edebiyat dergisinin ilk sorumlu yazarı oldum. O zamanki Tito rejimi o dergide çıkan bazı yazılar için beni Türkçülükle suçladı; çünkü milliyetçilik yasaktı. Ama Tito rejimi bitince ‘Sesler’ dergisi kapandı. Gerekçe olarak da Titocu ve komünist olmamız gösterildi. Türkçüyken birden komünist oldum anlayacağınız.

Hâlbuki ben, Tito’nun Türkçe tercümanıydım yalnızca. “Tek söz ilave etmeyeceksin, tek söz noksan tercüme etmeyeceksin” dediler bana ve görevim başladı. Fahri Korutürk, Demirel, Ecevit, Özal… Tito’nun hemen her görüşmesinde yanındaydım. O öldükten sonra da Yugoslav devlet adamlarıyla Türk büyükleri arasında tercümanlığa devam ettim.

O görüşmelerden aklınızda kalan izlenimler neler?

Balkan özellikle de Makedonya Türklerini Tür-kiye’de tanıtan ilk kişi Bülent Ecevit’tir. İlgi gösteren kişidir. Kendisi şairdi ve çok yakın arkadaşımdı. Türkiye dışında Türkiye Türkçesiyle en iyi şiirlerin Makedonya’da yazıldığını söylerdi. Demirel, resmî olarak Üsküp’ü iki defa ziyaret etti ama Türklere ilgi göstermedi. Rahmetli Özal da öyle, hiçbir Türk kurumunu ziyaret etmedi. Doğruca Diyanet İşlerini ziyaret etti. Tercümanlığını yaptığım için biliyorum. Oysa bütün Türkler tezahüratla karşılamıştı onu. Yine de Türkiye ile ekonomik ilişkiler Özal’la başladı diyebiliriz. Sonradan, Makedonya ile Yunanistan’ın arası bozulunca Türk işadamları, tüccarlar ve inşaatçılar Makedonya’ya girebildi. Bugün bakın, çarşılarda satılan bütün ürünler Türk malıdır.

Balkan halkı, birlikte yaşamanın formülünü öğrendi diyebilir miyiz?

Osmanlı’nın gelişi, eski feodal derebeyliklerinin zulümlerinin son bulması gibi kabul edilmişti burada. Osmanlılar Balkanlar’daki eski kavimlerin hem dillerini, hem de dinlerini ve geleneklerini korudu. Bilimler Akademisinde ansiklopedi yönetmenliği yapan ünlü bir yazar; “Makedon ulusunu koruyan Türkler olmuştur” dedi bir gün. Bunu bize saygısından söylüyor sandım. Kendisiyle bizzat konuştum, “Hakikaten böyle mi düşünüyorsunuz?” diye sordum. “Bütün Makedonlar aynısını düşünmeli” dedi, “Türkler yalnız korumadı bizi, ayakta tuttu aynı zamanda. Onlar olmasaydı, komşular bizi yok ederdi. Kiliselerimizi manastırlarımızı koruyan Türkler oldu. Biz Türkleri en yakın dost olarak tanırız” dedi. Ben de yazılarımı sevdiğim bir Makedon dostumun kafesinde yazarım kimi zaman. Hatta ‘Yürüyen Duvar’ romanımın Makedonca çevirisi yılın romanı ödülü aldığında beni çok duygulandıran bir gerçeği öğrendim. Ödülün ambleminde, Sultan II. Abdülhamit’in yaptırdığı saat kulesi kullanılmış. Osmanlı’ya ait üç saat kulesi var burada, Manastır ve Prilepe’deki kulelerin tepesine haç takılmış; ancak Köprülü’dekinde haç yok. Oranın belediye başkanı benim okul arkadaşım. “Bu kuleye haçı ben öldükten sonra takabilirsiniz; çünkü İlhami’nin yüzüne bakamam” demiş. Ödül gecesinde oğlu anlattı bu hikâyeyi. Makedonlar içinde bugün hâlâ, “Ah nerede kaldı Türk zamanı” diyenler vardır.

Balkanlar’dan Anadolu’ya göçü talihsizlik olarak nitelendiriyorsunuz ve bugünkü ailesel göçlerin tehlikesine dikkat çekiyorsunuz. Nedir o tehlike?

Göçler, bugün bile Türk tarihçiler tarafından yeterince araştırılmış değil. Yanlış siyasi propagandalarla bura halkı kitleler hâlinde göçe zorlandı. Öyle olmasaydı şimdi burada azınlık değil çoğunluk olurduk ya da en azından eşit olurduk. Göçler trajedi oldu, aileleri parçaladı. Babam, annem, büyük ablam, abim, Topkapı Mezarlığı’nda yatıyor. Yalnız küçük ablam kaldı hayatta, o da Bayrampaşa’da yaşıyor. Akrabalarımızla ilişkilerimiz devam ediyor; ama Makedonya’da Türklerin göçü yanlış bir siyasettir. Türkiye o yolda fazla çaba göstermedi, ısrar etmedi. Endüstri yeni gelişiyordu ve Yugoslavya’dan gelen göçmenlere ucuz işgücü gözüyle baktılar. Birçok sanayici göçleri kötüye kullandı onun için. Göçlerden Balkanlar kaybetti, Türkiye kazandı; çünkü Balkan Türkleri çalışkandır. Ailesel göçler devam ediyor ve bu göç doğal kabul ediliyor, oysa zaman içinde, Türklere ait zengin kültürel mirası koruyacak kimse kalmayabilir burada.

Üsküplü bir şairin günü nasıl geçer?

Hayatım aşırı disiplinlidir. Günüm sabah altıda başlar on ikide biter. On ikiye kadar ne yapacağım hep bellidir. Okumakla başlarım yazma ya da çeviriyle devam ederim. En sevdiğim Türk eserlerini tek kuruş almadan Makedon diline çeviriyorum epeydir. Günüm yalnız edebiyatla geçer. Eve, maddi ya da fiziksel bir katkım yok yazık ki. Hayatım benim kitap demektir. Teknolojiye uzağım. Bilgisayara el sürmüş değilim, romanlarımı el yazısıyla yazıyorum. Arabayı da hanım kullanıyor. Telefonum dahi yok. Yörük köylerine gidip dört beş gün kalırım, onlarda da telefon yok. Beni gidip poliste ararlar. Tekniğin maneviyatı ezdiğini düşünüyorum. Yan yana gitmeli en azından. Şimdi ne yazık ki maneviyat günden güne azalıyor.