Gemicilik zihniyetiyle film izlemek

Cem Yılmaz bir gösterisinde seyirci beklentilerinden söz eder. David Copperfield İstanbul’da bir performans sergiliyormuş. Şov icabı sahnede uçmaya başladığında seyircilerden biri yanındakini dürtmüş ve güya kulağına fısıldamış, “Kesin ip var!”

Bunu duymuş Cem Yılmaz. İp olmayıp da ne olacaktı diyor. Orası sahne, adam gösteri yapıyor. Gerçekten uçabilse bunu yapmazdı zaten, sen de izlemezdin!

Orhan Pamuk da Saf ve Düşünceli Romancı’sında uzun uzun roman okumanın dünyayı Descartes’çı mantıktan başka bir mantıkla anlamak demek olduğu üzerinde durur. Okurun ancak o zaman, birbirine zıt düşünceleri sürekli olarak ve huzursuzluk duymadan aynı anda kabul edebileceğini savunur.

Roman, sinema, dizi, tiyatro, müzikal gibi her sanat eseri bizi böyle bir kabul edişin, yani oyunun, kurmacanın, varsayımın içerisine çağırır. Bu çağrıya uyarken okuyacaklarımızın yahut izleyeceklerimizin aslında birer hayalden veya canlandırmadan ibaret olduğunu kabul etmiş oluruz. Picasso’ya hak verir ve sanatın, “gerçeği anlamamızı sağlayan bir yalan” olduğunu aklımızın bir köşesinde tutarız.

Her sanat yapıtı; yeni bir evren kurma, kendine özgü bir atmosfer oluşturma çabasındadır. Onlarda anlatılanlar doğru mu yanlış mı, gerçek mi sahte mi diye sorgulanmaz. Güzel mi değil mi, estetik değeri ne seviyede diye sorgulanır. Kendi gerçekliği, kendi dünyası vardır onların. Bu yüzden dikkat edilecek nokta iç tutarlılıklarının olup olmadığı, kendileriyle çelişip çelişmedikleridir. Balıkların konuşamayacağını biliriz, ama Kayıp Balık Nemo’da balıkların konuşmasını gerçekliğe aykırı bulmayız söz gelimi. Küçük Prens’in o misket kadar gezegenini de.

Bu tür eserler, “neyi” anlattıklarına göre değil, “nasıl” anlattıklarına göre değerlendirilirler. Öte yandan elbette anlatım diline geçer not verdiğimiz bir eserin anlattığı konuyu sevmeyebiliriz. Fakat onu toptan silip atmak hakkaniyete aykırıdır.

Bir Başkadır dizisi hakkındaki bazı yorumları görünce düşündüm bunları. Diziyi beğenmeyenlerin ekserisi onun gerçek hayatla, Türkiye sosyolojisiyle uyumlu olup olmamasına takılıyor ve onu bu noktalardan eleştiriyorlar. Ondan Ülke’ye, Ülke’nin yönetimine ve ideolojilerine dair bir şeyler, üstelik kendilerini onaylayacak bir şeyler söylemesini bekliyorlar. Tenkitleri; o kesim hakkında şunları demiş de bunları dememiş, şu tiplere yer vermiş de bu tiplere vermemiş çerçevesinde dolanıyor.

Bir eseri anlattıkları/gösterdikleri üzerinden değil de anlatmadıkları/göstermedikleri üzerinden yargılamak yaygın tepkilerden biri. Bir Başkadır da bundan nasibini alıyor. Buradaki problem sanırım, kritiklerin sanat eserinin “konusu”na yoğunlaşması. Oysa sanat kaygısı olan eserlerde “konu”, baş aktör değildir. Öncelikli olan, anlatım dilidir.

“Nasıl” anlattığına baktığımızda Bir Başkadır’ın seyircinin çoğundan pekiyi aldığını söylemek abartılı kaçmaz. Kamera açıları, çekim kalitesi, mekân seçimleri, müzikleri, oyunculukları, diyalogları ve kurgusu bakımından iyi bir sinema dili yakaladığı genel kabul görmüş gibi. Dizinin bu yönlerini beğenmeyen neredeyse çıkmadı. Dizi genelde ondan ideolojik, sosyolojik ve/veya felsefî bir şeyler söylemesini bekleyenleri tatmin etmemiş görünüyor.

Hâlbuki dizinin böyle bir vaadi yahut iddiası olduğunu bilmiyoruz. Onun kendine ait bir evreni, kendi gerçekliği var ve bu evren kendi içerisinde tutarlı. Onu bir haber programını, belgesel filmini yahut akademik yayını inceler gibi ele almak yanıltıcı olur.

Sanat eserlerinin sadece gündelik gerçekliğe ve akla seslenmediğini biliyoruz. Kesin hükümleri, değişmez yorumları yoktur onların. İnsanı ve hayatı bir bütün olarak ele alıp onun duyu, duygu ve durumlarının tamamına hitap etmeye çalışırlar. Bu yüzden dinamik ve değişken bir yapıya sahiptirler. Düşünceyi, hayali ve hatırlamayı dondurmaz, bilakis onlara hareket alanı açmak için eserde boşluklar bırakırlar. Okur veya seyirci o boşluklardan girerek metne yahut sahneye dâhil olur. Ahmet Haşim, “En güzel şiirler mânâlarını okurun ruhundan alan şiirlerdir.” derken, Umberto Eco “açık yapıt” derken sanat eserinin bu özelliğine dikkat çekerler.

Girişte andığım gösterisinde Cem Yılmaz, Titanik filmi için, “Amaan, finalde gemi batıyor, ne biçim film!” diyen seyircilerden hayretle söz eder ve onları, “Gemicilik zihniyetiyle film izlenmez ki” diyerek ti’ye alır. Kimi seyircilerin bu diziyi böyle bir “gemicilik zihniyeti”yle seyrettiğini düşünüyorum.

Ben diziyi, şöyle göz ucuyla bir bakmak için açmıştım, sekiz bölümünü birden izledim. Pek çokları böyle yapmış. Acaba neydi bunca insanı ekranda tutan şey?

Şimdi herkes bu sorunun cevabını arıyor veya veriyor. İnsanları ve kesimleri yargılamamasına, taraf tutmamasına, Türkiye fotoğrafı sunmasına, birlikte yaşamanın mümkün olduğunu göstermesine, geçmiş günlere duyulan özleme bağlayanlar çıktı. Bunların hepsinin bir payı olabilir ancak benim cevabım, Bir Başkadır’ın düzeyli bir sanat eseri olmasıyla ilgili.

Her izleyen kendine göre bir şey buluyor onda ve ona bir yorum katıyor. Açık anlamlı bir eser, çok sayıda yorumlamaya uygun. Bir anlama indirgenemiyor, ideolojilere yama yapılamıyor. Her şeyi kendisi söylemeye kalkışmıyor. Her izlendiğinde sanki derisini tazeliyor ve izleyenlerin duyu, duygu ve durumlarına temas ediyor. İnsana, insanlık hallerine, insanın özüne dair evrensel şeyler söylüyor.

Nedir o söylediği şeyler?

İnsanın değil başkalarına, kendi kendine bile yetemeyeceği mesela. En güçlü görünenlerin bile aslında ne kadar âciz oldukları. Çok farklı olduklarını sanan kesim ve kişilerin aslında aynı arzu, ümit, hırs, korku, kaygı ve arayışların tesiri altında oldukları. Hayatın büyük rastlantılar ve sürprizlerle dolu olduğu. Her hikâyenin yarım kalmaya yazgılı oluşu. Ve elbette her türlü cefasına rağmen hayatın güzelliği…

Başkaları başka şeyler söylediğini ileri sürebilir, bu işin doğası bu. Benim duyduklarım bunlar.