Böyle olur diktatörlerin ölümü!

Böyle olur diktatörlerin ölümü!

Yaşadıkları coğrafya, içinden çıktıkları toplum, hatta yaşadıkları zaman dilimi çok farklı olabilir.

Aralarındaki yaş farkı belki binlerce yıl bile olabilir ama tüm zalimlerin benzer özellikleri olduğunu kaydetmiştir tarih.

Birkaç yıl önce yayınlanan Diktatörlerin Akşam Yemeği kitabında yazarlar Victoria Clark ve Melissa Scott, beslenme kültürlerinden yola çıkarak 8 farklı diktatörün ortak yönlerini ele almıştı. Örneğin yemeğin tuzuna dikkat eden tiranlar ilginç ortak özelliklere sahip. Ya da gösteriş ve alışveriş meraklısı (20 bin çift ayakkabısı olan zorba hatunlar var) veya peynir almayı unuttuğu için uçağı tekrar Roma’ya geri döndüren “först leydi”ler…

ÖLÜME YAKIN GELEN ŞİFACILIK

Bıyıklı oluşlarından, Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmelerine (şaka değil) kadar pek çok ortak yönleri var bu zümrenin.

Hayatlarının seyri de benzer bir güzergâhta ilerliyor. Balina etine meraklı olandan, deve sütü hastası olana kadar neredeyse tüm diktatörlerin bir süre sonra benzer bir noktaya geldiğini görüyoruz. Hepsi doğal gıda ve şifacı oluyor. Moda tabirle ‘bio’ ve ‘organik’ beslenme yoluna gidiyorlar. Hepsinin özel diyetisyen, doktor ve aşçıları var. Ölümleri de çok enteresan şekilde birbirine yakınlık gösteriyor bu zevatın. Ancak önce ilginç bir ayrıntıyı daha vurgulamak lazım.

Stalin’in baş aşçısı Spridon enteresan biri.

Belki tam ismini yazarsak size de ilginç gelebilir: Spridon Putin.

Evet, günümüzde ufak ufak Stalin ismini tekrar yürürlüğe sokmaya çalışan Vladimir Putin’in dedesinden başkası değil. Stalin’in sarayında aşçı olan bir dedenin torunu yönetiyor Rusya’yı…

PROPAGANDADA DİKKAT!

Bütün diktatörler propagandayı çok severdi.

Halka hizmetten dini ve milliyetçi duygulara kadar her şeyi kendi menfaatleri için kullanmak mubahtı onlar için. Bu uğurda din adamlarını, tarihi şahsiyetleri, askerleri, kadınları ve çocukları kullanmaktan asla geri durmazlardı.

Kültür, sanat, edebiyatı da kontrol altına almak istemelerinin de sebebi buydu. Tüm kitaplar onları övsün, tüm filmler kendi propagandalarını yapsın istiyorlardı. İtalyan sineması bizzat Mussolini’nin damadının kontrolündeydi. Stalin, sinemaya çok önem verirdi. Her ne kadar Amerikan filmleri izlese de, Eisentein gibi yönetmenlere propaganda filmi çektirmeyi ihmal etmezdi. Ancak asla tatmin olmaz, hep daha fazlasını isterdi.

1947 Şubat sonlarında büyük bir öfkeyle ünlü Rus yönetmen Sergei Eisenstein’i çağırttı. Onun Korkunç İvan filmini izlemiş ve beğenmemişti. Masada şunları söyledi: “Sinema işçilerinin, yapımcıların, yönetmenlerin ve senaristlerin vazifelerine kaygısız ve sorumsuzca yaklaşarak yaptıkları filmlere özen göstermedikleri bir gerçektir. Başlıca hataları, işledikleri konulara tam olarak hakim olamamalarıdır…”

Sonra dönüp ünlü yönetmene şu soruyu sordu: “Tarih okudunuz mu?”

Eisenstein bozulmuştu ama bunu belli edemezdi, “Az çok!” diye cevap verdi. Bu cevap ünlü diktatörü daha da sinirlendirdi ve filmde bulduğu hataları birbiri peşine sıralamakla yetinmeyip, nasıl olması gerektiğini de yönetmene anlattı…

Diktatörler hayattayken kendilerini pohpohlayan, kusursuz gösteren pek çok propaganda filmi çektiler ama bunların hiçbirinin bir kıymeti olmadı. Hepsi boşa para harcamaktan ileri gitmedi. Büyük prodüksiyonlar, şaşalı gösterdiler saman alevi kadar bile etki göstermiyordu.

GEÇİCİ MUVAFFAKİYET

Sanat böyle bir şeydi işte…

Onu kullanmak isteyen, belki en fazla geçici bir muvaffakiyet kazanabilirdi ama sonunda yine sanat silahı kendisine dönecekti.

Tüm diktatörler istisnasız bu kaderi yaşadılar.

Başta Hitler olmak üzere tüm tiranlar hakkında sayısız film yapıldı, kitap yazıldı. Diktatörlerin kendilerini övdürdüğü filmler ve kitaplar ise hep paçavra muamelesi gördü. Kör ölünce badem gözlü, kel ölünce sırma saçlı olabilirdi ama diktatör ölünce hiç de öyle olmadığını bizzat tarih gösteriyor.