Elveda Albania... Mirupafshim!

''Çocukluğumun lezzetlerini yakaladığım güzel ülke, dağlarının yeşilini, İyon denizinin mavisini, Adriyatik'in musiki etkisi yapan dalgalarını, Lura Gölü’nün nilüferlerini, Valbona’nın rengarek atmosferini, Mavi Göz’ün serin suyunu, şelalelerinin sesini, Antalya’yı aratmayan iklimini, güneşinin sıcaklığını çok özleyeceğim…''

2016 yazının soğuk ‘15 Temmuz’ gecesinde yaşanan o malum hadiseden sonra, hiçbir şey eskisi olmadı bizim için... Önce komşularımız, sonra akrabalarımız yüz çevirdi bizlerden... Kimse ne arıyor ne de soruyor hatta insanlar bizi görünce nefretle bakarak yolunu değiştiriyordu. Yaşadıklarımızın şaşkınlığını ve üzüntüsünü üzerimizden atamadan, yıllardır emek verdiğimiz işimizi de kaybettik… Aylarca çabaladığımız projeler iptal oluyor ve artık iş arkadaşlarımız da telefonlarımıza çıkmıyordu. Koca dünyada yapayalnızdık sanki! Etrafımızda sadece aynı kaderi yaşayan yol arkadaşlarımız vardı. Kısa süre sonra işinden edildiği gibi özgürlüğünü de kaybeden arkadaşlarımız olmaya başladı. Ne yapacağımızı, nereye gideceğimizi bilmiyorduk… Birkaç hafta evde hapis gibi yaşadık, çocuklar her polis sireni duyduğunda balkona koşuyor, polislerin başka binaya gittiklerini görünce şükür duygusuyla bize sarılıyorlardı. Elimizde, tek kalan şey özgürlüktü. Onu da kaybetmemek adına, geride sevdiklerimizi gözü yaşlı bırakarak hiç bilmediğimiz diyârlara gitmeye karar verdik… Genelde yatılı okuduğum için gurbete alışkındım ama bu ayrılık başka türlüydü. Ne menzili belliydi ne de ne zaman geri dönüleceği… Bu yüzden anne babamıza, kardeşlerimize ve sevdiklerimize defalarca sarıldık! Uzun uzun baktık yüzlerine çünkü birbirimizi son görüşümüz olabilirdi ve günün birinde vatanımıza döndüğümüzde, bazıları hayatta bulamayabilirdik…
Onlar için de aynı şey geçerliydi, evlada son kez sarılma, torunu son kez öpmeydi belki…

Bu duygu ve düşüncelerle her an tutuklanma endişesi ile uçağa bininceye kadar büyük stres yaşamıştık. Uçak kalktığında ise ormanlarının yeşiline, denizlerinin mavisine, bayrağının alına son kez baktığımız vatan toprağı ile vedalaşıp bulutların arasına karıştık. Artık sevdiklerimiz de vatanımız da bizden uzaktaydı. Bu yaşananlara sadece hıçkırıklarımız eşlik ediyordu…

Yüzlerde endişe, akıbette belirsizlik, biraz umutla Arnavutluk’a vardığımızda öncelikle büyük şok yaşadık. Coğrafi olarak bir Avrupa ülkesine geldiğimiz için daha farklı düşünmüştük. Oldukça küçük, karmaşık ve fakir bir şehirdi geldiğimiz yer. Fakat hemen sonra anladık neden şok yaşadığımızı, daha gelir gelmez hiç tanımadıkları halde bize elini uzatan ve gönlünü açan dostlarımız oldu. Arnavutça da “shok” dost demekti. Belki de çok dostumuz olacağı için şok olmuştuk allahualem.

Her ne kadar bize yardım eden dostlarımız olsa da bilmediğin bir ülkede sıfırdan bir hayat kurmak çok zordu. En küçük alışverişte bile yerel bir arkadaşa ihtiyaç duyuyorduk. Ne alacağımızı, nereye gideceğimizi bile bilmiyorduk. Gündüz etrafa ve çocuklara karşı gülüyor ama gece olunca her göz yaşında ayrı teselli oluyorduk. Çocukların hali ise ayrı üzüyordu bizi… İlk kez okula götürdüğümde birkaç kez geri gelmişlerdi yanıma... Cesaretlendirip tekrar göndermiştim, ürkek ve yavaş adımlarla ilerlemişlerdi okul kapısına... Onları da anlamak lazımdı, ülke yabancı, okul yabancı, dil yabancı, öğretmenler, öğrenciler herkes yabancı... Akşamları kızımın “alışamıyorum baba alışamıyorum“ diyerek ağlamalarını ömrüm boyunca unutmayacağım... Yaşadığı şehirden, arkadaşlarından, dedelerinden, ninelerinden, amca, dayı, hala ve teyzelerinden ve kuzenlerinden koparıp getirmiştik onları ve şimdi alışmalarını bekliyorduk...

Alışmaları çok uzun sürmedi çok şükür. Bir anne baba şefkati ile onlara yaklaşan öğretmenler ve iyi kalpli arkadaşları sayesinde. Artık daha az ağlıyor ve daha az soruyorlardır geri bıraktıklarını. Biz de mutluyduk onların yüzünün güldüğünü görünce… Farklı milletlerden arkadaşlarının olması, farklı din ve inançlara, kültürlere saygı duyarak büyüyecek olmaları şükür vesilesiydi… Sadece gurbet ellerde yabancısı oldukları diyarlarda büyüyeceklerini düşününce üzülüyorduk, fakat çok geçmeden bizimle aynı kaderi paylaşan güzel insanlar geldi, bize abi, abla, onlara dayı, amca, teyze ve hala oldular… Biz de onların çocuklarına amca ve teyze olmaya çalıştık… Zamanla bağlarımız daha da güçlendi, bir süre görmeyince özlediğimiz, başka ülkeye gidince günlerce ağladığımız dostlarımız oldu… Hiçbirimiz buralarda garip değildi artık ve giderek bu topraklara kök salıyorduk… Burası, artık küçük bir Türkiye olmuştu bizim için! Kimi için ilk yurt dışı deneyimi, kimi için geçiş noktası, kimi için bekleme yeri, kimi için de aylar sonra ailesiyle buluşma zeminiydi…

Bu insanlar bizim kaderdaşlarımızdı ve pek çok ortak noktamız vardı. Peki ya kutlu bir dava uğruna yıllar önce buraya gelen kardeşlerimiz ve onların yaptıkları misafirperverlik, ‘ensar’ dediğimiz Medine halkını aratmadı. Kimi bir evin tüm eşyasını alıncaya kadar yanımızdan hiç ayrılmıyor… Biri ise evrak sorunlarımızı çözmek için çabalıyordu. Kimi en ufak bir ihtiyaçta uyuyan çocuğunu bile uyandırıp geliyor, kimi hastane koridorlarında günlerce bana eşlik ediyordu. Kimi sabırla derdimi dinliyor, kimi ‘Seni birkaç gündür görmedim, nasılsın?’ diye hatırşinaslık ediyordu. Kimi nasihatleri ile babalık, kimi elini omzuma atarak abilik, kimi 'ne zaman istersen emrindeyim' diye kardeşlik yapıyordu.

Bizi ekstra mutlu eden ise yerel insanların arkadaşlığıydı. Yıllar önce gelen o koca yürekli adamların öğrencileri olan bu insanlar, anavatanımızda unutulmak üzere olan Anadolu misafirperverliğini yaşattılar bize. İyi bir eğitimin yanında iyi insan olmayı da öğrenmişler eğitim gördükleri okullarda. Bazıları ise Türkiye’de okuma imkanı bulmuş ve misafir ağırlamayı ehlinden öğrenmiş… O öğretmenler şimdilerde ülkesinde terörist muamelesi görüp türlü zorluklar yaşıyor. Fakat çocuğu o okullara giden her veli, onların nasıl insanlar olduğunu biliyor, 30 yıldır bu yüzden gözünü kırpmadan emanet ediyor. Arnavut halkı, onların terörist olmadığını da biliyor, diktatörlüğün ne demek olduğunu da… Çünkü, 40 yıl Enver Hoca’nın zulmüne maruz kalmışlar. Ülkenin geri kalmışlığı ve fakirliği bu yüzden… Fakir ama gözü toklar, cömertler, mert insanlar… Başımıza gelenleri anlattığımızda göz yaşı dökecek kadar da yufka yürekliler. Onca baskı ve para tekliflerine rağmen yıllarca sadece iyilik gördükleri, çocuklarını emanet ettikleri öğretmenlerine ve okullarına sahip çıkacak kadar vefalılar… Onların bu vefası tarihten beri devam ediyor esasında. Osmanlı topraklarında sadece 60 bin nüfusa sahip olmalarına rağmen, en çok paşa ve vezir çıkaran etnik grup Arnavut’lardır… Hatta Osmanlı tarihi boyunca sadrazamlık makamına gelen 215 kişiden 35’i Arnavut’tur. Onlara bunu yaptıran vefa ve sadakatti ve şu anda da bu konuda destan yazıyorlar diyebiliriz. Tıpkı aslen Arnavut olan Mehmet Akif’in İstiklal Marşı’nı yazdığı gibi…

Her daim samimi tavırları, eğitime önem vermeleri, kültürlerine sahip çıkmaları, sağlam karakterleri ve onlarda bu yürek olduğu sürece destan yazmaya ve adlarını dünyaya duyurmaya devam edeceklerdir. Çocukluğumun lezzetlerini yakaladığım güzel ülke, dağlarının yeşilini, İyon denizinin mavisini, Adriyatik'in musiki etkisi yapan dalgalarını, Lura Gölü’nün nilüferlerini, Valbona’nın rengarek atmosferini, Mavi Göz’ün serin suyunu, şelalelerinin sesini, Antalya’yı aratmayan iklimini, güneşinin sıcaklığını çok özleyeceğim… Cıvıl cıvıl kafelerde “O Çuni ! Dü macchiato, ni megaz” diyen dostları, 'mish gangji' yediğimiz restoranları, her daim güler yüzle sebze satan pazarcı teyzeleri, çiçekçi kadın Mimoza’yı, mısırcıyı, cacıyı, sıcacık buke fshati satan bakkalı, Adriyatik kıyısındaki gün batımını, sahil yolundaki dondurmacıyı, kasap Sokol’ü, Mercedes servisi Genti’yi, yumurtacı Flamur’u, ekmeğimi paylaştığımı sokak köpeklerini, yuva bulduğum kedileri de çok özleyeceğim…
Elveda ikinci vatanım, elveda Albania... Mirupafshim…

Please publish modules in offcanvas position.