Buğdayın hüzünlü ve destansı hikayesi

“Ektiğiniz tohuma baksanıza! 

Siz mi onu yetiştiriyorsunuz Biz mi?” 
(Vâkı’a, 64)

Buğday dânesi bir tohumdur.

Yeşerir, olgunlaşır ve başak olarak meyve verir.

Her ağaç, bir tohumdan doğar, büyür ve meyve verir.

Tohumun asıl doğduğu gün, toprağa düştüğü gündür.

Düşer, sarsılır, bunalır sonra beslenir ve kendine gelir.

Sabırla güçlenmeyi bekler.

Sonra karanlıklarla boğuşa boğuşa yukarı tırmanır.

Nihayet güneşi bulur, teneffüs eder.

Ve vakti geldiğinde meyvesini verir.

‘Ekin (buğday)’ metaforu aslında hemen her şeyde var olan bir hayat sirkülasyonunu örnekler.

Kur’an-ı Kerim’de yer alır. Müminler, İncil’deki benzetmesiyle ifade edilir.

‘Ekin’ olarak nitelendirilir.

“(Onlar) filiz veren bir tohum gibi (dirler), sonra Allah o (filizi) güçlendirir ki sağlam şekilde büyüsün ve (sonunda) kökü üzerinde dimdik dursun ve üreticileri sevindirsin, hayrete düşürsün…” (Fetih, 29)

HARMAN ZAMANI VEYA KÜÇÜK KIYAMET

Harman zamanı; buğdayın olgunlaşıp meyve halinde toplanma zamanıdır.

Aynı zamanda küçük bir kıyamettir.

Öncelikle tarlanın o yıla ait misyonu ve görevi bitmiştir.

Bir sonraki mevsime kadar âtıl halde bekler.

O topraklar kısmi bir fetret yaşar. Bir müddet ekim yapılamaz. Az da olsa sağda solda unutulmuş tohumlardan bir kısım başaklar çıktığı olur.

Kalanlar ‘Hüdâ-ı nâbit’tir, kendiliğinden yetişendir.

Artık düzenli bir ekim, toptan bir sürgün verme söz konusu değildir.

Ama bu zaman diliminde tarla terk edilmez.

Bir sonraki ekimin hazırlıkları yapılır. Temel atılır.

BİÇERDÖVERLER…

Hasat edilen tohumlara gelince…

Buğdayın ayıklanması kolay değildir.

Küçük bir kıyamet kopar.

Biçerdöverler… Fırtına… Rüzgâr… Savrulma, alt üst olma…

Sonra başaktan ayrılma.

Tabii ki sapla samanın ayrılması ‘barışçıl’ yollardan olmaz.

Dâne buna katlanır. Çünkü maksat bizzat kendisidir, gerisi araçtır.

Tarla, toprak, sap, saman hepsi birer araçtır.

Dekoratif, esbaba dair ve şekli gerekliliklerdir.

Asıl ve gaye değildir.

İşi bitince kenara atılır.

Amaç “tohum”dur.

SAVRULMA ZAMANI

Ayrılan samanlar (dekor malzemeleri, mülk emlâk…) balya halinde hayvan yemi olmaya giderken, buğdaylar için zor ve uzun bir süreç başlar.

Bu sürece ikinci doğuş veya ikinci bahar dönemi de denebilir.

Kader, iltimas geçmeden kalite kontrolü yapar.

“Kaderin eli” ağırdır.

Herkesin kalitesini deşifre eder.

Eteklerdeki bütün taşlar dökülür.

Çürük, nemli ve kalitesiz dâneler ayıklanır.

Kaliteli her bir buğday “dâne”si; ya tohum halinde sonraki sezon başak vermesi için saklanır veya başka tarlalara başka dünyalara dağılır veya savrulur.

ÖNDEN GİDENLER

Veya “dâne”ler ağır preslerden geçer un olur.

Sonra yoğrulur, mayalanır ve fırın ateşinde ekmek haline gelerek yaratılış maksadına ulaşır.

Bunu şöyle de anlayabiliriz:

Bazı dâneler bahara varmadan vuslata koşar, Hakk’a yürür.

Bedel vermek, gelecek baharlara peşinat olmak da vardır kaderde.

Gönüllü, içten ve müstağnidirler.

Ruhları şehâdet terennüm etmiş olmalı ki kendilerini “bedel” olarak sunarlar.

Ve kader, en kusursuzları seçer.

Birer tuba ağacı olarak onlarla Cennette tâklar inşa eder.

Cenneti onlarla süsler.

Selâm onların üzerlerine…

‘O yıldızların mevki’lerine kasem ederim’. (Vâkı’a/75)

HER YÜZYIL AYRI BİR TARLA

Her yüzyıl ayrı bir tarladır.

Ayrı ayrı tarlalar, ayrı ayrı çiftçiler gelir.

Tohum saçar giderler. Hasat mevsimi geldiğinde üretilen buğday hem çiftçinin hem de semerenin kalitesini ifade eder.

Her “ekim” dönemin, her “hidayet sezonunun”, “her tecdit peryodunun” mutlaka bir hasat mevsimi vardır.

Kaderin değişmez bir konseptidir bu.

Tarla tarumar olur, üzülürsünüz.

Hüzünlü ayrılıklar başlar.

Yusuflar, Yakup’tan; Hacerler, İbrahimlerden ayrı düşer.

Dâneler, başakta yana yana durdukları arkadaşlarından uzağa gider.

Hasret ve hicran birer tesbih tanesi olur herkesin elinde. Sabırla çekilir.

Sonra uzun preslenme yılları.

Ee iyiydik, önceden, ne güzeldik eskiden, denmez.

Başaklar halinde ahenkle salınıyorduk, denmez.

Niye bozuldu düzenimiz, denmez.

Niçin kırıldı mızrabımız, denmez.

Çünkü hasat zamanı toplanmayan tohumlar çürür.

Eski zamanlar kolay zamanlardı.

Başaklar ana rahmindeki bebek gibi korunuyordu.

Bir arada, sırt sırta ve yan yanaydılar.

En büyük imtihan bazen nisan yağmuru bazen sert esen meltemdi.

Bazen seher serinliği, bazen aşırı güneşti.

Ötesinde bir sınanma ve imtihan yoktu.

Ama ya Temmuz sonrası, ya harman zamanı…

BAŞAKLARDAN, TANKLARIN PALETLERİNİN ALTINA

Asıl imtihan harman zamanı ve sonrası olur.

“Dâne”lerin kalitesi, Yaradan’ıyla bağı ve gerçek kalibresi bu süreçte ortaya dökülür.

Harman zamanında olacakları Kur’an tane tane anlatıyor:

  • Korkuyla sarsılma,
  • Mal ve mülkü yitirme,
  • Açlık,
  • Yoksulluk,
  • Gayretli olanların tembellerden ayrılması,
  • Semerenin kaybı (okul, bina, vakıf…)
  • Zorluk zamanında infak edip-edememe,
  • Sabırlı olup-olmama…

Ve Kur’an, dâne dâne örnekler veriyor: Hz. Yakup, Hz. Yusuf, Hz. İbrahim, Hz. Meryem, Hz. Asiye, Hz. Aişe, Ashab-ı Kehf, Ashab-ı Uhdud…

Tüm bu sorular ve örnekler harman zamanını bekler.

BU örnekler atlastan kıyafetler halinde bize teklif edilir.

Giyip giymeyeceğimize bakılır.

Herkes hayatının en zor sorularıyla boğuşur.

Haklı olarak yorulur. Kimi zaman yıkılır. Tekrar doğrulur.

Her yüzyılda yaşayan müminler benzer süreçler yaşamışlardır.

“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan… ” (2/214) ayeti bunu vurgular.

“GÜZEL GÖRME” VEYA NOKTA-YI NAZAR

Tüm bunlar bir bakış açısı.

Bir gözlük meselesi.

Her insan hadiselere böyle bakamaz.

Bir inanç alanı.

Dünyaya ait bit nâkise değil.

Gözlük camında Kur’an ve hadis yoksa böyle göremezsin, normaldir.

Kehf veya Tevbe suresini anlamazsan böyle bakamazsın, normaldir.

Sahabiyi kabul etmezsen böyle inanmazsın, normaldir.

Ahireti nazara almayan ve metafizik gözlüğünden soğuyanların gördükleri normal olarak sadece is ve pas olur; toz ve çamur olur.

Yaşadıkları ise pişmanlık ve inkisar olur; atf-ı cürm ve isyan olur.

Bu ise kınamayı değil, dua etmeyi ve sahip çıkmayı gerektirir.

“Geçirilen imtihanın ağırlığı ve soruların terleticiliği nispetinde, fert, insanlık mektebinde sınıf geçmeye ve yükselmeye hak kazanır… Evet, sabah akşam onların çevrelerinde dolaşıp duran endişeler, yer yer yuvalarını sarsıp geçen açlıklar, susuzluklar, sıkıntılar, hatta mal ve canlarına gelen zarar ve ziyanlar, beklenmedik şekilde hâdiselerin demir paletleri altında kalıp ezilmeler, onları en sert çelikler hâline getirecek ve istikbale hazırlayacaktır…

Hadiseler mahruti bakabilenler için çile ve imtihanlarla harmanlanmış bu kutlu zaman dilimi, insanı gökler ötesi âlemlere uçuran bir kanat ve imtihanda görülen her sıkıntı da ona güç ve canlılık kazandıran bir iksirdir. Böyle birinin nazarında ateşlere atılmak, Yaratıcı’nın dostluğuna doğru atılmış en güçlü bir adım; çarmıhlara gerilmek de O’na yükselmenin yüce birer vesilesi sayılır.” (Sızıntı, İmtihan, 1982)

(Peki tohumlar saçıldıkları yere vardığında ne olur? Gömülmeyen, yeşermeye direnen tohumlar ne olur? Bu da sonraki yazının konusu)