Ah Şu Geçim Derdi!

Ah Şu Geçim Derdi!

Yazın ‘ne yiyeyim’, kışın ‘ne giyeyim’ derken; değerli ömür öylece harcanıp gitti.” diyor Sadi-i Şirazi.

Hangi taifeden, dinden, memleketten olursa olsun, insanoğlunun ortak meselesidir: ‘Geçim derdi.’ Dert deniliyor zira ‘aman yarın aç kalmayayım’ diye bugünden yemek yedirtecek kadar tedirgin ediyor nefisleri. İnsanın belki hayvani yönüne hitap ediyor bu eylem. Fakat öyle meşgul ediyor ki kafaları bir ömür; bu dava uğruna zaman, sıhhat, gençlik harcanıyor. Ve en önemlisi de insana ‘asli vazifesini’ dahi unutturuyor. Eskiden ‘ekmek parası’ kadar sade bir arzuyla şekil bulan derd-i maişet, ihtiyacın birden bine yükseldiği günümüzde, adeta ‘geçim belasına’ kalboldu. Artık bizler, sırtı bin kamburla yüklenen birer aciz ve acizelere döndük bugün…

‘Geçinme belası’ deyince, Mehmet Akif’in “Doksan senelik ömre, İlâhî, bu mu gâyet? Bilmem ki ne âlem bu cedel-gâh-ı maîşet!” veciz dizelerinin mealini zikrediyor zihnimiz. İstiklal şairimiz ‘Sadi’den dem vurup, o dahi, “geçinme sebepleri denilen telaşa girerse, yâd etmesin özgürlüğün adını kimse” diyor ve biz tekrar sarsılıyoruz. Geçim derdi, belki doğuştan gelen fıtri bir yaşama hırsı. Belki de imtihan dairesinde çırpınan insan-ı kâmil yolunda koca bir ‘sabır’ taşı. Bir gerçek var ki, bu dert herkesin başında. Fakirin ‘ne yiyeyim?’ kıvranışı, zenginin ‘nerede yiyeyim?’ telaşı bu hakikat makamını değiştirmiyor maalesef.
Tarihte Allah dostu pek çok büyük zat rızık endişesinin; kulluklarına, Allah’la irtibatlarına bir mani teşkil etmemesi için Cenâb-ı Hakk’a dua ve tazarruda bulunmuş. Örneğin, Hasan Şazilî, Abdülkadir Geylanî ve Ebu’l-Vefa Hazretleri gibi zatlar, kendilerini rızık tasasından koruması için Allah’a dua etmişler. Çünkü onlara göre geçim endişesi, Allah’a karşı olan tevekküle zarar verebilir. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, ahir zaman fitnesinde, açlığın önemli bir rol oynayacağına vurgu yapıyor. Hadis-i şeriflerden rivayetle konuyu ele alan Bediüzzaman, “Onunla ehl-i dalalet, bîçare aç ehl-i imanı derd-i maişet içinde boğdurup, dinî hissiyatı ya unutturup, ya ikinci, üçüncü derecede bırakmaya çalışacak diye, rivayetlerden anlaşılıyor.” diyor. Dalalet ehline av olmaktan kurtulmanın reçetesi ise kanaat ve iktisat düsturlarında görülüyor. Zira dinimiz mümine, rızık için çalışmayı vazife kıldığı gibi, elde edilen için şükür ve kanaati de emrediyor. Üstelik bu çalışma uğruna ibadetlerini aksatanlar, hasaret içinde görülüyor. Bediüzzaman, dünya ehlinin bazen bir senelik dünya hayatı yardımı için verdiği mala mukabil, sonsuz bir ebedi hayatı tahrip etmeye vesile olduğunu söylüyor. İnsanı saran bu hırs ise, gazab-ı İlahiyi çekip, iki cihan saadetini de berhava ediyor.

Kişi, zannediyor ki daha fazla hırs, daha fazla çalışmak ve daha fazla zenginlik manasına geliyor. Ancak, tilki gibi kurnaz bir hayvanın sıska, balık gibi aklen daha tembel hayvanın semiz olması bu zannı çürütüyor. Çünkü rızık dahi başıboş gelmiyor, onu veren Biri var.

Rızkı veren biri var!

Rabbimiz, Zâriyat Sûresi’nde “Bütün mahlûkların rızkını veren Rezzak-ı âlem, kuvvet ve metanet sahibi Allah’tır.” buyuruyor. Bir başka ayet-i kerimede ise Allah, “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın...” (Hud Sûresi, 6) denilerek her canlının iaşesinin Rezzak-ı Hakim’in elinde olduğu bizlere bildiriliyor. Bu ayetlere kâinatın bütün dillerle şehadet ediyor. Mesela, bir bebek doğduğu vakit, ardından rızkı da beraber geliyor. Sadece ağzını oynatabilen o masum yavruya, annesin şefkati vasıtasıyla halisane bir süt ile rızık veriliyor. Ne zaman ki çocuk biraz daha büyüyüp ayaklansa, süt kesilip anne-baba şefkati devam ediyor. Ta ki güçlenip kendi besinini alacağı vakte kadar. İşte o zaman, rızık daha da nazlanıp adeta ‘gel beni bul’ diyor. Yeryüzünü bir sofra hükmüne getiren, Halık-ı Kerim bu ilahi kanunu bütün canlılara teşmil ediyor.

Maişet derdi, ibadetten alıkoymasın

Başta değindiğimiz üzere, bu zamanda ihtiyaçlar birden bine çıktığından dünya mesaisi daha da uzamış durumda. Örneğin birden fazla kıyafet-ayakkabı, mideyi tatmin etmeyen çeşit çeşit lezzetler, telefon gibi teknolojik aletler, vasıta, ev vs. derken uzayıp giden bir liste var her birimizin cebinde. Birinin eksikliği zor geliyor ve hemen temin etmek için hırs ile var gücümüzü ortaya koyuyoruz. Derken dakikalar, saatler hatta günler boyu ertelenen kutsi vazifeler…
Hâlbuki “De ki: Gerçekten Rabb’im kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediği kimsenin rızkını daraltır...” (Sebe Sûresi, 39) hakikati bizlere rızık korkusunun kıymetsizliğini tanıtıyor. Bir başka ayette ise Allah, “Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da, sizi de biz rızıklandırırız. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır.” (İsra Sûresi, 31) buyurarak kullarını gıdasız bırakmayacağını bildiriyor. Bu hususla ilgili Üstad, kişilerin gıdasızlıktan değil, gıdasızlığın neden olacağı hastalıklardan öldüğünü açıklıyor. Ayrıca Afrika gibi açlıktan ölenlerin rızıktan değil cinayetten öldüğüne işaret ediyor. Yani Avrupa’nın sömürgeci zihniyeti, Afrika gibi zayıf milletlerin elinden kaynakları zorla gasp edip onları ölüme terk ediyor. Yoksa Allah dünya üzerinde yaşayan bütün canlıların rızkını kafi derecede veriyor. Ayrıca imtihan gereği Allah, zalimlere mühlet ve bir serbestlik verdiği için; zayıflar geçici de olsa zulme maruz kalıyor.
Öte yandan geçim yolunda çekilen sıkıntıların da müminlerin günahlarına kefaret olacağı haber veriliyor. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde “Öyle günahlar vardır ki, onları ancak maişet uğrunda, çekilen zahmetler mahveder.” diye buyuruyor. Yine zengin olan her bireyin elde ettiği malından, ne yolda sarf ettiğine yönelik hesaba çekileceği de malum. Velhasıl, ‘daha yok mu?’ hırsıyla dünyaya sarılan nefislerimize sormak lazım: “Ey dünyaperest nefsim!.. Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki, bütün vaktini ona sarf ediyorsun?”

Allah bazen kuluna darlık verir

Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin yaptığı vaaz ve sohbetlerinden derlenen Fethu’r-Rabbânî adlı eserinde, Allah’ın kullarına verdiği darlıkla ilgili şöyle bir misal anlatılır: Allah’ı sevenler O’nun yakınlık kapısını daima açık bulurlar. Bu hal tıpkı bir anne ile çocuğunun şu hadisedeki durumlarına benzer ki; anne kapısını çocuğunun yüzüne kapar. Fakat bütün komşulara da, çocuğu kendilerine gelirse ona kapıyı açmamalarını ve bir şey vermemelerini tenbih eder. Çocuk çıkar. Bütün komşuları dolaşır. Kapıları çalar. Ancak hiçbir kapı açılmaz. Bunun üzerine ağlayarak ve pişmanlık duyarak geri gelir. Annesinin kapısının önüne oturur. Oradan kalkmaz. Çünkü çaldığı her kapının kendisine kapalı olduğunu görmüştür. Allah bazen kuluna darlık verir. Bunu sırf o kulunu kendine yöneltmek için yapar. Kulunun, kalbini Allah’tan başkasına bağlamaması için yapar.