Tarihi eleştirel okumak

Tarihi eleştirel okumak, eleştirel bir tarih yazımına (historiyografiye) bağlıdır. Tarihte neler olduğunu, rekonstrüksiyonist metotla öğreniriz. Bilgiler toplanır, derlenir ve tıpkı bir çocuğun tek tek parçaları birleştirerek yapbozu tamamlaması gibi, tarihteki genel “resmi” görmeye çalışırız. Tarihçilik biraz da bu nedenle bir tür dedektifliktir.

Türk tarih yazımı, İslamiyet öncesi ve Müslüman olduktan sonra Türklerin tarihinin övgü destanıdır. Türk historiyografisinde ana misyon, gerçeklerin yansız olarak ortaya konması değil, genç kuşakların Türklükle ve Müslümanlıkla övünmelerini sağlamaktır. Diğer bir işlevi ise, tarihte yaşanan olaylardaki Türklerin rolünün meşrulaştırılması, haklı çıkarılması, savunma pozisyonundan ele alınmasıdır.

Tarihte yaşanan olayların o günün koşullarına göre değerlendirilmesi her ne kadar modern tarihçiliğin önemli ilkelerinden biri olsa da, günümüzde, özellikle son elli yıldır artan bir oranda soykırımlar, işgaller, fetihler, yağmalar, katliamlar, sistematik tecavüzler gibi olaylar ve bunların sonuçları, tarihçilerce günümüz insan hakları ve hümanizm perspektifinden ele alınıyor. Tarihin öyküleştirilmesinin ana vücudunu bu olayların eleştirisi oluşturuyor.

Bir örnek vermek gerekirse, Alman tarihçiliği Nazi Almanya’sını ele alırken, Alman milletinin veya devletinin savunmasını yapmıyor. Ya da Kanada tarihçiliği Kanada’nın kolonileştirilmesini ve bu bağlamda Kuzey Amerika yerlilerinin tarihini ele alırken, beyaz Avrupalıların perspektifinden bir okumayla, bir savunu pozisyonu alıyor değil. Aynı şekilde örneğin Katolik Kilisesi din tarihini yazarken, Güney Amerika yerlilerinin başına gelen asimilasyonun ve bunun sonuçlarının savunusunu yapmaya gayret etmiyor. Bilakis, yapılanların yanlışlığını peşinen kabul ederek, bu negatif tarihi deneyimden ders alma tutumunu benimsemiş durumda.

Oysa bugün nasyonalist ve İslamcı Türk tarih yazımı, halen erken dönem 1900’lerin kronik hastalıklarından kurtulabilmiş değil. Elbette bundan devletlû tarihçileri kast ettiğim açık sanırım. Yoksa Taner Akçam ve Ayşe Hür gibi istisnalar var ve bu alternatif tarihçilik giderek yaygınlaşıyor. Bu küçümsenmemesi gereken bir gelişme olmakla birlikte, henüz başlangıç aşamasındayız. Tarihin vakanüvislik ve hâkim ideolojiye ya da iktidara övgü düzme aracı olmaktan kurtarılması için çok daha kapsamlı bir düzelme gerekiyor. Yukarıda değinmiş olduğum kronik hastalık, eleştirel olmayan ve var olanın meşruluğunu sağlama işlevini merkeze alan bir tarih anlayışını işaret ediyor. Yegâne amacı bu olan bir tarih yazımı, hâkim iktidar güdümünde, devletçe şekillendirilen, sonuçlarının sınırları devletçe çizilen bir tür propaganda aracı olmaktan öteye geçemez.

Tarih yazımının kimlikle bağı olduğu genel kabul görür. Tarih, salt geçmişte ne olduğunu topluma anlatmaz. Aynı zamanda o geçmişe karşı nasıl bir pozisyon alınacağına dair ipuçları verir. Tarih yazımı bu yönüyle toplumda hâkim olması hedeflenen değerler eğitiminde de çok önemli bir rol oynar. Nasyonalist ve İslamcı arka planı olan, devlet güdümünde sınırları çizili bir tarih yazımından edinilen çarpık bilgiler, on yıllardır büyük anomalilere neden oluyor. Türkiye toplumunun çok ama çok büyük bir çoğunluğu, belirli a priori kabullerle dünyayı ve ülkelerini “okuyor”.

Örneğin Türklerin hiçbir zaman katliam yapmadıkları bilgisini ele alalım. Bu bilgi, ilkokul, ortaokul ve lise tarih derslerinin müfredatının ana temalarından birisi ve bu yönüyle mesela 1915 Ermeni Soykırımı karşısındaki retçi politikanın temel stratejik diskuru. Oysa tarihteki diğer insan toplulukları gibi, Türkler veya Müslümanlar da katliamlar yaptı. Yine diğer ciddi sorunlardan birini, Orta Asya’dan “kitleler halinde” Anadolu’ya göçen ve Anadolu’yu  “Türkleştiren Oğuz boyları” diskuru oluşturuyor. Bu teze göre Anadolu’da bir nüfus karışımı olmadı, bir yer değiştirme oldu. Yani sonradan gelen Türkler, Anadolu’nun yeni sahipleri olurken, Rumlar ve Ermeniler Anadolu’yu kademeli olarak terk etti. Yine bu teze göre zaten Anadolu’da dikkate değer bir Rum ve Ermeni nüfus yoğunluğu da bulunmamaktaydı. Dahası, Türkler bu etnisitelere karşı son derece adilce, saygılı yaklaştı. Onların dinleri ve kültürlerine kimse dokunmadı.

Bu doktrinsel ana temalar, Türk tarih yazımının nüvelerini oluşturuyor ve bunların dışında yorumlarda bulunulması, Türk devletinin kırmızı çizgileri olarak orta yerde duruyor. Mesela Konstantiniyye’nin fethi (İstanbul’un fethi) sırasında bütün büyük ve orta büyüklükte kiliselerin yağmalanma sonrası camiye çevrildiği ustalıkla gizleniyor. Aya Sofya’nın yeniden camileştirilmesi esnasında sosyal medyada izlediğim tartışmalarda, Türkiyelilerin çok büyük bir çoğunluğunun bu konuda hiçbir bilgisi olmadığını gözlemledim. Dahası, birçoğu bu konuya hiç kafa yormamıştı. Yani eğer Müslüman Türkler Konstantiniyye’yi fethettikten sonra, geniş toleransları çerçevesinde tüm Hristiyanlara din özgürlüğü tanıdılarsa, nasıl oluyor da tüm kiliseleri camiye çevriliyordu? Konstantiniyye kentinin fetih sonrası yağmalandığı kayıt altındayken ve üniversite seviyesinde Türk tarihçiler bile satır aralarında bu konuya itiraz etmiyorken, Türkiye’de toplumun bu konudan bihaber olması, hâkim tarih tezinin sonucudur. Aynı endoktrinizasyon diğer kentlerin fethi ve “Türklerin Anadolu’yu yurt edinmesi” temasında da açıkça ortadadır. Bu bilgisizlik, bilinçli bir politikanın sonucudur.

Yine çok önemli bir vaka (ya da turnusol), Kürtlerin başına gelenlerdir. Son yüz yıldır Kürtler asimile ediliyor. Bu, modern zamanların en büyük insan hakları ihlallerinden biridir. Türkiye’de devlet eliyle, okullar kullanılarak, Kürt çocuklarına ana dilleri unutturuluyor. Aileler kendi çocuklarına Kürt ismi veremiyor. Yerleşim birimlerinin adları değiştiriliyor. Bu örnekler, geçmişte yaşanan asimilasyon politikalarının Kürt Halkı örneğinde tekrarından başka bir şey değil. Anadolu’daki tüm Rumca ve Ermenice kent, kasaba ve köy isimleri, dağlar veya nehirler, artan yoğunlukla, özellikle de 1800’lerin sonlarından itibaren, değiştirildi. En yoğun asimilasyon, İttihatçılar ve Kemalistlerin iktidarlarında gerçekleştirildi. Tüm bu dönemler, bugünkü tarih yazımı ile “elden geçiriliyor”.

Historiyografi, ısrarla Müslüman Türklerin tarihini aklayacak bir tür deterjan olarak kullanılıyor. Bu konuyu gündeme getiren sanırım bir-iki Türkiye kökenli sosyal bilimciden biriyim. Çok ciddi tepkiler, hatta aba üstünden sopa göstermelerle yıldırmaya çalışıyorlar. Aklıma ilk gelen diğer bir isim, Dr. Axel Çorlu hoca. Mikro alanlarda çalışan birçok tarihçi ve sosyal bilimci Türkiyeli, düşük profil ve akademik yayınlarla yetiniyorlar, çünkü toplumsal tepkiden çekiniyorlar.

Oysa bilmeliyiz ki, tarihe eleştirel yaklaşmadan, bugün yaşanan korkunç zulümle hesaplaşamayız. İnşa edilen Türklük konseptinin yapı sökümü gerçekleşmeden, demokratik bir Anadolu ideali gerçekleşmeyecek. Bu konuda akademisyenlere ve gazetecilere çok iş düşüyor.