Yaşım Büyüdü Peki Ya Ben?

Yaşım Büyüdü Peki Ya Ben?

Uzman Psikolog Danışman Üzeyir Oğurlu, yaş olarak olgunluğa ermemiş ebeveynlerin, kendileri gibi büyüyemeyen çocuklar yetiştirdiğini ifade ediyor.

Yaşı büyük olsa da olgunlaşamamış pek çok insanın can sıkıcı hallerine şahit oluyoruz çevremizde. Anne-baba olduğu halde sorumluluğunu evin büyük çocuğuna yükleyenlerden tutun da otuz yaşına gelmesine rağmen annesiz bir gün geçiremeyenine kadar karakterini oturtamamış kişiler hem kendisine hem de çevresindekilere bir sürü sorun yaşatıyor. Sorumluluklarını yerine getirmeyen bu bireylerin yükünü de çevresindekiler çekmek zorunda kalıyor. Onlar yüzünden başkaları erken büyümek durumunda kalıyor ya da var olan yükleri iki katına çıkıyor. Hatta bazen anne-baba çocuk gibi davranıyor, çocukları da haliyle ebeveyn gibi… Eğer olgunlaşamayan birey ailenin en büyük çocuğuysa küçük çocuk büyümek ve sorumluluk almak zorunda kalıyor. Aile fertlerinden verdiğimiz örnekleri sosyal yaşam içinde de çoğaltabiliriz elbette.

Kendi ayakları üzerinden duramayan bireylerin hal ve tavırları, sonraki kuşaklara da yansıyor. Uzman Psikolog Danışman Üzeyir Oğurlu, yaş olarak olgunluğa ermemiş anne-babaların çocuklarının kendine benzeyen çocuklar yetiştirdiklerine dikkat çekiyor. Yani çocuklar, model aldıkları ebeveynleri gibi büyümeyen büyük olarak yetişiyor. Dolayısıyla bir kısır döngü oluşuyor. Hal böyle olunca sosyolojik olarak etrafımızdaki herkes için geçerli olan ‘büyük yaşta olgunlaşma’ problemi karşımıza çıkıyor. Örneğin önceleri insanlar yirmili yaşlarda evlenirken şu an yirmili yaşlara çocuk gözüyle bakılıyor. Oğurlu, bu durumun tam da tüketim sektörünün istediği insan tipini oluşturduğunu düşünüyor. Çünkü insan olgunlaştıkça verdiği kararlar daha sağlıklı ve seçici olur. İnce eleyip sık dokuyan tüketici tipi ise piyasanın işine gelmiyor. Zira sektörün istediği küçük bir reklamla insanları rahatlıkla kandırabilmek.

OLGUN TİPLER TERCİH EDİLMİYOR

‘Büyüyemeyen büyükler’in olgunlaşmalarına engel olan birçok sebep var. İlk önce akla maddî durumu iyi olan aileler geliyor. Genellememekle birlikte ekonomik durumu iyi fakat sosyal durumu (eğitim ve bilinç) düşük ailelerin çocuklarında bu duruma şahit olmak olası. Pek çoğumuzun şahit olduğu gibi çocukluğunda maddî sıkıntılarla büyümüş anne-babalar, “Aman biz çektik çocuğumuz çekmesin” düşüncesiyle çocuklarına daha bebeklik döneminden itibaren çok ağır bir yük (!) yüklüyor. Oğur, bunu ‘yapması gerekenleri başkasının yapması yükü’ şeklinde tanımlıyor. Bu halin şu an hemen hemen tüm ailelerde yaşandığının da altını çiziyor. Hatta bazen maddî durumu kötü olan ailelerde bunun şiddeti daha fazla bile görülebiliyor.

Sabır, fedakârlık, azim, dürüstlük, kanaatkârlık, özveri gibi faziletler küçük yaşta çok basit davranışlarla kazandırılabilir. Fakat “Aman çocuğum başkasına rezil olmasın” düşüncesiyle gereğinden fazla harçlık vermek veya gereğinden fazla oyuncak almak, çocuğun olumlu meziyetlerinin geç oluşmasına yol açıyor. Oğurlu’ya göre çocuk yetiştirmenin temelinde “Çocuğumu dinim, milletim, ailem ve kendisi için yetiştirmem lazım.” düşüncesinin olması gerekiyor.

Olgunluğa erememiş kişilerin, yıllarca sorumluluk almadan hayatlarına devam etmeleri halinde çevrelerine ve kendilerine zarar vermeleri kaçınılmaz oluyor. Üzeyir Oğurlu, çocukluk ve ergenlik döneminde tehlikenin çok fazla farkına varılamadığı görüşünde. Ne zaman ki hayatın buz gibi soğuk yüzüyle karşılaşıyor insan, o zaman işin ciddiyetini anlıyor. Öncelikle bu tür kişilerde, sabır, fedakârlık gibi değerler tam olarak oturmadığı veya geç oturduğu için başta kendi sorumluluklarını almakta güçlük çekiyorlar. Tek başlarına karar veremediklerinden hep başkalarının yönlendirmesiyle hareket ediyorlar. Hep birilerinin onayına ihtiyaç duyuyorlar. Oğurlu’ya göre aslında günümüz toplumunda geç olgunlaşmanın takdir edilmemesi de bu sonucu doğurabiliyor. Örneğin çok olgun erkek tipleri, genç kızlar tarafından çok tercih edilmiyor. Büyüyemeyen büyükler, mümkün olduğunca geç evlenme gibi bir anlayışa sahip oluyorlar. Çünkü risk ve sorumluluk alma becerileri gelişmediğinden evlilik gibi büyük bir sorumluluk onları korkutuyor. Evlenseler bile çocuk yapma konusunda çekingen davranıyorlar. Genellikle evlilikleri hüsranla biten kişiler, ilk birlikteliklerinden kazandıkları tecrübeden sonra ikinci evliliklerinde daha uyumlu oluyorlar.

Olgunlaşmamış kişiler, sosyal yaşamlarında dostane ilişkiler yerine derin olmayan-sıradan ilişkiler kuruyor. Çünkü dostluk kurmak için sorumluluk, fedakârlık, sabır gibi temel karakter özellikleri gerekiyor. Bu insanlar çevreleri tarafından sevilir gibi görülse de yapmacık olan bu sevgi aslında diğer insanların onlara gereken değeri vermediğini gösteriyor.

Peki bu tarz kişilerin psikolojik olarak rahatsız olduğunu söyleyebilir miyiz? Üzeyir Oğurlu, böyle bir tanım koymanın sağlıklı olmayacağı görüşünde. Çünkü bu durum çevremizde o kadar yaygın ki artık toplum tarafından da kabul edildiği için psikolojik rahatsızlık yerine ‘sosyolojik rahatsızlık’ demek daha uygun. Ancak bu tür kişilerin psikolojik rahatsızlıklar konusunda risk grubunda olduğunu söylemek mümkün. Hatta anti-depresan kullanımındaki artışın, böyle insan tiplerinden kaynakladığını söylemek yanlış olmaz. Zira belli yaşta yapılması gereken işleri yapamamak, sorumluluk üstlenememek, psikolojik rahatsızlıklara kapı aralayabiliyor.

Vurdumduymaz, bencil ve sorumsuz olarak nitelendirebileceğimiz bu kişilerin, başka problemleri de söz konusu. Hemen hayal kırıklığı yaşayan, çabuk pes eden, karamsar, bardağın hep boş tarafını görmeyi yeğleyen, işin kolayına kaçan, bundan dolayı iş yapmaya veya risk almaya isteksiz, devamlı birilerinin onayına ihtiyaç duyan, kendi başına karar veremeyen, çevresindeki olaylardan çabuk etkilenen, insanlarla iletişim kuramayan, çabuk bağırıp sinirlenen, obsesyona meyilli, intihar eğilimli olmaları, onları hayata karşı dirençsiz yapıyor.

Büyüyemeyen büyüklere sorumluluklarını hatırlatma ve kendi durumlarının farkına varması için çevresindekilere bazı görevler düşüyor. Oğurlu, öncelikle çocuk yetiştirmenin temelindeki felsefenin değişmesi gerektiğini ifade ediyor. Anne-babanın, evladını, Barbi bebeği gibi değil, geleceği kendisine teslim edebileceği bir nesil yetiştirme düşüncesiyle büyütmesi gerekiyor. Çocuğun ileride bir yetişkin olacağı gerçeğini unutmamak ilk adım. Bu sebeple ailelerin, çocuğa hangi sorumlulukları ne zaman vermesi gerektiği bilincinde olması şart. Tam da bu noktada kelebek hikâyesi aklımıza düşüyor. Merhameti dolayısıyla kozasından çıkmaya çalışan kelebeğe yardım eden kişi, o kelebeğe ne kadar büyük kötülük yaptığını kelebek uçamayınca anlıyor. Anlıyoruz ki fazla merhamet gösterdiğini zanneden ebeveyn, aslında farkında olmadan çocuklarının kendi ayakları üzerinde durmasına engel oluyor.