En Büyük Önceliğimiz Para Mı?

En Büyük Önceliğimiz Para Mı?

Hakkını aramak insanın en tabi gayreti olmalıdır.

Ancak bunu, tamahkârlık ederek, bencilleşerek ve başkalarına eziyet edercesine yapmaması gerekir. Para için, makam için, hazır lezzetler için ederinden fazla gayret göstermek, insanı zelil eder.

Eski Türk filmlerinden hatırladığımız bir sahne vardır. Zengin adam, kızına talip olan fakir gence hitaben şöyle der: “Kızımın peşini bırakmak için ne kadar para istiyorsun?” Genç, adamın yazdığı açık çeki reddeder ve bazı şeylerin parayla ölçülemeyeceğini söyler. Hemen herkesin takdir ifadeleriyle seyrettiği ve fakir gençten yana olduğu bu sahne, çoğu zaman filmlerde kalıyor. Prensip sahibi olmak, ilkeli davranışlarda bulunmak, eski zamanların hikâyeleriymiş gibi nostaljik bir perdeden anlatılıyor. Oysa dünyaya yön verecek insanların, ‘yeryüzü mirasçısı’ kimselerin, her şeyden önce para-pul, makam-mansıp, şan-şöhret gibi dünyaya çağıran şeylere teveccüh etmemesi gerekir.

Bugünün dünyasında ‘hak aramak’ çok önem atfedilen bir haslet olarak görülüyor. El-hak öyledir de. İnsanın, hakkını-hukukunu aramak için sesini çıkarması, başkalarının hakkı için de yeri geldiğinde ayağa kalkması beklenir.

İnsanın inandığı değerler ayaklar altındayken ses çıkarmayıp, dünyevî menfaatler için kendini parçalarcasına uğraşması, dünya-ahiret dengesinin kaybolduğuna işaret eder.

Tarih, hak mücadelesinin doğru-yanlış bir yığın örneğiyle dolu. Ancak ‘hak’ın, insanı köleleştirmesi, insanın hak ettiğini alabilmek uğruna karakterinden fedakârlık yapması doğru değil. Hak mücadelesinin de insanca olanını tercih etmesi, yeri geldiğinde, kendi hakkını, umumun ya da başkalarının hakkı için feda edebilmeyi bilecek denli, bu dünyayla ilgisini doğru kurması lazım. Bu, haksızlık karşısında pasif durmayı değil, yalnızca hakkı doğru yerde aramayı bilmekle ilgili bir durum. Son birkaç asırdır bazı sokak hareketleri ve protesto eylemleri, bir ‘hak arama metodu’ ortaya koyduğunu iddia etse de, ortaya çıkan sonuç, çoğunlukla zulmü daha da arttırıyor. İnsanları birbirinden ayrıştırmaya, yalnızca ‘çıkarı’ için canını feda etmeye, midesi veya parası için izzetinden vazgeçmeye zorladığı oluyor. Yani kişi, hakkını ararken, insan olmanın hakikatini arka plana atabiliyor.

Öte yandan, insanın değerlerine küfredilirken, dinî hassasiyetleri yerlerde çiğnenirken ses çıkarmayıp, yalnızca maaşına zam yapılmadığında, rızkından kesinti olduğunda, hakkını alamadığında öfkelenmesi çok da makul görünmüyor. İslâm dini, insanı infaka teşvik ederken, sadakayı bile ‘en sevdiğinden’ vermesini öğütlerken, insanın bu türlü dünyevî meselelerle bağını gözden geçirmesini sağlıyor. Kur’an’da anlatılan tablolar, çoğunlukla inandıkları için mücadele eden, ‘ila’yı kelimetullah’ adına ıstırap çeken insanları resmediyor. Bu durumda, insanın dünyayla bağı, maddî çıkarlardan ziyade, ahirete bakan yönüyle Kâinatın Hakiki Sahibi’ni nazara almakla ortaya çıkıyor. Ancak insan, genellikle dünyayı kaybetmeyi, ahireti kaybetmekten daha çok önemsiyor, buradaki hazır lezzeti kaybetmemek için çırpındığı kadar, ebedî ama tehir edilmiş bir lezzete ulaşmayı denemiyor.

Hazır lezzeti kaybetme korkusu, istikbal endişesini doğuruyor. Öyle ki, insan kariyeri için, gelecekte elde etmeyi umduğu dünyalık bir makam için, meşruiyet zeminini arttırmanın yolunu arar. En çabuk da kendini ikna eder.

Biraz daha para kazanmak için, başkalarının kazancını kısmayı meşru görür mesela. Bunu da ‘hak ettiğini’ düşünür. Emek hırsızlığı yapar, bunu daha fazla istihdam üretmek için yaptığını söyler kendine. Bahaneleri, önce nefsinden duyar, sonra insanlara duyurur. Ve nefis, insanı hep kendini düşünmesi için teşvik eder. Zamanla, fedakârlığı ve diğergamlığı unutturur. “Bir kimse kendisi için istediği bir şeyi, (mümin) kardeşi için de istemedikçe, hakiki mümin sayılmaz.” (Ebu Davud) hadis-i şerifini akla getirmez. Kişi, bir süre sonra, ‘hak mücadelesi’ verdiğini zannederken aslında sadece nefsinin isteklerini seslendirdiğini, onu tatmin için halden hale geldiğini göremez hale gelir.

Paraya tamah etmek, mal-mülk peşinde koşmak, makam için başkalarının hakkına girmek, sıradan birer mesele oluverdi günümüzde. Bir işe başlarken ilk sorulan soru, maaşla ilgili hep. Bunu, meslekte çabucak yükselebilmeyi kollayan sorular izliyor. Belki de en son, o işle topluma, başkalarına ve tarihe nasıl hizmet edilebileceği akla getiriliyor. Hâlbuki kadim topluluklarda, meslekler önce umuma faydası cihetiyle ele alınır. Toplumda iş bölümü, topluma faydası olacak alanların dizayn edilmesiyle gerçekleştirilir. Maaş ve makam ise, bu iş bölümünde, insanların ehliyet ve tecrübe kazanmalarına göre sonradan takdir edilir. Ancak nefis, hep daha fazlasını -üstelik hiç hak etmemesine rağmen- ister. Şımarık bir çocuk gibi doymak bilmeden her şeye tamah eder. Hakkını, meşru ölçüler içerisinde aramaktan hazzetmez. Bilakis, o hazır lezzete en çabuk ve kolay ulaşabileceği yolu seçer. Ve hep bunun getirdiği elemlerle baş başa kalır. Bir zaman sonra dinine, ailesine, hatta şahsına edilen hakaretlere ses çıkarmaz, ama zevklerine, parasına, makamına el uzatanları affetmez hale gelir. Allah muhafaza!