İnsanlık Çok İlerledi, Artık Görünmüyor!

İnsanlık Çok İlerledi, Artık Görünmüyor!

Gittikçe artan bir sendrom haline geldi toplumsal duyarsızlık.

Otobüste ayakta kalan yaşlı teyzeye yer veremeyecek, yanımızda düşüp bayılan insana el uzatamayacak kadar duyarsızlaştık. Peki, bu kayıtsızlık halinin manevî latifelerimizi öldürdüğünden haberdar mıyız?

Hatay’da meydana gelen olaya tanık oluyoruz bir akşam, televizyonda. Hadise, bir düğünde yaşanıyor. Patlayan kurşunlardan biri, Bestami Alkaya’ya isabet ediyor. Talihsiz adam güçlükle dışarı atıyor kendini. Daha fazla ilerleyemeden yere yığılıyor. Tam on kişi, bırakın yardım etmeyi, yaralı adamın üzerinden atlayarak geçiyor! Ve Alkaya çok geçmeden ölüyor. Birkaç gün sonra İzmir’den başka bir haber seyrediyoruz. 79 yaşındaki Nezahat Kıynak, traktörün altında kalıyor, uzun bir süre kimsecikler koşmuyor yanına. Ona çarpan sürücü bile koltuğundan inmiyor! Kaburgaları ve sağ bacağı kırılan teyzeye muhabir, mikrofon uzatıyor hastanede. Teyzenin ağzından, “Yemin ederim kimse yardım etmedi.” cümlesi dökülüyor. Bir başka akşam Adana’dan bir habere takılıyor gözümüz. Alkollü sürücünün çarptığı Yusuf Akyol, havada birkaç takla attıktan sonra feci şekilde yere düşüyor. Sürücü, anında kaçıyor, çevredekiler ambulansı arıyor. O esnada diğer arabalar, yerde yatan adama aldırmaksızın gelip geçiyor yanından. Anlattığımız haberlerin başlığı ise hiç değişmiyor: “İnsanlık ölmüş!”

Tabii bunlar, sadece basına yansıyan bir kısım ‘duyarsızlaşma’ haberleri. Yakın çevremizde de böyle çarpıcı örnekler mevcut. Örneğin geçtiğimiz günlerde 23 yaşındaki bir genç tramvayda bayıldı. Yerde yatan gencin yardımına kimse koşmadı. Birkaç dakika sonra yaşlı bir adam tuttu delikanlının elinden. Onun bu adımı, diğerlerinin şuurunu açmış olmalı ki üç kişi genci kucakladığı gibi ilk durakta indirdi. İndirdi ve arkasına bakmadan gitti! Durakta bekleyen herkes, “Nolmuş nolmuş?” deyip merakını giderdikten sonra yoluna devam etti. 112 Acil Servis’i arayıp durumu izah ettik. Operatör, ambulans göndermeye değer bir durum olup olmadığını anlamak için detaylı sorular sordu ve beklemeye aldı bizi. O sırada yardıma gelen belediyenin temizlik işçisi, “Basını çağıracaksın buraya, bak nasıl gönderiyorlar ambulansı.” dediğinde bu kez muhabir kimliğimizi kullanarak konuştuk yetkililerle. On dakika geçmeden ambulans geldi!

Sağlık ekiplerinin müdahale ettiği genç, epilepsi nöbeti geçiriyordu. Yaklaşık iki gündür bir şey yememişti ve ilaçları bitmişti. İstanbul’un Merter semtindeki tekstilcileri gezip iş bulmak ümidiyle çıkmıştı yola. Fakat Merter’e varamadan nöbet geçirmişti, bir önceki gün geçirdiği gibi. Burada dikkat çekmek istediğimiz husus, gencin hikâyesi değil tabii ki. Asıl mevzumuz, duyarsızlaşma konusunda ne kadar yol aldığımız! Hiç şüphesiz dünya kabuk değiştiriyor. Değişen dünyada bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeler ön plana çıkıyor ancak manevî değerler de aynı oranda pörsüyor. Dünyaca ünlü yazar Robin Sharma’nın dediği gibi; insanlık çok ilerledi artık görünmüyor!

Güvensizlik, yardım etmeye engel oluyor

Neden bu kadar duyarsızlaştığımızı merak ediyoruz. Psikolog Kadriye Tekin, alışmayla duyarsızlaşma arasındaki farka değinerek söze başlıyor. Ona göre alışma daha çok duyu organlarında meydana gelen biyolojik temelli ve fizyolojik özellikteki tepkilerin ortadan kalkmasıyla ilgili. Örneğin, ortamdaki boya kokusuna, sokaktan gelen gürültüye, odanın karanlığına alışırız. Duyarsızlaşma ise korku, heyecan, kaygı, sevinç gibi duygusal özelliklerin ortadan kalkmasıyla alakalı. Mesela sınıfta sunum yaparken heyecanlanan öğrencinin bir süre sonra normalleşmesi gibi. Tekin, bu ayrımı ortaya koyduktan sonra çevremizde cereyan eden duyarsızlaşma örneklerinin kaynağına ışık tutuyor. Onun kanaatine göre etrafımızda olup bitenlere kayıtsız kalmamızın temelinde ‘güvensizlik’ sorunu ve ‘sorumluluk almama’ isteği yatıyor. Nitekim asgari düzeyde yardım gerektiren durumlarda bile birilerine el uzatmaktan kaçınabiliyoruz. Sokakta bayılan biri için “Hasta mı, hastaneye götürsem masrafı bana kalır mı, ölürse benden şüphelenirler mi, ya hasta değilse beni soymak için numara yapıyorsa?” gibi envai çeşit düşünce musallat oluyor zihnimize. Bundan dolayı “Bana ne.” deyip geçebiliyoruz yahut “Nasılsa başkası yardım eder.” fikriyle oradan uzaklaşıyoruz. Hasılı vicdanımızın sesini kısıp yolumuza devam etmek çok daha kolay görünüyor.

Tekin, günümüzde ön plana çıkan bireysellik anlayışından dolayı da duyarsızlaştığımızı düşünüyor. Birileri için herhangi bir şey yapmak fazla anlam ifade etmiyor artık. Herkes kendi derdine endekslenerek; duyguları ve vicdanına narkoz verilmiş gibi yaşamayı tercih ediyor.

Televizyon ve internetin aşırı derecede kuşattığı insanların gerçeklik algısında bir değişim söz konusu. Sanallık bize gerçekliğimizi o kadar kaybettiriyor ki gözümüzün önünde cereyan eden bir olaya ekranda seyrediyormuş gibi bakabiliyoruz. Toplumda genel bir yorgunluk olduğunu söylemek de mümkün tabii.

Zira kimse, başka iş/kişilerle uğraşma gücünü bulamıyor kendinde. Yardım etmeyi para veya vakit kaybı olarak görüyor. Çıkar ilişkilerinin baskın olduğu çağımızda kişi, karşıdan bir menfaati yoksa muhtaç/mağdur durumda olanlardan özellikle uzak durmayı yeğliyor. Fakat kimileri için menfaat sağlama, sadece maddî anlam taşımıyor. Çevresinde kendisine alkış tutan, egosunu yücelten birileri varsa durum değişiyor ve kişi, sırf manevî olarak tatmin olmak için yardım eli uzatabiliyor. Tüm bunlar bir tarafa vicdanı kuvvetli olan ise önünde hangi risk olursa olsun çevresine duyarlılık gösteriyor.

İç dünyamız karbonlaşıyor

Duyarsızlaşma, müminin şahsî ve toplumsal hayatı adına hassasiyet göstermesi gereken konularda titizliğini yitirmesi, olumsuzluklara karşı kayıtsız kalması anlamına geliyor. Bu kayıtsızlık onun manevî latifelerini matlaştırıyor. Latifeleri silikleşen, kalbi ölen insan zamanla ilgisiz oluyor. Araştırmacı yazar Dr. Reşit Haylamaz’ın ifadesiyle duyarsızlaşma zamanla solup pörsümeye başlayan insanların hastalığı; dünkü hassasiyetlerine bugün duyarsız kalan ve sükût durmak suretiyle etrafında yeni yeni olumsuzlukların yeşermesine zemin hazırlayanların hastalığı! Bulaşıcıdır da, tedavi adına adımların atılmadığı yerde birbirine bakarak kararan üzümler misali kitleleri kırıp geçirir.

‘Ölümcül Bir Hastalık: Duyarsızlaşma’ adlı makalesinde duyarsızlığı ‘sinsi ve seyri yavaş olan bir hastalık’ olarak nitelendiren Haylamaz, kişilerin bu hali zamanla benimsediği kanaatinde. Yani duyarsızlık virüsü zamanla ruhu istila ediyor. Nasıl ki ateşi sönen soba, bir müddet sonra çevresindeki ısıya ayak uyduruyorsa vicdan ateşini tazelemeyenler de çevresindeki duyarsızlara ayak uyduruyor. Ancak her geçen gün kendinizi yeniliyorsanız, iç dünyanızın ‘karbonlaşmasına’ müsaade etmiyorsanız durum değişir. Zira, asıl olan hassasiyetleri canlı tutabilmek. Haylamaz, “Demek ki değişen, değiştiriliyor. Öyleyse duyarsızlığımızı imanın enginliğinde tedavi edip değiştiğimiz yönlerimizi değiştirmek, bizim için en önemli vazife. Unutmamak gerekir ki, dünyayı değiştirecek olanlar, yürürken herhangi bir değişikliğe maruz kalmayanlardır! Öyleyse duyarsızlığın pençesinde can vermemek için Hazreti Yunus’un (aleyhisselam) kavmi misali bir teveccühle yeniden o kıbleye yönelmek ve yürekten iman edip bu çizgideki değerleri yeniden değişilmez kılmak gerekiyor.” ifadeleriyle konuya açıklık getiriyor.

Efendimiz’in “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” beyanını ihmal edeli bir hayli zaman oldu değil mi? Nitekim bu hadis, yemek paylaşmayı öngörmüyor sadece. Duygudaşlık oluşturma, acıyı paylaşma, toplumsal dayanışma ve vicdanı güçlendirme amacını da taşıyor. O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) bu ikazı, Müslüman’ın böyle bir bencilliğe düşmeyeceğini, düşerse de onun Müslüman olamayacağını nazara veriyor. Bize de “Allah bizi duyarsız kalmaktan muhafaza buyursun!” demek düşüyor.