Adalet ortadan kalkınca geriye ne kalır?

Adalet ortadan kalkınca geriye ne kalır?

Yargıçlar da hata yapabilir ama cezada hatanın sonuçları af ve bağışlamada hatadan çok daha ağırdır. Hz. Ömer "Şüphe ile ceza vermektense, şüphe durumunda cezayı düşürmeyi tercih ederim" diyerek ceza hukukunun temel amacının bireyin haklarını korumak olduğunu açıkça ifade etmiştir.

Hakikat ve adalet birbirini tamamlayan iki temel değerdir. Hakikatin insan davranışlarına yansımasıdır adalet. Özgür iradenin belirleyici olduğu davranışlarda adalet ilkesi ortaya çıkar. Bundan dolayı adalet, insana mahsus bir niteliktir. İnsanın sahip olduğu diğer ahlaki değerler de adalete bağlı olarak anlam kazanır. Nitekim Kant, “Şayet adalet ortadan kalkarsa, yeryüzünde insanların yaşamasının artık hiçbir değeri kalmamış olur” der.

Adalet, özgür iradeye bağlı olarak gerçekleştiği için her bir tekil olayda adaleti yeniden belirlemek gerekir. Mahkemeler ve yargıçlar bundan dolayı vardır. Adaleti gerçekleştirecek kuralları en ince ayrıntısına kadar belirleseniz de uygulamada her zaman bir karar vericiye ihtiyaç duyulur. Karar verici hâkimlerin, hakkaniyetli karar verebilmesi ise ön yargılarını ve kişisel duygularını karar süreçlerine karıştırmaması ile mümkündür. İşte bu amaçla hâkim ve yargıçların uyması gereken temel ilkeler ve ahlaki kurallar belirlenmiştir. Hatta hukukun sistemleşmesinde yargılama ilkelerini tespit etmek düşüncesi etkili olmuştur denilebilir.

Adaletiyle tanınan Halife Hz. Ömer, Ebu Musa el-Eş’arî isimli sahabiye yargılama konusunda nasıl davranması gerektiğini bildiren bir mektup yazar. İşte bu risale, hukukun sistemleşme sürecinde son derece etkili olmuş hatta zamanla yeni bir tür olan “hakimlerin uyması gereken esaslarla” alakalı eserlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu mektubunda Hz. Ömer, Kadı Ebu Musa’ya “Seni öfke, stres, insanlara sıkıntı verme ve muhakeme esnasında kötü davranıştan sakındırırım” diye emreder. Mektubun temel hareket noktası yargıcın kendi hislerini yargılama sürecine karıştırmamasıdır. Nitekim bu konuda bir hadiste de “Öfkeli insan, iki kişi arasında hüküm vermesin” denilerek, karar verme aşamasında yargıçların şahsi hisleriyle hareket etmemesi gerektiği vurgulanır. Yine hadislerde şüphenin sanık lehine olduğu, hüküm verenlerin insanları sıkıntıya sokmak için değil, onlara çıkış yollarını göstermek için hüküm vermesi gerektiği gibi yargılamanın temel ilkeleri bildirilmiştir.

Yargıçlar da hata yapabilir ama cezada hata yapmanın sonuçları af ve bağışlamada hata yapmaktan çok daha ağırdır. Bundan dolayı Hz. Ömer “Şüphe ile ceza vermektense, şüphe durumunda cezayı düşürmeyi tercih ederim” diyerek ceza hukukunun temel amacının bireyin haklarını korumak olduğunu açıkça ifade etmiştir.

Ceza hukuku bireyin ve kamunun temel haklarını korumayı hedefler. Kamunun hakkını korumak da önemlidir ancak, bireysel hakların önceliği vardır. Zira yargılanan kişinin temel hakları muhtemel toplumsal maslahatlar için ihlal edilemez. Aksi takdirde despotizm ve hukuksuzluk hâkim olur. Kaldı ki, muhtemel maslahatlar hiç tükenmez ve tamamen sübjektif kararlarla betimlenebilir. Devlet’in, milletin, toplumun, ailenin, ideolojinin ya da bir partinin maslahatı ileri sürülerek bireyin temel hak ve özgürlükleri kolayca kısıtlanabilir. Halbuki hukuk insanları cezalandırmayı değil, insanların haklarını korumayı esas almalıdır. Bir kez daha hatırlatalım ki hukukun temel gayesi bireyin haklarını korumaktır. Zira toplumsal haklar da bireylerden bağımsız düşünülemez. Bir hukuk sistemi, bireylerin haklarını dikkate almak yerine bir düşünce ya da inancın korunmasını esas aldığı takdirde hukuk baskı ve despotizm aracı haline dönüşür.

Hüküm veren kişilerin ideolojik kaygılarla hareket etmesi ise hukuku tamamen ortadan kaldırır. Kur’an-ı Kerim, hukukun bu temel ilkesini şöyle beyan eder: “Ey İman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet numunesi şahitler olun. Bir topluluğa karşı, içinizde beslediğiniz kin ve öfke sizi adaletsizliğe sürüklemesin” (Maide 8). Sosyal gruplara karşı duyulan öfke ve ön yargılar sınıfsal, ideolojik ya da inanç kaynaklı olabilir. Demek ki düşünce ve inançlarından dolayı herhangi bir grubu ötekileştirmek ve düşmanlaştırmak doğru olmadığı gibi hukuk önünde adaletsiz davranmak da 14 asır önce dinen yasaklanmıştır. Bu yasağın toplumsal barış için ne kadar önemli olduğunu bilen Hz. Ömer, Mısır valisi Amr b. el-As’a yazdığı mektupta, Hristiyan Mısır halkına ayrımcılık yapmaması gerektiğini sıkı sıkıya tembih etmişti.

Gerek insanlık tarihi boyunca ortaya çıkmış rasyonel hukuk sistemlerinde gerek ilahi kaynaklı hukuk sistemlerinde hakkaniyet ve eşitlik ilkesi hukuk düşüncesinin temel referansı ve ana amacı olmuştur. Halbuki bugün seküler hukukun uygulandığı ülkemizde güya dindar politikacıların iktidarda olduğu bir dönemde en ağır hukuk ihlalleri yaşanmaktadır. Rasyonalite ve ahlaki ilkeler bir kenara bırakılarak hukuk adeta muhalifleri sindirme ve yok etme aracı haline dönüştürülmüştür. Bunun en son örneğini Gezi davasında gördük.

Gezi davasında yargıçlar, önce beraat verilen dosyayı, yeniden yargılama konusu yapmış; daha sonra da en ağır hükmü vererek sanıkları müebbetle cezalandırmıştır. Bu yargılamanın siyasi içerikli olduğu ve politik olduğu açıktır. Halbuki yargıçların bırakalım politik amaçları hisleriyle hareket ederek, sanığı cezalandırmasına bile adil bir hukuk sisteminde izin verilmez. Adaleti öldürdüğünüz ya da yargıçları politikacıların kapısına bağladığınız takdirde ancak böyle adaletsiz bir karar çıkarabilirsiniz.

Unutmayalım, adalet ilkesi insan olmanın gereğidir. Her bir adaletsizlikte insanlığımızdan bir parça yitiririz. Adaletin temel ilkesi olan tarafsızlığı ve eşitliği beyan eden kutsal kitabımızdaki ayeti hatırlayıp, daha sonra bazı politikacıların yaptığı gibi, tam aksini yaparsak yalnızca inancımızı değil insanlığımızı da tamamen yitirmiş oluruz. İnsani değerleri askıya alan, dini ve ahlaki esasları istediği gibi yorumlayan kişi ve grupların kısa süreli bazı kazanımlar elde etmesi mümkündür ama kalıcı bir sistem kurmaları imkansızdır.

Yakın tarihimizde Saddam ve Kaddafi örnekleri gösterdi ki hukuk ve özgürlüklerin politikacılar eliyle yok edildiği toplumlar, dıştan huzurlu ve barış içinde yaşıyor gibi görünürler. Lakin bu tür toplumlarda ilk ciddi krizde çatışma ve iç savaşa dönüşecek büyük sosyal kırılmalar yaşanır. Zira hakkaniyet düşüncesinin ve eşitlik prensibinin kaybolduğu toplumların sağlıklı ve uyumlu bir birliktelik oluşturması ve kalıcı bir barış tesis etmesi imkansızdır.