Rahata Düşkünlük Belası

Rahata Düşkünlük Belası

Rahata düşkünlük, günümüz Müslüman’ını bekleyen en büyük tehlikelerden biri.

Bediüzzaman Hazretleri’nin ‘meylürrahat’ olarak ifade buyurduğu bu illet, “umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası” aynı zamanda. Meyil ve rahat kelimelerinden meydana gelen bu tabir, bazen tembellik ve tenperverlik kelimelerinin yerinde de kullanılıyor. Ama esasen, çalışmayı sevmeme, iş görmek istememe, sıkıntıya katlanmaya hiç yanaşmama ve hep rahat etme, dinlenme, eğlenme peşinde olma manalarına geliyor.

Meylürrahat, aynı zamanda, dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında hevesin uyanması ve insanda çalışmaya karşı bir gafletin hâsıl olması demek. Bir insan bu hastalığa yakalanınca, artık cismânî varlığı hesabına hareket etmeye, ömrünü bedenine bağlı olarak sürdürmeye başlar. Hayata sadece yeme içme, gezip tozma, eğlenip dinlenme, yatıp uyuma, böylece gününü gün etme, sürekli zevk alma ve hayatın keyfini çıkarma düşüncesiyle yaklaşır.

Peki, bu düşünce onu bir yere götürür mü? Asla! Bir süre sonra yaşadığı hayat ona sıkıcı gelmeye başlar. Başlangıçta severek yaptığı ve peşinden koştuğu işler bile zevk vermez olur. Şikâyetlerin, sıkıntıların ve buhranların ardı arkası kesilmez. Derin karamsarlık ve felç eden bedbinliğin pençesinde, boğucu bir kısır döngüye mahkûm olur.

Onca zevke, eğlenceye rağmen rûhen bomboş bir hâle ve kalben de tatminsizlik içine gömülür. Hayalet gibi kendisini kovalayan stres ve anguazlardan kurtulayım derken, aldatan bir oyundan, öldüren başka bir eğlenceye, bir çukurdan başka bir gayyaya yuvarlanır durur. Bu kötü gidişi fark edememekse ayrı bir imtihandır onun için.

Böyle biri işsizlik ve tembellik bunalımıyla uğraşırken, aynı zamanda çalışarak elde edemediklerine genellikle gayr-ı meşru vasıtalarla ulaşmaya çalışır. Meşru dairede çalışıp helal dairesinde geçimini sağlayamayınca binbir türlü harama bulaşır. Kolay kazandığını zanneder ama aslında helal kazanan insanlardan kat kat fazla zahmet ve meşakkat çeker.

Bütün utanç verici haller, maskaralıklar ve rezillikler, bu rahat tutkusunun gölgesinde boy atıp gelişir. Bu özelliklere sahip bir insan şeytanın ağına çabuk yakalanır. Şeytan ona sürekli lâubâli ve mâlâyâni şeylere girmeyi fısıldar. O da bu fısıltıları takip edince günah deryasına yelken açar ve bazen bir lokma, bir bakma ya da bir tutma ile olmadık günahlara, rezilliklere ve maskaralıklara girer.

Kur’an-ı Kerim, yemesinde-içmesinde, yatmasında-kalkmasında aşırı aristokrat davranan bu insan tipini çok net çizgilerle resmeder. ‘Mütrefîn’ olarak ifade edilen bu karakter, şan-şöhret, makam-mansıp, konfor ve iktidardan alabildiğine yararlanır. Sahip olduğu imkânlar sebebiyle zamanla doğru yoldan sapmış ve hayâsızlığa dalmıştır. Kur’an, gazab-ı ilahî ile helâk edilen beldelerde mütrefînin hâkim olduğundan bahseder. Böylece, yemeyi-içmeyi, rahatı ve eğlenceyi gâye-i hayal hâline getirmiş bu insanların, ilâhî tehdide sebep teşkil ettiğine dikkat çeker.

İsrâ Sûresi 16. ayette: “Herhangi bir beldeyi imha etmek istediğimizde; oranın lüks içinde yaşayan şımarıklarına, kendini zevke, sefaya ve keyfe salmış aristokrat sınıfına iyilikleri emrederiz. Buna rağmen onlar dinlemez, fısk u fücura devam ederler, kulluk adına takdir edilen çerçevenin dışına çıkarlar, kendileri için mukadder olan fıtratın sınırlarını aşarlar. Bu sebeple, o belde hakkında ceza hükmü kesinleşir, onlar Allah’ın vereceği o hükme müstehak olurlar; biz de orayı yerle bir ederiz, oranın altını üstüne getiririz.” buyurulur.

Her devirde ve her toplum içinde yer alan ‘mütrefîn’ güruhu, akıl, mantık, muhâkeme ve dinî kurallar yerine, cismânî arzuların yönlendiriciliğinde hareket eder. Hayatlarını nefsanîliğe bağlı sürdürür ve davranışlarını hayvanî içgüdülere göre belirler. Bu densizler, ne edep hissinden haberdardır ne de hesap endişesinden. İnsanî değerlere saygı nedir bilmez, rahatlık-küstahlık döngüsünde tanınmaz bir hale bürünürler. Fazilet-rezalet ayrımını yapmaz, hayır-şer farklılığını düşünmez ve ahlâkî hiçbir endişe taşımazlar. Öyle bir gaflet içindedirler ki, halleri Nuh kavmini, Semud rezillerini, Sodom ve Godom sefillerini hatırlatır. Bunlar, her şeyi ve herkesi sadece hayvanî iştihaları hesabına kullanır; yalnızca yaşama tutkusu ve rahat etme arzusu ile nefes alıp verirler. En kötüsü de ne dünyada mutluluğu yaşayabilirler ne de ahirette ebedî saadete kavuşabilirler.