Okumayı Yeniden Öğrenelim!

Okumayı Yeniden Öğrenelim!

Okumanın önemini bilmemize rağmen bunu bir türlü alışkanlık haline getiremeyiz.

Halbuki televizyon ya da bilgisayar karşısında harcanan birkaç saate alternatif ‘kitap saatleri’ koymak elimizde. Gelin okumama hastalığımızı tedavi etmeye çalışalım.

İslam’ın ilk emrinin “oku” olması, yeryüzündeki birçok hakikatin okuma ve kitap ile anlaşılacağının en güzel işaretidir. Kitap, insanoğlunun en önemli rehberlerinden biri olmuştur. Bu rehberden faydalanmanın yolu da ancak okuma alışkanlığı kazanmakla olacaktır.

Günümüzde, televizyon ve internet vasıtasıyla derinliği olmayan yüzlerce bilgiye maruz kalıyoruz. Zihnimiz dolu ve kafamız karışık olduğu için hafızamız da verimli çalışmıyor. Nice kıssada, değil âlimlerin, halktan insanların bile kalın kitapları ezberlediği yer alırken, biz küçük bir kitabı okumakta veya kısa bir duayı ezberlemekte zorlanıyoruz. Bu duruma kitap sayısının günden güne artması da sebep oluyor. Bundan bir-bir buçuk asır evvel basılan kitapların hepsine aynı anda ulaşmak mümkünken, bugün yayınlanan kitapların haddi hesabı yok. İşte bu noktada bize seçici davranmak düşüyor. İlim ve fen hemen herkes için faydalı olsa da; ömür kısıtlı. Bu sebeple okuyacağımız kitapları elemek gerekiyor.

Büyük mütefekkir Cemil Meriç, kitabı ‘meçhule açılan bir kapı’ olarak tanımlıyor. Ona göre okuma ‘içimizdeki meçhul âlemin kapılarını açan bir anahtar’dır.

Burada karşımıza, bu kapıyı açacak anahtara ulaşmanın yolu; yani “Ne okuyacağız?” gibi can alıcı bir soru çıkıyor. Cevabı, Meriç’ten asırlar evvel gelen Yunus Emre’den alıyoruz: “İlim, ilim bilmektir/ İlim kendin bilmektir/ Sen kendini bilmezsen/ Ya nice okumaktır.” Yunus Emre, okumanın merkezine insanı koyuyor. Yani insan öncelikle kendi varlığını, içinde yaşadığı kâinatı ve dolayısıyla Yüce Yaratıcı’sını öğrenmezse, ilmin bir ehemmiyeti kalmıyor. Zaten Nebiler Nebisi de (sallallahu aleyhi ve sellem) faydasız ilimden Allah’a sığınarak bizlere hakiki ilmin yolunu gösteriyor.

Okumak, insanın kendisini tanıması, varlığını anlaması, Yaratıcı’sını bilmesi ve içinde yaşadığı kâinatın sırlarına vâkıf olması heyecanının bir yansıması. Bu heyecanı hissetmek ancak karakterimizi geliştirecek ve düşünce dünyamızı şekillendirecek eserleri okumaktan geçiyor. Zira temel değerlere hâkim olmayan kişilerin yanlış kitap seçmeleri, ardından da okudukları metinlere tartışmasız inanmaları kaçınılmaz hale geliyor. Yapılan gereksiz okumalar, düşünce dünyamızı bozduğu gibi, bizi yaşadığımız toplumun gerçeklerinden de uzaklaştırıyor. İnsana bir şey kazandırmayan, ihtiyacımıza karşılık gelmeyen kitapların topluma da faydası olmuyor. Güzele ve güzelliklere davet eden kitaplar ise insanı şerden alıkoyuyor, hayra yönlendiriyor. Bir Müslüman’ın kendi diniyle alakalı iman hakikatlerine, fıkhî meselelere ve ahlâkî esaslara vâkıf olması gerekir. Bu sebeple ilk olarak imana ve dine yönelik meseleleri okumak, hayatımıza anlam katar ve bizleri uyandırır. Tabii bunun yanında meslekî alanlarımız veya sosyal ilgilerimize göre eserler de okuyabiliriz. Her gün çıkan onlarca kitap arasından tercih yapabilir, sosyal hayatımızdaki boşlukları doldurabiliriz.

MEKTEB-İ İRFAN OLARAK KAHVEHANELER

Ülkemizde kitap okuma seviyesinin neticeleri ortadadır. Televizyon ekranında gördüğümüz insanların konuşmalarındaki mantık zaafı, dil kusurları, sokak ağzı hep okuma eksikliğimizden ileri geliyor. Önceleri mahallenin beyefendileri nazik üslubuyla bilinirken bugün dillerindeki kabalıkla meşhur ‘mahalle kabadayıları’ndan söz ediyoruz. Oysa dinimizde ve kültürümüzde yer alan; beşikten mezara kadar ilim tahsil etmek, bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olmak, peygamberlere vâris olmak, bilenin bilmeyenden üstün olması gibi temel esaslar, bizim kitap ve okumayla olan kuvvetli bağımızın önemli bir göstergesi. Yine tarihimizde karşılıklı okuma salonu olarak hizmet veren kahvehane ve kıraathaneler vardır. Bu mekânlar bugün her ne kadar fonksiyonlarını yitirse de bir dönem ‘mekteb-i irfan’ olarak adlandırılırdı. Bugün bize düşen, bu şuurla, okuma ile yeniden barışmak olmalıdır.

BİRLİKTE OKUMANIN TADI

Okumanın önemi malum olsa da düzenli okumak herkesin harcı değil. Oysa bütün alışkanlıklar gibi bu alışkanlığı kazanmak da yine irademize bakıyor. Evde kitap okumama, en büyük eksiklerimiz arasında yer alıyor. En azından akşamın bir kısmını kitap okumaya ayırabiliriz. Aile istişaremizde alacağımız kararla bu zamanı belirleyebilir ve bir araya gelebileceğimiz okuma programları ayarlayabiliriz. Televizyon ya da bilgisayar karşısında harcanan birkaç saate alternatif kitap saatleri koymak çok da zor olmasa gerek.

Burada aile büyüklerinin çocukların okuma alışkanlığı üzerindeki etkisini de göz ardı etmemeli. Eğer anne ve baba kitap okumuyorsa, onların yetiştirdiği ve o evde büyüyen çocuklar da bu alışkanlığı kazanamıyor. Ayrıca çocukların okuyacakları kitaplar özenle seçilmeli. Nasıl ki bir bebeğe önce anne sütü ardından yaşına göre mamalar veriliyorsa, çocuklara da seviyesine göre kitap okutmalı. Fransız edebiyatçı Victor Hugo “Okuma ihtiyacı barut gibidir, bir kere tutuşunca artık sönmez.” diyor. Çocuk da erken yaşta kitaba ilgi duyarsa, okuma onun için sürekli bir ihtiyaç haline gelebilir.

Eğer okuma alışkanlığı konusunda dirayetli davranabilirsek, bu bir tutku haline dönecek ve okudukça eksikliklerimizin farkına varacağız. Bu noktada okuma biçimlerine de dikkat etmek gerekiyor. Kitapları bitirme değil, anlama düşüncesiyle ele almalıyız. Kitabı anlamak da, okunan metin üzerinde düşünmekle mümkün olur. Her okuduğumuz esere peşin peşin inanmamalı, metinleri satır satır tahlil etmeliyiz. Böylece ‘eleştirel okuma’ alışkanlığını kazanmış oluruz.

Günlük gazeteleri, hikâye ve romanları okuma veya gözden geçirme tavrını, ciddi kitaplar karşısında sürdüremeyiz. Bu tür kitapları okurken notlar almalı, aklımıza takılan karşıt fikirleri de araştırıp değerlendirmeliyiz. Bittikten sonra özet çıkarabilir, kaynak ve sayfa numarası belirterek önemli yerleri yazabiliriz.

Kitaplardan istifade etmenin bir diğer yolu da ‘müzakereli okumak’tan geçer. Mesela bir metni, birkaç kişi aynı anda okuyabilir, konuyla alakalı değerlendirmelerimizi paylaşabiliriz. Böylece başkalarının da düşüncelerini öğrenerek metinden azami seviyede istifade etmiş oluruz.

Düşünce kitapları bir kez okunup rafa kaldırılan kitaplar olmamalıdır. Kimi başucu kitapları vardır ki bir defa okuyup raftaki yerine bırakılamaz. Nitekim Bediüzzaman Said Nursi, kendisini ziyaret eden bir talebesine o an okuduğu ‘Asa-yı Musa’ adlı eseri göstererek “Risale-i Nur’u çok okumak lazım. Kendim telif ettiğim bu kitabı en az kırk kere okudum.” der.

Dünyanın birçok ülkesinde insanlar evde, arabada, otobüs durağında, çantasında taşıdığı kitabı açıp okuyor ve zamanlarını okuyarak değerlendiriyor. Bizler de elimizi kitaplara uzatmadan, sırtımızı kütüphanelere dayamadan ilimden, ilerlemeden ve medeniyetten söz edemeyiz. Kitap alma, okuma, hediye etme; münazaralı ve müzakereli kitap sohbetleri yapmayı sosyal hayatımızın bir parçası haline getirmek zorundayız. Bu şuurun oluşması, kitap okuma alışkanlığını yeniden tesis etme ve yeni bir okuma seferberliği başlatmak bizim elimizde.

Please publish modules in offcanvas position.