Bakış, Görüş Ve Sapıtmak

Bakış, Görüş Ve Sapıtmak

Olayları ve hadiseleri değerlendirme zaafımız var. Neye nasıl bakacağımızı biliyor muyuz?

Çünkü doğruyu bulma doğruların arkasından gitme ve yanlış tarafta mevzilenmemek için bu mesele çok önemli.

Yanlış tarafta mevzilenmek de insana türlü türlü zülm ve haksızlık işletebilir. Olay ve hadiseleri değrlendirmede bir ölçü ve miyar olsun diye bazı hatırlatıcı ve tembih edici meseleleri bir hatırlayacak olursak şunları söyleyebiliriz. Doğru ve hakîkât genellikle saklı ve gizlidir. Ancak taliplilerine kendini teslim eder.

Doğru bakışı ortaya çıkarmak için gerekirse beyin çatlatmak ve karın sancısı çekmek gerekir. Doğru ancak doğru bakışla elde edilebilir.

Zira güzel düşünmek için de güzel görmeye ihtiyaç vardır. Evet güzel bakmak, güzele bakmakla mümkündür. Her olayda her varlıkta ve her eşyada güzeli görmek. O nasıl görmemizi istiyorsa güzelin orada olduğunu bilmek. Bu bakımdan “doğru” kesinlikle ilk görünen ve hemen ilk anladığımız değildir.

Televizyondan ilk duyduklarımız veya gazetelerden hemen okuduklarımız veya konu komşudan ilk duyduklarımızın doğru olma payı çok çok azdır. Doğru, bu ilk duyduklarımızın altında, içinde saklıdır. Bu yönde ceht(gayret) göstermeyenlere hakikât kesinlikle kapısını açmaz.

Bu tür insanlar çok şeyden haberdar olabilirler fakat bilgili olmaları mümkün değildir. Bu sebeple profesyonel bilgi saklayıcılar insanlara oyalayıcı haberler yayarlar. Gerçeğe benzeyen ancak gerçek olmayan haberlerle insanlar, bir çocuğun elinde şeker bonibonlarla oyalanması gibi oyalanıp dururlar.

Hakîkât öyle ilk anda herkezin cahilane bakışlarıyla yakalanabilseydi Hz. Muhammed (Sallalahu Aleyhi Vesellem) böyle bir talep ve istekte bulunmazdı

Rabbimiz’den: “Allahumme erinel hakka hakkan verzuknettibae; Allahumme erinel batıla batılan verzukniç tibae.” 

“Allahım, doğruyu doğru olarak görmeyi ve ona tabi olmayı nasib et. Allahım batılı, yanlışı da yanlış olarak görmeyi ve ondan uzaklaşmayı nasip et.”(Hadis)

Bakın Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bir peygamber olmasına rağmen hakkı görmek için Allah’tan yardım istiyor. Çünkü doğruyu tercih için dînî duyguların beslediği sağlam bir irade de yeterli değildir. Eğer yeterli olsaydı Hz. Muaviye ile Hz. Ali efendilerimiz bir sahabe olmalarına rağmen karşı karşıya gelip de savaş etmezlerdi. Demek bir tarafın doğru ve hakkı arama talebinde biraz zayıflık ve eksiklik vardı.

Bu hadiseye göre doğruyu görmek ve bilmek de yetmediğinden demek ki her iki taraf eşit oranda hakkı bulsa ve görse de hakka tabi olma meselesinde bir taraf öbür taraf kadar ısrarlı ve kararlı değildi. Karşı karşıya gelen müslüman toplulukları arasında sıkışıp kalmamak için bize ne düşüyor?

Bu hususta Allah’tan ısrarlı bir şekilde doğruyu talep etmek düşüyor. En azından bir mümin her gün bir kaç rekat namaz kılarak “Allah’ım doğruyu eğriyi ben ayırmakta, anlamakta zorlanıyorum. Her iki taraf kendinin haklı olduğunu, karşı tarafın zülmettiğini söylüyor. Doğruyu doğru olarak görmeyi ve doğru ve haklı tarafta olmayı bana nasip et” diyerek ısrarlı bir şekilde Allah’tan yardım istemiyorsa yanlış tarafta mevzilenebilir. Hele menfaatlerimize göre; dünyalık menfaat duygularımızla ahiretimizi hiçe sayarak bir tercihte bulunursak bilesiniz ki bu tercih yanlıştır ve haklı tarafın mağduriyetine sebep olur.

Kuran- Kerim yanlış tercih yapanları şiddetli bir şekilde uyarır: “Ve lâ terkenû ilâllezîne zalemû fe temessekumun nâru.” 

“Zalimlere (haklı olmayanlara) meyletmeyin. Aksi takdirde size ateş dokunur.” (Hûd Sûresi, 113. Ayet)

Bakın fikrin yanlışı, değerlendirmenin eksikliği, görüşün avamiliği haklı olmayan insanlara hak vermeye ve derken onlara bağlanmaya o da insanın dünya ve ahrette haybet ve hüsran yaşamasına sebep oluyor.

Ve yine Kur'ân-ı Kerim ateşe yuvarlanan insanların bu durumlarını, eyvahlı hallerini şöyle ifade eder: “Yâ veyletâ leytenî lem ettehız fulânen halîlâ(halîlen).” 

“Yazıklar olsun, keşke şu falanları dost edinmeseydik. (Furkân Suresi, 28. Ayet)

Evet insanların kendi davalarını nasıl anlattıklarını iyi anlamaya çalışmalıyız. Her anlatılanı bir tahkike tefekküre ve incelemeye tabi tutmalıyız. Dinimizin ve ahlakımızın kural ve prensiplerine duyduklarımız ne kadar uyuyor. Sureti haktan görünüp niyeti farklı ifade ve beyanların olabileceğini kesinlikle unutmamalıyız. Hariciler Hz. Ali’ye “AHKAM-ÜL HAKİMİN” ayetini easa alrak isyan edip yoldan çıktılar. Arkasından gittiğimiz insanların sözlerinde hakikatin yerini tespit ve doğru değerlendirme var mı yok mu, kontrol etmeliyiz. Mesela baş örtüsü deyip bu mesleyi diniminizin daha önemli meselelerinin önüne çıkaran ayarsız anlayışların tesetüttürü de örtünmeyi de nasıl mahvettiğini görmeli rehberlerimizi ona göre belirlemeliz..

Please publish modules in offcanvas position.