Robinson Crusoe’ya Cuma Neden Yetmesin?

Robinson Crusoe’ya Cuma Neden Yetmesin?

Gündelik hayatta üzerinde düşünmeye gerek bile duymadan, sıkça kullandığımız bir kelime için sözlüğe baktık: ‘Asosyal’.

İlk olarak başvurduğumuz Türk Dil Kurumu Sözlüğü, bize şu tanımı verdi: “Genel kabul görmüş kuralların dışında hareket eden.” Daha yumuşak bir ifade bulma arzusuyla elimizi bu kez başucu kaynaklarımızdan Kubbealtı Lügati’ne uzattık. O ise daha sert bir üslupla kelimeyi anlamlandırmıştı: “İnsanlarla iyi ilişkiler kuramayan kimse.” Ancak hayatımız boyunca farklı ruh halleri içerisinde bulunabilen biz insanlar için asosyalliğin de en az sosyallik kadar bir ihtiyaç hali olması gerekmez miydi? Yani asosyallik sözlüklerin yazdığı ve toplumda genel kabul gördüğü gibi bir yetersizlikten ziyade ruhsal bir ihtiyaç olabilirdi. Bu fikirden yola çıkarak kavramın bir de sosyo-psikolojik yanına eğildik ve psikologların onu nasıl yorumladığına bakmak istedik. Bu noktada, Karen Horney adlı psikanalistin genel kabul gören kuramı imdadımıza yetişti.

Horney’e göre, sağlıklı psikolojiye sahip bir bireyin hem sosyal hem asosyal hem de antisosyal olması gereken durumlar bulunuyor. Bu yorum, asosyal bireyleri toplumun genel kabulleri dışında davranan ve dışlanması gereken insan gurubu olarak gösteren genel kabulü yıkıyor. Çünkü Horney, sosyallik nasıl bir ihtiyaçsa asosyallik hatta antisosyalliğin de sağlıklı psikolojiye sahip bir insanın içinde bulunabileceği durumlar olduğuna işaret ediyor. Nitekim her ne kadar sosyal hayat içerisinde kurduğumuz iletişimle hayatımızı sürdürsek de kimi zaman bu iletişim yoğunluğundan sıyrılarak kendi kabuğumuza çekilme ihtiyacı hissediyoruz. Bu noktada yapmamız gereken kendi tabiatımızın sınırlarının bilincinde olarak sağlıklı bir sosyal hayat içerisinde bulunmak. Hatta antisosyallik bile zamanla yaşamamız gereken bir hal olarak tezahür edebilir. Horney’e göre iletişimde çatışma durumu olarak tarif edilen antisosyallikte üç şekilde davranabiliyoruz: Pasiflik yani hiçbir şey yapmadığımız durumlar, saldırganlık, karşımızdaki kişi ya da duruma aşırı tepki verdiğimiz haller ve kişi/olay karşısında uygun bir tavırla tepki gösterme (aktif durum). Her üç durum da sosyal hayatta bir çatışma unsuru olarak lanse ediliyor.

Sosyalliğin belirleyici etkeni: ‘Anneden mezun olmak’

Psikolog danışman Prof. Dr. Üstün Dökmen de sosyalliğin kişinin karakterine göre değiştiğini ve sınırlarının koyulamayacağını düşünüyor. Dökmen’e göre sosyal, asosyal ve antisosyalliğin insanda nasıl seyredeceği, küçük yaşta çocuğun anneden ayrılma süreciyle belirleniyor. Bu süreç ne kadar sağlıklı olursa çocuğun psikolojisi de o kadar dengeli oluyor. Dökmen, annenin yetiştirme tarzının önemini, “Anneden mezun olmadan hayattan mezun olamazsınız.” sözleriyle tarif ediyor. Çünkü kimi zaman çocuklar, yetişkinliklerinde bile annelerine aşırı bağımlı olurken kimi zaman da anneler çocuklarını sahiplenici bir tutum sergiliyor. Her iki durum da bireyin ileri yaşlarda, sosyal hayatta sorumluluk almasını ve ilişkilerini kontrol etmesini engelleyici bir unsur olarak karşımıza çıkıyor.

Sosyallik kazanmada çocuğun oyun oynaması önemli bir etken. Bu sebeple miniklerin ilkokul çağından önce mümkün olduğunca çok oyun oynaması gerekiyor. Pedagog Adem Güneş, tam da bu noktada sosyalliğin çocukluktan itibaren öğrenilerek elde edildiğini dile getiriyor. Bu sebeple anne-babanın evladının karakterini tanıyıp ona göre ortam oluşturması büyük önem taşıyor.

Kimi zaman yalnızca asosyal bireylere değil, fıtrî özellikleri sebebiyle sınırlı bir sosyal çevreyi tercih eden insanlara da eleştiri oklarımızı yöneltebiliyoruz.

Oysaki bir insanın sosyalliği kendi tabiatına bağlı olarak şekilleniyor. Yani bireyin sosyallik ve asosyallik durumunu iradî bir şekilde seçmesi ve topluma göre şekillendirmesi lazım. Zararlı olan ise bireyin tabiatında daha sosyal olma kapasitesi varken, bulunduğu ortam ya da yaşadığı olaylar neticesinde bu karakterini bastırması. Tam tersi kişinin, asosyalliği yaşaması gereken aşırı üzüntülü hallerinde bile kendi içine kapanması engelleniyorsa bu durum, ileride psikolojik problemlere yol açıyor. Yani ne sosyalliğe ne de asosyalliğe ket vurulmalı.

Psikolog Güneş, bireyin duygusal kapasitesinin üzerinde sosyalleşmeye çalışmasının sakıncasını, “Bu ancak kişinin duyularını hissedemez hale gelmesi ile mümkün olabilir. Çünkü kişi hissetme yeteneğini kaybettikçe, duyarsızlaştıkça kalabalıklar içerisinde çok rahat davranabilir.” sözleriyle açıklıyor.

Sosyal medya da kapasitemizi zorlayan alanlardan biri haline gelebiliyor. Öyle ki gündelik hayatta sınırlı sayıda insanla iletişim kurabilecek bir birey, sanal ortamda kapasitesinin çok çok üzerinde insanla irtibat kuruyor. Bu da haliyle sağlıklı bir iletişim olmuyor.

Yaşanan döneme/sürece göre sosyalleşme yöntemleri farklılık arz edebiliyor. İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Sosyolojisi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Mustafa Tekin, sosyal medyanın kamuoyu oluşturma adına etkinlik gösterirken bazı handikaplara yol açtığını söylemeden edemiyor: “Sanal ilişkiler; mahremiyetin kayboluşu, dilin bozuluşu, verimliliğin irtifa kaybına uğraması gibi birçok noktada olumsuz sonuçlar ortaya çıkarıyor.”

Kalabalıklar içinde yalnız kalabilmek

Zihinsel ve duygusal anlamda bulunduğumuz ortamdan sıyrılarak vakti yalnızca kendimize ya da üzerinde kafa yorduğumuz şeye hasretme isteğimiz, toplum tarafından genellikle normalin dışında bir durum olarak algılanıyor. Oysa bireyin, her zaman ve mekânda statüsüne göre çok sayıda kişiyle belirli ortamlarda bulunması gerektiği fikri, insan hayatını kısıtlıyor. Çünkü kişi zaman zaman doğal bir ihtiyaç olarak asosyal kalmayı tercih edebiliyor. Tabii onun, asosyalliği tamamen toplumdan kopuş olarak algılaması da sağlıklı bir durum değil. Bu noktada tasavvufun kalabalıklardan uzaklaşma yani ‘halvet’ kavramı üzerinde duran Doç. Dr. Mustafa Tekin, “halvet der encümen” yani “kalabalıklar içinde yalnız” deyimini nazara veriyor. Tekin, tasavvufun dahi insanlardan uzaklaşma anlayışı içerisinde değil, insanlarla birlikte içsel bir arınma fikrine sahip olduğuna dikkatlerimizi çekiyor.

Hasılı kelam, karakterimize tutacağımız iradî bir mercekle kimi zaman sosyallik kimi zaman asosyalliği tercih ettiğimizi görebiliriz. Nitekim hayatımızın eserleri olarak bakabileceğimiz zihin mahsulleri ve duygularımızı ortaya çıkarabilmek için zaman zaman kendimizi nadasa çekmek en tabii hakkımız. Tabii dozunu iyi ayarlamak kaydıyla.

Please publish modules in offcanvas position.