Cezası En Çabuk Verilen Şerr: Bağy

Cezası En Çabuk Verilen Şerr: Bağy

Kur’an’da ‘İstemek, istemede ileri gitmek, çabayla arzu­lamak, sını­rı aşmak, hakkıyla yetinmeyerek başkasının canına, malına ırzına kasdetmek, saldırıya yeltenmek veya sal­dırmak, haksız yere yükselmek isteyerek tecavüzde bu­lunmak, kendisine sulhun yolları ve biçimleri gösteril­diği halde haksızlıkla üst olma sevdası gütmek manasında ‘bağy’ sözcüğü de kullanılır.

İnsanlar arasındaki ihtilâf ve tefrikaların baş gösterip ihtilâfların çıkmasında ana neden ‘bağy’ dir. Allah katından gelen apaçık ilim, hak ve ‘beyyine’lerden sonra eğer tefrika doğuyor ve ihtilâflar baş gösteriyorsa, bu bazı insanların Allah’ın dininin kendilerine biçtiği hak ve yere razı olmayıp, başkalarının hakkına tecavüze yeltenmesinden ileri gelir.

İnsanlar zaman zaman darlıklarla, zaman zaman bolluklarla karşılaşırlar. Özellikle, Tevhid toplumu ku­ruluşta oldukça büyük zorluklardan ve “Allah’ın yar­dımı ne zaman?” deme noktasına değin büyük fırtına­lardan ve sarsıntılardan geçer. Sonunda Allah gökle­rin kapısını üzerlerine açar, yer de ayaklarının altın­dan bol bol verir. Bu durumda zayıflayan kalpler ve rızkın, bolluğun şımarttığı kimseler Allah’ın Dini’nin kendilerine verdiği paya razı olmayıp daha çok mal, şöhret, mevki gibi etkenlerle başkalarının hakkı­na el atmaya yeltenirler. Böylece bağy eylemi ortaya çıkar.

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Cezası en çabuk verilen şerr bağydir.” buyurmuş, İmam Cafer es-Sadık da “İblis or­dularına der; “Aralarına haset ve bağy ekin, çünkü bunlar Allah katında şirke denktir.” demiştir.

Bağy’in Çocuğu: Tağut

İnsan belli nimetlere kavuştuğu ve kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve yetenek vehmettiği zaman artık Allah’ı da unutur; gerçek kudret, ilim ve dilediğini dileme ve yapabilme güç ve iradesine sahip olanın yalnızca Allah olduğunu aklından çıkarır. Bu durum insan için tuğyana açılan bir kapıdır; artık dilediğini yapar, hak, hukuk ve hiçbir sınır tanımaz. Allah’a or­tak koşmaya, nefsini O’nun yerine geçirip heva ve heveslerinin peşinden gitmeye girişir. İşte, bu hal tuğ­yan halidir ve bu tür insanlar da Kur’an’ın diliyle ‘taği’dir.

Bunlar, kendilerini yer­yüzünün en büyük ve istediklerini istedikleri biçimde yapabilecek gücü olarak görüp tuğyan’ın içine dalmışlardır.

Tuğyankâr insanların özellikle elebaşıları ve önde gelenleri kendi tuğyanlarını haklı göstermek ve insan­lar üzerinde rabbleşip onların dünya hayatlarını dü­zenlemek için belli hükümler koyarlar; böylece diğer in­sanlar da bunların koydukları hükümleri kabul eder, Allah’ın hükmünü bırakır ve böylece tuğyankârlara hem ibadet etmiş, hem de onları velî edinmiş olur­lar. İşte, Kur’an bunlardan birinci tür, yani tuğyan­kâr ve başkaları üzerinde rabbleşip tuğyanlarını haklı çıkarmaya, dünya hayatını yönlendirip yeryüzünün rab­bi kesilmeye girişen insanlara ‘Tağut’ der.

Tağut kendisini veli edinenleri nur’dan zulümat’a çıkarır; kendisi zulümat, yani karanlıklar için­de olduğu için kendi peşinden gidenleri de başaşağı bu karanlıkların içine yuvarlar. Böylece, Tağut’un peşinde gidenler onu velî edinmekle ona ibadet etmiş ve Tağut’a iman etmiş olur­lar. Böyle insanlara artık ne söylenirse söylensin kabul etmezler. Kur’an’dan, sünnetten veya nereden delil getirirsen getir mutlaka bir bahane ile reddederler. Peşinden gittikleri tağutlarının işlediği cürümleri gözleriyle bile görseler, yine de bir kulp takarak, tağutlarına ibadetten geri kalmazlar.

Tuğyan insanı azaptan kurtarmaz ve tuğyankârların varacağı yer de Cehennem’dir.

Tuğyan, Zulm ve Zalim

Tuğyan içerisinde olan birisi artık ne had tanır ne sınır. Başkalarının yaşam hakkı bile rahatsızlık vericidir onun için. Dediği dedik, astığı kestiktir. Hak, hukuk, adalet tanımaz. Bu ise tam anlamıyla zulüm demektir. Zulüm ise tam bir haddi aşmışlık ve hadde tecavüzü ifade eder.

Zulüm eden zalim artık kendi heva ve nefsinin esiri olduğundan bir nevi ‘şirk’ içindedir. Çünkü İlâh, Rabb ve Melik olma Allah’ın hakkıdır ve insanın yalnızca Al­lah’ı rabb, ilâh ve melik olarak tanıması gerekir. Bu bi­rinci derecedeki hakkı sahibine vermeyen insan birinci derecede, yani en büyük zalimdir ve Şirk, Kur’an’ın be­lirttiği gibi ‘en büyük zulüm’dür: “Allah’a şirk koşma, muhakkak şirk büyük bir zulümdür.” (Lokman Sûresi, 13)

Bu anlam bir başka şekilde, ‘Allah’a yalan iftira­da bulunmak, indirmediğine indirdi, indirdiğine indir­medi demek, emrini ve yasağını ve Kitap’ta bildirdik­lerini gizleyip işine geldiği gibi değiştirmek veya yorumlamak, ayetlerinden yüz çevirmek, mescidlerde Adı’nı anılmasını yasaklamak ve insanları bundan alıkoymak’ olarak geçer.

Zulmün temeli karanlıktır ve zalim, insanların hep karanlıkta kalmasını ister. Zalimin en çok korktuğu, dimağların aydınlanmasıdır. Çünkü zulmü ancak nur parçalar ve nurun doğması zalimin sonu demektir.
‘Zulümat’la nur bir olur mu? (Ra’d Sûresi, 16)’

Ka­ranlıkta kalan insan neyi nasıl yapacağını ve neyi ne­reye koyacağını bilmez. Hem kör, hem sağır olarak el yordamıyla hareket eder; bazılarını çiğner, bazılarını iteler, bazılarını öldürür; kendine ait olmayan sahalara girer, yapılmaması gerekenleri yapar.

Mesela faizli muamele­ler zulümdür, yetimlerin mallarını hak­sız yere yemek zulümdür, yeryüzünde fesat çıkarıp refahla şımarmak zulümdür, karşı­lıklı ilişkilerde Allah’ın çizdiği sınırların dışına taşmak zulümdür, haksız yere bir cana kıymak zulümdür, insanlar arasında hüküm verme mevkiine geçildiğinde, bu mevki ister küçük ister bü­yük olsun, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetme­mek zulümdür.

Zalimin Zulmüne Rıza Göstermek de Bir Haddi Aşmışlıktır

Hazreti Ali (radiyallahu anh) “Zulmün iki öğesi vardır, zalim ve maz­lum. Zalim zulmettiği için, mazlum da zulme rıza gös­terdiği için zalimdir.” buyurur.

Kur’an-ı Kerim’de de “Ne zulmedersiniz, ne de zulme uğrarsınız.” (Bakara Sûresi, 279) buyrulmaktadır. Şu halde, zalimin zulmüne rıza gös­teren ve onu zulmünden alıkoymayan insanlar da zulümde ortaktırlar. Allah, sözün bağrılıp çağrılarak söylen­mesini hoş görmediği halde, zulme uğrayanın bunu açıkça ve her yerde söylemesine izin vermiştir. Bunun da ötesinde, mü’minleri överken, onların bir zulme uğ­radıklarında el ele verip yardımlaşarak zalime karşı çık­tıklarını ve zulmü defettiklerini belirtir:

“Ancak iman edip salih ameller işleyenler, Allah’ı çok zikredenler ve zulme uğradıktan sonra yardımlaşanlar başka.”(Şuara Sûresi, 227)

“Allah kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez, an­cak zulme uğrayan hariç (zulme uğrayan kimse feryat edip, zalimin kötülüğünü söyleyerek ona bed­dua edebilir).” (Nisa Sûresi, 148)

Ceza­sı en çabuk ve hattâ daha dünyadayken verilen suçlar­dan biri ve en önemlisi özellikle başkalarına yapılan zulümdür. Şirk devam etse de zulüm devam etmez. Kur’an bu konuda her zalimi titretecek bir ifadeyle şöyle der:

“Zulmedenler nasıl bir devrimle devrileceklerini bi­leceklerdir.” (Şuara Sûresi, 227)

Haddi Bildirmek

İnsanlar kendilerinin veya, insan olduktan sonra nerede ya da kim olursa olsun, başkalarının haklarının çiğnendiğine şahit olduklarında “benim ne haddime” diyerek zulme, hadde tecavüze sessiz kalırlarsa bir başka zaman kendi hakları söz konusu olduğunda bir başkası “benim ne haddime” diyecek ve kendilerini savunan kimse bulamayacaklardır.

Yalnız haddi aşanlara karşı da adaleti gözetmek gerekir. Haddi aşanlara karşı hak savunulurken adalet dışına çıkıldığında bu başka bir haddi aşmışlık demektir.

“Ey iman edenler; ....bir kavme olan kininiz, sizi haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın. Günah işlemek ve aşırı gitmek üzerinde yardımlaşmayın. Allah’tan sakının, muhakkak ki Allah’ın cezası şiddetlidir.” (Maide Sûresi, 2)

Hak arayışında dua da çok önemlidir. Gerekli hukuk yolları tüketildiğinde eğer hak yerini bulmamış ise Allah’a çokça dua etmek gerekir: “Rabb’inize yalvara yakara gizlice dua edin. Muhakkak ki O; haddi aşanları sevmez.” (A’raf Sûresi, 55)