Asiye Hanımefendi

Asiye Hanımefendi

İlahî kanun habis bir erkekten çocuğu olmasını yasaklamıştı onun.

Zaten o nezih ruh da böyle bir şey istemezdi. O “hakikat ana”ydı. Evladı da, “mana gibi, ruh gibi, ideal gibi bir şeydi” Hz. Musa’ydı.

O bir lotüs çiçeğiydi. Bataklıkta ruhları bayıltan kokular saçıyordu çevresine. Evet, bataklıkta; firavun otağında... Kibir vardı o otakta, zulüm vardı, sahtelikler, sun’i görünüşler vardı. “Olma”yı beceremeyip, “görünme” zilletini yaşayan zavallılar, zaaflara açık firavunun, kendisini bir put haline getirmesine zemin hazırlıyorlardı. O da eblehliğin dehlizlerinde bu yaltaklıklara bazen inanıyordu. İnanıyor ve etrafına zulmediyordu. Kadehler şarapla değil sanki, kızgın güneş altında taş taşıyan kölelerin terleriyle doluydu. Ama işte bütün bunların içinde Asiye Hanım vardı. Bir kadın, yani nazenin bir çiçek...

Hassastı, duyarlıydı. Lakin gel gör ki, kaba mı kaba, kompleksleri sebebiyle huysuz mu huysuz bir kem talihin de hanımıydı. Firavundan çocuğu olmuyordu Asiye Hanım’ın. Çünkü kaderin muradı başkaydı. İlahî kanun ha-bis bir erkekten çocuğu olmasını yasaklamıştı onun. Zaten o nezih ruh da böyle bir şey istemezdi. O “hakikat ana”ydı. Evladı da, “mana gibi, ruh gibi, ideal gibi bir şeydi” Hz. Musa’ydı. Günler geçiyordu. Kim bilir belki de Asiye Hanım’ın sarayın mermer soğukluklarından kaçıp tabiatın samimiyetine, sıcaklığına kaçtığı bir gündü. Ve kim bilir belki de o gün  bir sandık içinde bir çocuk, yani bir ümit bulmuştu. Sudan gelen Musa bembeyaz yüzüyle kendisine tebessüm ediyordu.

Ama devir öyle bir devirdi ki ümit endişe iç içeydi. Beklenilen ve bulunan bulunduğu anda kaybedilebilirdi. Firavun zulmü ise kararlıydı: Doğan her erkek çocuk öldürülecekti. Asiye Hanım ise zayıftı. Ne yapabilirdi kaba kuvvete karşı; her türlü maddî güçten mahrumdu çocuğu korumak için. Tek bir dinamiği vardı kullanabileceği: Ruhunun inceliklerini diline dökerek o İlahî sırrı; şefkatini ifade edecekti. İnsanoğlunun fıtratında bulunan menfaat arzusunu da ihmal etmedi bu dinamiği kullanırken: “İkimizin de gözü  aydın” dedi firavuna ve çevresindekilere. Bir muştu keyfiyetinde takdim etti bulunan çocuğu. Gözlerini kaldırıp etrafını süzdü, nabız yokladı. Sinsi bakışları görünce, bir an boşluğa  yuvarlanıyor gibi hissetti kendini. Ve hemen ekledi: “Öldürmeyin onu. Kim bilir belki istifade ederiz ondan, zaten çocuğumuz da yok, onu evlatlık bile edinebiliriz.” Sesi titriyordu.

Elinden gelen bir şey yoktu. Her şey firavunun iki dudağından çıkacak söze kalmıştı. O ki, istikbaldeki mevkii için doğan bütün erkek çocukları öldürecek kadar kelimenin tam manasıyla zalimdi. Ama o an, olan olmuştu işte. “Hayır” diyemiyordu firavun. Nice masraflar etmiş, bütün memleket çapında kadınları doğum kontrolüne almış, hamile her kadının başına bir bekçi dikmişti. Niye? Doğan her erkek çocuğu ana kucağında katletmek için. Ama işte şimdi “hayır” diyemiyordu suyla gelen bu çocuğa. Çünkü kader öyle istiyordu. Firavunun o kabalığı, o katılığı Asiye Hanım’ın şefkat dolu sıcak kelimeleri karşısında erimişti.

Evet, Siyanet Eli silahla, şöhretle veya mal ile değil o ince ve şeffaf perde ile, bir kadının kalbindeki şefkat ile Hz. Musa’yı korumuştu. Zaten şefkat aşktan da öte bir sır değil miydi? Artık Hz. Musa, Asiye Hanım’ın elinde nurdan bir emanetti. Asiye Hanım bir örnek şahsiyet olarak zikredilir Yüce Beyan’da. Çünkü “Allah inananlar için firavunun hanımını misal olarak vermiştir.” Ve milyonlarca kere şükürler olsun ki, onu “misal” ittihaz eden, icra ettiği misyonu yerine getiren nice şefkat kahramanları zuhur etmiştir, karanlıklar ortasında peş peşe ışıkların sökün ettiği şu günlerde. Görmek mi istiyorsunuz?! Başınızı kaldırıp az bir dikkatle çevrenize baksanız niceleriyle göz göze geleceğinize eminim.