Bilim terazisinde aşk tartmak

Bilim terazisinde aşk tartmak

Beyin nihayet kendini keşfediyor. Bu keşiflerin ötesinde insanlığı hangi sürprizler bekliyor henüz bilmiyoruz.

Belki de hiç bilemeyeceğiz. Zira bilgimiz arttıkça bilmediklerimizin boyutlarının tahayyülümüzün ötesinde olduğunu fark ediyoruz. Bilgimiz arttıkça basit açıklamalar yerlerini karmaşık spekülasyonlara bırakıyor. Sözü getireceğim yer aşkın biyokimyası.

SADAKATİN AŞISI OLUR MU?

Duygu, düşünce ve davranışlarımızla beynimizdeki biyokimyasal faaliyet arasındaki ilişkiye değin bilgilerimiz gün be gün artıyor. Gerçekten de her türlü düşünce, duygu ve davranışımızın beyinde bir karşılığı var. Ama bu, insana ait tüm düşüncelerin beynin biyokimyasal süreçlerince belirlendiği anlamına gelmiyor. İşte bilimsel bilginin kullanımında en büyük hata da bu noktada yapılıyor. Sonuçta gazetelerde, dergilerde hatta konuyla ilgili sözde bilimsel kitaplarda hayretten ağzımızı açık bırakacak ifadelerle karşılaşıyoruz. Örneğin bir kitaptan alıntıladığım şu iki cümleye bakalım; ‘Sadakat görevi de oksitosin ve vazopresin hormonlarına verilmiş durumdadır. Hatta bu hormonların aşısının eşlere zerk edilebileceği günü iple çeken insanlar var’.

İHANETİN SORUMLUSU HORMONLAR MI?

Sadakat, insana ait bir sorumluluktur. Sorumlu olan bizzat insanın kendisidir. Sadakat eğer bir görevse, bu görev insan bedenine ya da bedenin bir bölümüne ya da bu bölümdeki bir nörokimyasal sürece ya da bu süreçte yer alan herhangi bir hormona yüklenemez. Eğer böyle olsaydı insan olmak ne kolay olurdu. İşin gerçeği, o zaman ‘insan olmak’ diye bir şey olmazdı. Öyle ya, hormonlar görevini yapmıyorsa insan ne yapsın. Bu tam bir materyalist indirgemeci yaklaşımdır.

Eğer sadakatten bazı hormonlar sorumluysa ihanetten de sorumlu bazı hormonlar olması gerekir. Ya da ihanet, sadakat hormonlarının görevlerini yapamamalarının ikincil bir sonucu olabilir. İki durumda da sonuç değişmez. Her iki durumda da ihanetin bedeli en azından bir vicdan azabı değil, gerekli hormon preparatını satın almak olur yalnızca. Alıntıladığım ikinci cümlede de sadakat hormonlarının aşısını heyecanla bekleyen eşlerden bahsediliyor. Sadakatsizlik bir hormon aşısıyla çözümlenemeyecek kadar girift bir ilişki sorunudur. Öyle girift ki arka planında bir yığın psikolojik, sosyokültürel dinamik vardır. Bu dinamikler anlaşılmadan insan anlaşılamaz.

GÜNÜMÜZ İNSANI SADAKATİN Mİ HORMONUNU ALIR? YOKSA İHANETİN Mİ?

Bu arada, sadakati önemseyen eşlere şu kötü haberi de verebiliriz; insani ilişkilerin giderek parçalandığı postmodern narsizm çağında sadakat hormonlarından daha çok ihanet hormonlarının talibi olacaktır. Aşkın biyokimyasına dair medyada yer alan yazıların büyük bölümünde yukarıda eleştirdiğimiz indirgemeci yaklaşım ve abartılı üslup kullanılıyor. Yazıların genel havası şöyle; ‘Bilim aşka el atıp onu laboratuvara soktu. Aşktan sorumlu hormonlar birer birer keşfediliyor’.

Verilerin yorumlanmasına ilişkin vahim yanlışlar bir tarafa, bu çalışmaların pek azı insanlar üzerinde yapılmış. Laboratuvar çalışmalarının büyük bölümü deney farelerinin davranışlarıyla ilgili. Örneğin bu deneylerden birinde tek eşli ve çok eşli iki tür tarla faresinin beyni incelenmiş. Bu iki tür arasındaki temel farkın, beyinlerindeki oksitosin ve vazopressin hormon reseptörlerinin yerlerinin değişikliği olarak bulunmuş. Farelerin davranışlarıyla beyin biyokimyaları arasındaki ilişkiler belli bir ölçüde insan davranışlarını anlamamıza yardımcı olabilir. Ama nihayetinde insan, fare değildir.

İNB’Nİ SİNA AŞKIN “NABZINI” TUTMUŞ..

Aslında yukarıdaki deneyin nihai anlamı, İbni Sina’nın genç bir erkeğin hastalığını nabzını tutarak teşhis etmesinden çok farklı değil. Anlatıldığına göre İbni Sina, hastalığı bir türlü teşhis edilemeyen bir delikanlının asıl sorununun bir aşk derdi olduğunu anlar. Başucuna oturur, nabzını tutar ve sohbet etmeye başlar.

Konuşma esnasında sevgilisiyle ilgili olabilecek bahisler açıldıkça delikanlının nabzı hızlanır. Sonunda büyük hekim kalp atım hızındaki değişikliklerin izini sürerek, gencin kime âşık olduğunu ve maşukunun nerede yaşadığını tespit eder. Ama aynı İbni Sina aşk üzerine bir risale yazar ve bu kitapçıkta basit cansız maddede bile aşkın var olduğunu söyler.

Daha sonra nebati ve hayvani nefislerdeki aşkı anlatır ve aşk bahsini İlahi aşkla noktalar. Ama günümüzün popüler aşk bilimi yazılarında İbni Sina’daki gibi aşkın ne tanımı vardır ne de kategorileri. Bir de Yunus da aşkın tanımı var, ilahi aşkın tanımı;

İşitin ey yarenler
Kıymetli nesnedir aşk
Değmelere verilmez
Hürmetli nesnedir aşk
***
Hem cefadır hem sefa
Hamza’yı attı Kaf’a
Aşk iledir Mustafa
Devletli nesnedir aşk
***
Dağa düşer kül eyler
Gönüllere yol eyler
Sultanları kul eyler
Cüretli nesnedir aşk