Savaş öncesi Türkiye toplumuna açık mektup

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye Suriye’nin kuzeybatısını işgal etmeye hazırlanırken, AKP Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş “Barış Pınarı” olarak adlandırılan askeri saldırı harekâtının Türkiye’nin savaşa girmesi anlamına geldiğini açıkça söyledi. ABD başkanı Donald Trump’ın gündeme bomba gibi düşen ABD askeri varlığını derhal bölgeden çekme kararı aldığına dair açıklaması, Türkiye’deki rejimin borazanlarının erkenden kutlamalara başlamalarına neden oldu. Savaşa girmek!

Bir komşu ülkenin topraklarına askerlerimizle girerek oradaki bir iç çatışmanın tarafı olmak! Etik tarafı kadar, siyasi, ekonomik, jeopolitik ve askeri sonuçları üzerinde de etraflıca düşünülmesi gereken bir hamle bu. Büyük bir zafiyet! ABD’nin Suriye’deki askeri varlığını çekme kararı kadar, Rusya’nın bölgedeki hâkimiyetinin tescillenmesi anlamına gelecek bu gelişmenin bölge güvenliği açısından ne anlama geleceğini düşünmemek sanırım önemli diğer bir zafiyet olur. Zira satır aralarında kalan, ancak üzerinde durulması gereken bir durum olan Rusya dışişleri bakanı Lavrov’un açıklaması, konunun çetrefilliğine işaret ediyor. Rusya, Suriye Kürtlerinin hamiliğine soyunuyor. Aynı anda hem Esad’ı devirmek isteyen Ankara’yı, hem Ankara’dan anlaşılır gerekçelerle nefret eden Esad rejimini idare eden Rusya, diplomatik ve jeopolitik jonglörlük marifetini daha da ispatlamak istercesine, şimdi de Türkleri ve Kürtleri aynı anda idare etmeyi hedeflemiş görünüyor.

Oysa daha ABD’nin askeri varlığı Suriye’de. Ben Trump’ın açıklamasına karşın, ABD içi tartışmaları değerlendirdiğimde, ABD askeri varlığının – en azından bir süre daha – Suriye’de Kürtlerin hamiliğe devam edeceğini düşünüyorum. Fakat diyelim ki Washington gerçekten en kısa sürede Suriye’den çıktı. Ne olacak? Bu durum Türkiye’ye daha az güvenlik olarak geri dönecek.

Suriye Kürt yönetimi bugüne kadar Türkiye’yi hedef almadı. Realist bir profil çizerek reel politik durumu gözetmek suretiyle, bir denge politikası izledi. ABD de onları bu konuda ikna etmiştir kanısındayım. Türkiye’nin baskı ve tehditlerine karşın sağduyulu hareket ettiler ve provokasyona gelmediler. Şimdi, ABD çekildikten sonra tek başlarına kalacaklar ve savaşmaktan başka çareleri olmadığını biliyorlar. Savunmada olmanın moral üstünlüğü ile hareket edeceklerine şüphe yok. Türkiye ise Suriye’de işgal gücü olacak. Dilini, coğrafyasını, kültürel ve sosyal tabanını bilmediği bir mecraya girecek Türk ordusu. Savaş başladıktan itibaren Türk askerleri Suriye’de Kürt askeri varlığının hedefi olacak. Çok kanlı çatışmaların gerçekleşeceği kesin. Kürtlerin tüm ciddi askeri varlığına karşın, toplam güç kapasitesi bakımından TSK elbette bariz bir üstünlüğe sahip olacak. Fakat bu asimetrik güç konstellasyonu Kürtlerin uluslararası desteğini daha da arttıracak. Türkiye, tüm uluslararası toplum tarafından tecrit edilme riskiyle karşı karşıya. Bunun dışında Kürtler Türkiye’deki sınır bölgesinde bulunan sivil ve askerleri de hedef alacaktır. Toplumca büyük bir travma yaşanacağı kesin. Kuzey Irak’ta ve daha önce Suriye’de, Fırat’ın barısında gerçekleştirilen askeri operasyonlardan çok daha ağır çatışmalar olacak. ABD desteğindeki Kürtler hem silah envanteri, hem de askeri eğitimleri bakımından düzenli ordu durumunda. Türkiye her ne kadar resmi söylemi öyle de olsa, karşısında teröristlerden oluşan dağınık bir militan yapı olmadığını biliyor. Bilmiyorsa da sanırım bu ciddi bir stratejik öngörüsüzlük olur. Bölgedeki Kürt askeri varlığı IŞİD karşısında yıllardır çarpışan ve çok deneyimli askerlerden oluşuyor. TSK ise bölgeye çatışma tecrübesi bakımından görece daha az deneyimli bir askeri varlıkla giriyor. Hava üstünlüğüne karşın bu askeri varlığın sahada ne kadar başarılı olacağını kestirmek zor.

Konunun diğer dezavantajlı yönü, yukarıda değindiğim gibi, Rusya. Moskova bu krizi kendi lehine çevirecek manevralara başladı. Hedef, Kürtleri Esad ile anlaşmaya zorlamak ve bölgenin rejim-Rusya kontrolüne girmesini sağlamak. ABD askeri varlığı olmadan Kürtlerin en azından orta ve uzun vadede bölgede Türkiye karşısında şansları yok denecek kadar az. ABD’de kopan fırtınanın nedeni de bu. Kürtlerin ellerindeki kartlar zayıfladıkça, Şam ve Moskova himayesine girmeyi yok olmaya tercih edecekleri çok açık. Bu denkleme göre, Türkiye kara harekâtına başlar başlamaz, cephedeki duruma göre Kürt liderler Moskova ile pazarlığa başlayabilir. Hatırlatıyorum, bu senaryo, ABD askerlerinin bölgeden derhal çekilmesi ihtimaline göre şekillendirildi. Yani ABD askeri varlığı henüz sahadan ayrılmış değil. ABD’nin askerleri çekmeyi Kasım’daki Trump-Erdoğan görüşmesine kadar uzatması da ihtimal dâhilinde. Belki de ABD’nin amacı pazarlık yapmak. Bunu bilemiyoruz. Ben açıkçası ABD yerleşik nizamının maceracı ve konuya hâkim olmadığı açıkça sırıtan Trump’ın karnından aldığı, düşünmeden verildiği anlaşılan aceleci bir karar sonrası askeri varlığını bu stratejik bölgeden çekerek, oyunu kaybettiğini kabulleneceğini düşünmüyorum. Kanımca ABD bölgede kalmaya ve Rusya’yı dengelemeye devam etmek zorunda. Ancak Trump’ın güvenlik konuları da dâhil, ABD yerleşik nizamını sıklıkla karşısına alması ve hata üzerine hata yapması, alışılmadık bir şey değil. Wahington’ın tutumu, denklemin nasıl sonuçlanacağını gösterecek. Fakat diyelim ki cidden ABD askerleri Suriye’den çıktı. Türkiye de bölgeyi işgale başladı. Her şeye karşın Kürtler bu işgale ne kadar direnebildiklerini test etmek isteyeceklerdir. Ve canla başla direneceklerdir. Bu tahminimi destekleyen bir başka neden, bölgede Türk saldırısına direnen mazlum halk olarak Batı’da zaten sahip oldukları sempatiyi daha da artıracak olmalarıdır. Bu durum, Kürt “davasının” artık daha büyük bir baskı unsuru haline gelmesine yardım eder. Dahası, Türkiye Kürtleri de bu durumdan etkilenecektir.

Türkiye üzerinde baskılar çok ama çok artacak. ABD yönetimi, iç dengeler ve kamuoyu baskısı nedeniyle ekonomik yaptırımların düğmesine basmaya karar verebilir. S-400 meselesi balık hafızalı Türk toplumunca unutulmuş da olsa, ABD yönetiminin yaptırımları başlatmamış olmasının nedeni, Türkiye’yi tümden kaybetmemek beklentisinin arka planındaki rasyonel akıldı. Şimdi aynı rasyonel akıl, Türkiye’nin iyice raydan çıktığını, dahası bölgede yayılmacı eğilim göstermeye başlayan, istikrarsızlaştırıcı bir otoriter rejim haline geldiğini ve durdurulması gerektiğini düşünecektir. Bu durumda en azından, ekonomik yaptırımlar başlayacaktır. Rusya cephesinde ise Moskova Ankara üzerindeki baskıları arttırarak TSK’nın bölgeden çıkartılmasına ve Kürtlerin bunun karşılığında Moskova-Şam güdümüne girmesine yönelik çalışacaktır. “ABD bölgeden nasıl olsa çıktı, meydan artık bize kaldı!” türü aşırı basitleştirilmiş naif çıkarımlarla hareket ettiği anlaşılan Türkiye dışişleri, genelkurmay ve istihbarat çevreleri, büyük bir şaşkınlık yaşayacaklar kuşkusuz! Çünkü ABD’nin çekilmesi sonucu oluşacak güç boşluğunu Türkiye değil, Rusya dolduracak. Ankara’nın Rusya karşısında eli çok zayıf! ABD ile olan ilişkilerde hiç değilse arada NATO’daki kurumsal ilişkiler, Türkiye’deki üsler, jeopolitik önem gibi etkenler vardı. Rusya karşısında elde ne var? Bunu ciddi soruyorum. Moskova’nın Ankara’nın sunacağı neye ihtiyacı var? Oysa Türkiye bugün Rusya’ya enerji ve silah endüstrisi gibi alanlarda tek yanlı olarak bağımlı hale gelmiştir. Bu bağımlılık önümüzdeki yıllarda azalmayacak, bilakis artacak. Bunu nereden mi anlıyoruz? Grafiğin yükselişinden. 1991 itibarıyla Soğuk Savaş bittiğinde Rusya’ya sıfır bağımlı olan Ankara, bugün 2019 itibarıyla doğal gaz, nükleer enerji ve askeri teknoloji bakımından Moskova’ya ciddi bir bağımlılık içinde. Dahası, 2015 sonrasında, bu bağımlılığa jeopolitik-askeri bağımlılık da eklendi. Rusya Karadeniz üzerinden Ukrayna-Gürcistan-Ermenistan hattını Suriye ile birleştirmeyi başardı. Arada kalan Anadolu yarımadası, Rusların son 200 yıllık rüyasıdır. Suriye krizi sonrası Türkiye’nin NATO’dan atılması ihtimali giderek artacak. Zaten atılmasa ne olur ki? Şu an Türkiye üçüncü bir ülkeyle savaşa girse NATO Türkiye’yi kati surette savunmayacak. Çünkü Türkiye fiilen artık müttefik değil.

Bir diğer riziko, Suriye işgali sonrası Türkiye’deki Kürtlerin ayaklanması olur. Kürtlerin Türkiye’de meşru siyaset yollarının tümüyle tıkanmış olduğu bir vakadır. Bunu herkes görüyor. Düz ovada siyaset diye oyalanan Kürtler, düz ovanın asimilasyon politikalarına çıktığını görüyor. Demirtaş ve onlarca Kürt milletvekiliyle yüzlerce Kürt yerel yönetici bugün anayasal hakları hiçe sayılarak hapishanede tutuluyor. Bu durum, HDP’nin bütünleştirici çok kültürlü Türkiye projesinin inandırıcılığını yitirmesine yol açtı. Kürt siyasi hareketinde ayrılıkçı şahinler ve terörist PKK gibi odakların ön plana çıkması sürpriz olmaz. Bu analize göre, durumun vahametini gören Kürtler intifada benzeri bir kalkışmayla bir anda tüm Türkiye’de iç savaş benzeri sahnelerin yaşanmasına neden olabilir. Esasında bu tümüyle reaksiyoner bir tutum olacaktır. Çünkü Çözüm Süreci’ni bitiren, Kürt mahallelerine ve köylerine ağır silahlarla saldıran, meşru siyasetçileri fabrikasyon gerekçelerle hapse tıkan, Kürtlerin en temel kültürel haklarına dahi tecavüz eden bu anayasasız rejimin, siyaset yerine şiddeti seçerlerse eğer, Kürtleri suçlamaları ne kadar rasyonel ve haklı bir tez olur? Türkiye 2010’a kadarki görece özgür ve görece demokratik ülke değil. Dolayısıyla, Suriye’deki işgal, Türkiye Kürtlerini kimliksel düzeyde Türkiye ortak aidiyetinden daha da fazla kopartabilir. Bu, çok ciddi güvenlik risklerini beraberinde getirecek, çok önemli bir sorundur.

Bir diğer risk, uluslararası toplumun Türkiye’yi bir tür “Sırbistan” olarak algılamaya başlamasıdır. Nasıl ki Kosova sorununda uluslararası toplum ve NATO müdahale kararı aldı, Türkiye’nin içeride ve Suriye’de takınacağı tutuma bağlı olarak, Türkiye askeri müdahale seçeneği de dâhil, çok ciddi sorunlarla karşılaşabilir. Türkiye’deki rejim suçlu ilan edilerek, Türkiye’ye bir tür “kurtarma” operasyonu gündeme gelebilir. Bu tür bir operasyonun sadece konuşulması bile Türkiye ekonomisini tümüyle tahrip eder. Bu durumda sığınmacı kartı da bir işe yaramaz. Batı riskleri göze alırsa, petrolü, doğal gazı, herhangi bir kayda değer askeri teknolojisi olmayan, dışa bağımlı Türkiye kaç gün dayanabilir? Böyle bir risk aynı zamanda Türkiye’de muhalif bazı kesimlerin de rejim diskurundan çıkarak normal muhalefet yapmalarına kapıyı aralayabilir. Yani bir askeri müdahale olmasa da, Türkiye’nin izole edilmesi ve sertçe uyarılması, içeride ciddi bir sarsıntı yapabilir. Bu durum, Avrasyacı klik ve Erdoğan çevresinden oluşan koalisyonu yıkabilir. Suriye’ye giren ve kuzeydoğusunu işgal eden Türkiye’yi BM’de de savunan olmaz. Bu durumda Türkiye yapayalnız, Rusya’nın elini eteğini öper konumda, sonunca Esad rejiminin bölgedeki kontrolünü kabul etmek dışında opsiyonu kalmamış olarak köşeye sıkışacaktır. Bu dutumda, dünyaya kafa tutan güçlü Türkiye imajının büyüsü tarumar olacaktır. Batı karşıtlığı furyası, yerini neo-Osmanlıcılığın ve İslamofaşizmin sorgulanmaya başladığı bir iklime terk edecektir. Fakat bu işin faturası çok ağır olacaktır. İş bu raddeye varırsa, Türkiye krizden toprak kaybederek bile çıkabilir. İşin açıkçası Suriye’ye saldıran ve Kürtleri bombalayan Türkiye imajı, dünyada bir Kürdistan devleti kurulmasının meşruiyet temelini dahi oluşturabilir. Bu durum reel hal alırsa, en büyük Kürt nüfusu barındıran Türkiye’nin bütünlüğü mutlaka zarar görecektir.

Tüm bu tehlikelerden daha ağır olmak üzere, Türkiye 1920’lerde başladığı haklı varoluş mücadelesindeki moral üstünlüğü kaybedecektir. Mazlum ve gururlu, seküler ve modernleşmeci Türkiye algısından, 1915 Ermeni soykırımının yaşandığı büyük güç zehirlenmesine uğramış, şımarık ve uygar olmayan bir Türkiye imajı, haksız da olsa dünyada yerleşecektir. Bu durum kuşaklar boyunca Türk insanında bir suçluluk kompleksine neden olacaktır.

Sonuçlandıracak olursak; bugün itibarıyla çok geç değil. Suriye Kürtleri Türkiye için bir güvenlik tehdidi oluşturmuyor. Suriye iç savaşında varoluş mücadelesi veren fakir ve mazlum insanlardan söz ediyoruz. İdeolojileri belki sizin onayladığınız bir dünya görüşüne tekabül etmeyebilir. Fakat bu onlara topyekûn, TSK gücü ile asimetrik olarak saldırmayı haklı çıkartır mı? Türkiye toplumundaki aklıselimden uzak bu savaş yanlısı tutumu anlamak olanaklı değil. Parlamentonun Suriye tezkeresini AKP, MHP, CHP ve İYİ Parti oylarıyla geçirmesi, çok düşündürücüdür. HDP eşyanın doğası gereği tezkereye destek olmadı. Ama o da rejimin diskurunu benimsiyor! Yani ciddi bir basiretsizlik örneği bu! Türkiye şu an geç olmadan uyanmalıdır ve yukarıda saydığım tehlikeleri bertaraf edici önlemlere başlamalıdır. Elbette en başta 1982 anayasasına geri dönülmesi, insan hak ve özgürlüklerinin yeniden sağlanması esastır. Bu KHK’lıların iadesi dâhil kapsamlı bir normalleştirmeyi beraberinde zaten getirir. Ek bir “yargı reformuna” falan gerek yok! Bunun sonrasında tez elden yeni bir Çözüm Süreci başlatılmalı, Kürtlere anayasal azınlık statüsü de dâhil, çok geniş özerk haklar ve yetkiler verilmelidir. 21. yüzyılda kendini farklı tanımlayan bir etnik gruba “hayır sen Türksün” demek sadece ayıp değil, aynı zamanda çok irrasyoneldir. Akıl dışıdır. İlkel bir tutumdur. Dahası, asıl bölücülük tehlikesi bu retçi tutumdan kaynaklanıyor. Çözüm, demokratikleşmede.

Kendi sorunlarını halleden, normalleşmiş ve istikrarlılaşan Türkiye, ekonomik alanda da, teknoloji ve bilimde de, insani gelişmişlik düzeyinde de çağ atlayacaktır. Yeni nesillere olan sorumluluğumuz, ülkeyi sonu belirsizlikler ve ciddi risklerle dolu bir savaşa yönlendirmek yerine, akla, insanlığa, hak ve hukuka, zenginliğe ve gelişmişliğe yönlendirmek olmalıdır. En önemlisi de Türk ve Kürt çocuklarının el ele kardeşçe ülkelerinde mutlu olmalarını sağlamaktır. Ölümü değil, yaşamı seçmektir. Öldürmeyi değil, yaşatmayı hedeflemektir. Ayrışmayı değil, bütünleşmeyi sağlamaktır.

Please publish modules in offcanvas position.