Mustafa Ünal: Özgürlük bileti bir gece yarısı mesajla geldi ama…

15 Temmuz’un ardından başlayan cadı avında gözaltına alınıp, ardından çıkarıldığı mahkemece tutuklanan Zaman’ın eski Ankara Temsilcisi Mustafa Ünal, kendisine ‘bir gece yarısı yapılan özgürlük’ teklifini ilk defa açıkladı. Teklifi ‘doğmamış torununa yazdığı mektupta’ açıklayan Ünal, “Bir gece yarısı özgürlük bileti gibi bir mesaj geldi. ‘Hayır’ dedim; hakperestlik çizgimden sapmam… Ayrıntılarını vakti geldiğinde paylaşırım. Sınandım yani. Kararım karardı.” ifadelerini kullanıyor.

Mustafa Ünal’ın ‘Doğmamış torunuma mektuplar’ dizisinin 3. yazısı şöyle:
Sevgili Can Kuşum!
Seni bir kuşa benzetseydim, “Turna” derdim. Yükseklerden uçuşu şiir gibidir Turnaların, seyrine doyum olmaz. Turna avazı gibi gür sesin ola ve hakikati haykırasın. Baban ise bir kartal. O da yükseklerden uçar lakin yalnızdır. Şiirler, şarkılar hep turnalar üzerinedir. Bundan böyle turnalar bana hep seni hatırlatacak.
Dünyamıza turna olarak görünen meleklerin kanatlarında gelirsin… Turnalar yoldaşın olsun…
Bu sana zindandan yazdığım üçüncü mektup. İtiraf etmeliyim ki sana yazmak bana iyi geliyor. Mahpusluğumu unutturuyor. Mahzunluğumu gideriyor. Silivri’nin karanlığından senin aydınlığını kanatlanıyorum. Duvarlar, tel örgüler aradan kalkıyor. Mekân ve zaman anlamını yitiriyor.

KAĞITTAN FLÜT’ÜN SESİ GELİYOR

Bu satırları gece yarısı yazıyorum. Ortama sessizlik hâkim. Sağımızda, solumuzda, önümüzde arkamızda yüzlerce belki binlerce mahpus var. Akşam üzeri yan taraftan, bitişik koğuştan ‘kağıttan flüt’ün sesi yükseldi şimdilik sükûnet zamanı…
Neden hapiste olduğunu anlatmadım sana… İnanır mısın suçum nedir, ben neden mahpusum, dört yıla yaklaştı hala çözemedim. Mahkemede yargıçlara sordum, cevap vermediler. Onların da bildiğini sanmıyorum. Yargı sürecini ayrıntılarıyla yazacağım sana. Kavramları bozmadan senin anlayacağın şekilde basit, sade, yalın dille anlatacağım.

BENİ NEYLE SUÇLAYABİLİRLER Kİ!

O günle başlayalım, hürriyetine son veren gözaltına alındığım o gün, dün gibi canlı. Savcının kararını sabah erkenden internetten öğrendim. 40 kişilik gazeteci listesinde benim adım da vardı. Ülkede olağanüstü hal hüküm sürüyordu. O yüzden pek sürpriz olmadı. Bu topraklarda kalem ve kelam ehli rahat bırakılmaz. Söz ve yazının gücü korkutur. Hayatımda ilk kez karakolda, yargıyla muhatap olacaktım. Hayır, zerre kadar korkmadım. Biraz heyecanlandım. Daha çok meraklandım. Bana ne suçu isnat edilebilirdi ki! Hangi soruları sorabilirlerdi? Hayatı şeffaf olarak yaşamış biriydim. Düşündüğünü yazmış, ekranda konuşmuş bir gazeteciydim. Binlerce yazı, saatlerce konuşma. Hiçbiri yargı konusu olmadı. Hakaret suçu bile işlemedim. Gizli-saklı faaliyetim olmadı. Kendimden çok emindim. Polislerin eve gelip götürmesini bekledim. Saatler geçti gelen giden yok. Gözüm pencerede, kulağım kapıda…

SAATLERE POLİSLERİN GELMESİNİ BEKLEDİM

Tam 12 saat sonra gün biterken iki polis ellerinde otomatik silahlarla belirdi. “Nerede kaldınız, niye geciktiniz?” diye sordum. “Yoğunluktan…” dediler. Polisleri beklerken iki karar aldım. İlki gözümü dört açacak, her şeyi görecek, duyacak hafızama kaydedecektim. İyi muameleyi de fena tavırları da unutmamalıydım. Tarihin dönüm noktalarından birinin tanığıydım. Şahitliğimin hakkını vermeliydim. İsimler, cisimler, suretler; hiçbirini atlamamalıydım. Başarabildim mi? Evet… O günden itibaren yaşadıklarımı hafızama kazındı. Silinmesi unutulması mümkün değil. Yazıya dökülecek zamanı bekliyor.

NE OLURSA OLSUN DOĞRUYU SÖYLEYECEĞİM

İkinci kararım, her ne pahasına olursa olsun doğruyu söylemeliydim. Yalanın beni kurtaracağını özgürlüğe kavuşturacağını bilsem de doğruluktan ayrılmamalıydım. Ve hakperest olmalıyım. Hiçbir kişi ve kurumun -perest’i olmamalıyım. Velev ki bedeli mahpusluk olsun… On yıl sonra pişmanlık duyacağım hiçbir söz ağzımdan çıkmamalı, hiçbir hareket sanırım olmamalı… Bu kararıma da sadık kaldım. Bir gece yarısı özgürlük bileti gibi bir mesaj geldi. ‘Hayır’ dedim; hakperestlik çizgimden sapmam… Ayrıntılarınıvakti geldiğinde paylaşırım. Sınandım yani. Kararım karardı.

POLİSLER EVDE ARAMA BİLE YAPMADI

Polisler kimlikleri ile birlikte savcının yazısını gösterdiler, “Emniyete kadar bizimle gel…” dediler. “Evde arama yapmayacak mısınız?” diye sordum “Hayır” diye cevap verdiler. Sadece gözaltı kararı için talimatlandırılmışlar. “Cep telefonumu vereyim” dedim “Hayır, almayacağız. Yalnızca seni götüreceğiz” dediler. Suç işleyen insan böyle davranır mı? Ama maalesef yargı sürecinde bu hiç dikkate alınmadı. Yargıçlar tutuklama kararını verirken, “delil karartma” ve “kaçma şüphesi” diye yazabildiler. Her kararları onlar ve Ankara için utanç, benim için şereftir. Bu yüzden hiç yüksünmedim.

TOPLUMA GÜVENİYORDUM

Emniyete doğru giderken polislerle muhabbet ettim. Futbol sohbeti yaptım. Evden iki polisin arasında çıkarken, “Beni düşünmeyin, birkaç ay sonra dönerim…” dedim. Umutluydum, iyimserdim. Neye mi güveniyordum… Türkiye’nin demokrasi tecrübesi ve kazanımlarına. Devletin suçlu ile suçsuzu aylar içinde ayırt edeceğine inanmıştım. Türkiye bir hukuk devleti değil miydi? Bu vasfını gösterirdi elbet. Olmadı toplum adalet trenini rayına oturtur. Sessiz kalmaz. Burası Habib-i Neccar’ı çıkarmış, Nemrud’un karşısına İbrahim’i dikmiş bir coğrafya… Bir gece vakti emniyete bu düşünceli ruh haliyle, bir filmin başrol oyuncusu gibi ellerim ceplerimde, başım yukarIda girdim. O gün böyle başladı.
Mustafa Ünal, 15 Şubat 2020”

Please publish modules in offcanvas position.