Ahmet Altan esaretten sonra ilk kez konuştu: Kalemini zulme uğrayan insanlar için kullanmalısın

İstanbul Silivri Cezaevinde 4,5 yıl kaldıktan sonra 14 Nisan’da tahliye edilen gazeteci-yazar Ahmet Altan, hapiste yazdığı üç kitabını, cezaevi hatıralarını ve koğuş arkadaşlarını ilk kez anlattı.

“E SEN DE KORKMA, BİRAZ DA KORKMAMAYI DENE”

Kıraathane-İstanbul Edebiyat Evi‘nin Youtube kanalında, yakın arkadaşı Yasemin Çongar’ın sorularını cevaplayan Altan, “Senin elinde bir kalemin var, sesini çıkartma imkanın var ve insanlar acı çekiyor, insanlar işkence görüyor, aç kalıyor, sokaklarda öldürülüyor, zulme uğruyor, haksız yere hapse konuyor, sen bu kalemle bu insanlara yardım etmeye çalışacak mısın? Ama eğer bunu yaparsan, zamanından ve belki hayatından bir şeyler kaybedeceksin yoksa sen bunlar hayatın geçici kısmı, kalıcı olan edebiyattır deyip, bütün bunlara arkanı dönüp, edebiyatla ilgilenip, sadece romanlarını, denemelerini mi yazacaksın?” dedi.

Toplumun hep korkmayan adamlar istediğini söyleyen Altan, “Korkuyorsanız korkun da korkuyu bu kadar sıradanlaştırmayın. Biraz da korkmamayı dene. Hep korkmayan adamlar olmasını istiyorsunuz. E sen de korkma. Girdim yattım çıktım, bir daha yattım çıktım, bir daha girer bir daha yatar çıkarım.” ifadelerini kullandı.

YAZARLIKTA 40. YILI

Bu yıl yazarlıkta 40. yılını kutlayan Ahmet Altan, canlı yayınlanan ve üç saat süren programda “Dünyayı Bir Daha Görmeyeceğim”, “Hayat Hanım” ve son halini bu yazın verdiği “Zarlar” romanının konuları hakkında bilgi verdi, henüz Türkçede yayınlanmayan kitaplarından pasajlar okudu, hapis ortamında kitaplarını nasıl yazdığını dair anekdotlar paylaştı.

Altan’ın 2018’de kaleme aldığı, 19 denemeden oluşan “Dünyayı Bir Daha Görmeyeceğim” ilk önce Almanya’da, daha sonra 25 ülkede yayınlandı ve 15 dile çevrildi. Bu yaz başında önce İtalyanca sonra da Fransızca yayınlanan Hayat Hanım Fransa’da ‘en iyi Avrupa romanı seçildi’, iki ödüle de aday gösterildi.

Yazıları nedeniyle birçok kez yargılanan Altan, Fransa’da André Malraux, Almanya’da Geschwister Scholl ve Leipzig Medya Ödülü, İtalya’da Andrea Barbato Gazetecilik Ödülü, Türkiye’de Yunus Nadi Roman Ödülü ve Uluslararası Hrant Dink Ödülü dahil birçok ödüle değer görüldü.

“HAPİSHANE KİŞİLİĞİNDEN, HAYSİYETİNDEN VAZGEÇECEĞİN BİR TEHDİT DEĞİL”

Programa başlarken biraz heyecanlı olduğunu söyleyen Ahmet Altan, “Ben ne zaman televizyonda konuşsam beni hapse atıyorlar. Şansımı bir daha denemek istedim” diye konuştu. Çongar’ın “Nasılsın, iyi misin, sağlığın, moralin nasıl?” sorusuna Altan, “Sağlığım, moralim iyi. Hapiste kendime iyi baktım. Hapishane o kadar da korkunç bir yer değil. Silivri soğuktur diye bir söz var. Bir kere Silivri soğuk değil. Kaloriferleri harika yanıyor. Yemekleri de hiç fena değil. Avlusunda da yürürsen güzel de sporunu yaparsan öyle çok korkulacak, bütün hayatını bir korkunun içine hapsedeceğin, kendi kişiliğinden haysiyetinden bu korku yüzünden vazgeçeceğin bir tehdit değil.” cevabını verdi.

Hapse girmeseydi üç kitabı da yazamayacağını belirten Altan, Türk yargısına ‘ironik’ bir dille teşekkür etti. “Türk yargısının hakkını verip kendilerine teşekkür etmem gerekiyor. Gerek ilk deneme kitabım, herek Hayat Hanım eğer beni hapishaneye koymasalar yazabileceğim kitaplar değildi.” dedi.

HAYAT HANIM’IN ESİN KAYNAĞI FLASH TV

Dünyayı Bir Daha Görmeyeceğim kitabında, polislerin sabah 5’te evine gelip kendisini hapse götürmesine kadar geçirdiği süreci anlatan Altan, Hayat Hanım’ın hapishaneyle nasıl bir ilişkisi olduğuna değinirken Flash TV’ye dair ilginç bir açıklama yaptı. Hayat Hanım romanını Flash TV’deki kadın programlarından esinlenerek yazdığı ifade eden Altan şunları dile getirdi:

“Hapishaneye girince hücrene televizyon alıyorsun ve 30 kanala bakmana izin veriliyor. Hapishane müdüriyeti hangi kanalları izleyeceğini belirliyor ve sadece o kanallar çıkıyor. O kanallar arasında bir kanal vardı. Flash TV. Ben Flash TV’yi daha önce hiç seyretmemişim. Fakat hapishanede bayıldım, bayıldım. Topluca kadınlar, fevkalade dekolte giyip oynuyorlar ve şarkı söylüyorlar. Birlikte kaldığımız çocuklar dindar. Onlar dekolteli kadınlara çok bakmak istemiyorlar fakat ben de onları seyretmek istiyorum. Hayat Hanım Flash TV’nin o ambiyansında, Flash TV’de gördüğüm bir şey. Eğer hapse girmeseydim benim Flash TV diye bir televizyon olduğumdan haberim bile yoktu. O yüzden tekrar minnettar olduğumu söylemeliyim.”

“YARGI GONGA O KADAR HIZLI VURDU Kİ BÜTÜN DÜNYA DÖNÜP BANA BAKTI”

Altan kitabının Fransa’da başta olmak üzere birçok ülkede ilgi görmesinden mutlu olduğunu belirterek, bunu kendisi için şans olarak niteledi:

“Yeryüzünün neresinde olursa olsun bir yazar ağırlaştırılmış müebbete mahkum edilirse, buna insanlar dönüp bakarlar. Ağırlaştırılmış müebbet dediğiniz şey idam. Yani sen ölmeyi hak edecek bir suç işledin diyorlar. Betonun içinde ölmek demek. Böyle bir şeye bir yazar mahkum olursa, dünyanın neresinde olursa olsun dönüp bakar. Ve baktılar. Benim elimde hapishanede yazdığım ve göstereceğim bir kitap vardı ve Türkiye yargısı gonga o kadar hızlı bastı ki dünya da döndü baktı”

“BİR BABANIN NE KADAR ÖNEMLİ OLDUĞUNU HAPİSTE ANLADIM”

Ahmet Altan’ın söyleşinden öne çıkan başlıklar şöyle:

“Bir babanın ne kadar önemli olduğunu ben hapishanede anladım. Ben babalığı geçtim, ben dedeliği de geçtim. Ben artık öbür tarafa doğru gidiyorum. Bu yaşta bile bir baba o kadar önemli ki, hapishanede nasıl durduğumu babamın bana çocuklukta öğrettiklerine, anlattıklarına borçluyum. Hapishanede çok sık babamı düşündüm. Bana verdiği nasihatleri, defalarca anlattığı, çok sevdiğim hikayeler var. Onlar hep aklıma geldi.

Bazen acılar gelir ve vurur. Bir insanın buna direnebilmesi için sağlam bir belkemiği olması lazım. O belkemiği biraz çocukken oluşur. Bu ne okuduğun, ne dinlediğinle ilgili. Babam bana Patus’u anlattığında ben küçük bir çocuktum. Çünkü bu hikaye benim hapishanede duruşumu belirleyen bir hikayeydi.

“İNSANLARIN HAPİSTEN, ACIDAN BU KADAR KORKMALARI BENİ UTANDIRIYOR”

Mesela bir tanesini hiç unutmuyorum. Roma imparatoru ve Kartaca elçisi şöminenin başında konuşuyorlar. İmparator elçiye diyor ki “Size işkence yaptırırım.” Kartaca elçisi hiçbir şey söylemeden elini ateşe sokuyor ve konuşmaya böyle devam ediyor. Şimdi bu hikayelerle büyüdüğünüz zaman hapishane o kadar da korkutucu gelmiyor. Bu sadece hapishane olmayabilir. Başka dertler, acılar var hayatta. İnsanların bunlara karşı daha dirençli ve sağlam durabilmeleri için çocukken biraz böyle hikayeleri dinlemeleri gerek. Mesela görüyorum çok korkuyorlar. İnsanların hapishaneden acıdan korkmaları beni biraz utandırıyor.

“TAYİN OLMAKTAN KORKAN YARGIÇ OLMASIN”

Korkmayı bu kadar sıradanlaştıramazsın. Korkmak bu kadar sıradan, bu kadar rahatlıkla kabul edebileceğimiz bir şey değil. Şu lafa ben tahammül edemem. Yargıçlar adil karar vermiyorlar. Niye? Çünkü başka yere tayin olmaktan korkuyorlarmış. Şimdi bu adamı öfkelendirir. Sen başka bir yere tayin olmaktan korkan bir adamsan yargıç olma. Sen korktuğun için başkasının hayatını mahveden bir karar veriyorsun. Korkunun bu derece utanç verici bir mazeret olmasını nasıl kabul ediyorsunuz? Ben etmem. Hapishaneye girdim çıktım, bir daha da girerim. Utanç vericidir bu, bir yargıç korkusu yüzünden binlerce insanın hayatını mahvediyor ve o tayin olma korkusu da toplumda çok haklı bir mazeret olarak kabul görüyor. E insaf. Tabi ki memleketimiz bu halde olur.

“HEP KORKMAYAN ADAMLAR OLMASINI İSTİYORSUNUZ, E SEN DE KORKMA”

Korkan birini anlıyorum. İnsanların korkmasına karşı değilim. Tabi ki korku çok insani bir şey ve korkabilirler. Ancak bu övünülecek bir şey değil. İkincisi bunu bir yargıç için mazeret haline getirmeyin. Ben böyle kaç hikaye dinledim hapishanede. Bir yargıcın doğru karar verememesi ne demek biliyor musun. Masumlar hapse giriyor demek ya… Yani herif bir yerden başka bir yere gitmeye korktuğu için, zavallı, birilerinin hapse girmesi çok doğal. Bu toplum bunu nasıl bu kadar doğal kabul edebilir ki!

Toplumun ona şunu söylemesi lazım, ‘git, yargıç değilsin, bırak cübbeni çık.’ Tayin olmaktan korkan adamdan yargıç olmaz. Tayin olmaktan korkan adamdan birçok şey de olmaz. Korkuyorsanız korkun da korkuyu bu kadar sıradanlaştırmayın. Biraz da korkmamayı dene. Hep korkmayan bir adamlar olmasını istiyorsunuz. E sen de korkma. Girdim yattım çıktım, bir daha yattım çıktım, bir daha girer bir daha yatar çıkarım.

“BENİ YENEMEYECEKLER, BEN ONLARI YENECEĞİM”

Hapishane zor bir yer. Arada çok bunaldığım günler değilse de saatler oldu. Bu gerçek. Ama insanın kendini biçimlendirebildiğine inanıyorum. Kendi kendini inşa edebilirsin orada, hatta yıkıp bir daha inşa edebilirsin, iyi olmadığını düşünüyorsan. Ben oraya kesin bir kararla girdim. Beni yenemeyecekler, ben onları yeneceğim. Önce hayallerimden sonra yazılarımdan kendime korunaklı bir şato yaptım. Hayal çok kurtarıcı bir şey. Hayale daldığımda hapishanede olduğumu unuttum.

“BENİ HAPSE KOYAMADILAR”

Yaz sabahları Paris’in hoş bir banliyösünde, hal civarında uyanıyor gibiydim. Hapiste 5 litrelik su bidonları vardır. Çok yer kapladığı için boşalınca üzerine basıp onu ezerler, bir çatırtı duyulur. Tabi perde de yok, ışık olduğu gibi suratına geliyor. O sesler, o ışık Sokak Kızı Irma’nın geçtiği o tuhaf Fransız sokağını hatırlatırdı bana.

Kışları; Doktor Civago’nun o filmde vardır, böyle çok güzel ıssızlığın, beyazlığında ortasında uyanıyordum. Sonbaharları zannediyorum Tuna kenarındaydım ve meşaleler yanan oteller vardır orada. Bu hayaller tabi ki hapishanede olduğum gerçeğini değiştirmiyordu. Bu hayallerle hapishaneye direniyordum. Evet beni hapse koyamadılar. Koydular, ben orada durmadım. Bu harikulade bir duyguydu.

“KALEMİNİ ZULME UĞRAYAN İNSANLAR İÇİN KULLANMALISIN”

Terör şubesinde bir kafesin içinde 12 gün kaldık. Daha sonra bizi mahkemeye götürdüler. Sabaha karşı yargılandık. Sonra Mehmet’i tutukladılar, beni bıraktılar. Beni sonra ertesi gün tekrar tutukladılar. Ve ondan sonra zaman kavramıyla hapishane arasındaki ilişki başlıyor. Hapishanede okunan kitaplar, yazarın kendisiyle hesaplaşması. Ki ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum kendi hayatımla ilgili. Çünkü şöyle bir çelişki var:

Senin elinde bir kalemin var, sesini çıkartma imkanın var ve insanlar acı çekiyor, insanlar işkence görüyor, aç kalıyor, sokaklarda öldürülüyor, zulme uğruyor, haksız yere hapse konuyor, sen bu kalemle bu insanlara yardım etmeye çalışacak mısın? Ama eğer bunu yaparsan, zamanından ve belki hayatından bir şeyler kaybedeceksin yoksa sen bunlar hayatın geçici kısmı, kalıcı olan edebiyattır deyip, bütün bunlara arkanı dönüp, edebiyatla ilgilenip, sadece romanlarını, denemelerini mi yazacaksın? Bu ciddi bir soru.

İkinci ciddi soru bir yazar bunlardan hangisini tercih etmeli? Şimdi genellikle toplum birincisini tercih etmen gerektiğini söylüyor. Ve diyor ki, sen bu kalemi senin çağında yaşayan ve zulme uğrayan insanlar için kullanmalısın. Bu mantıklı bir talep. Vicdanlı bir talep. Ama başka bir şey daha var, o zaman kendi gerçek mesleğini yapamıyorsun.

“ÇEVRENDE YAŞANANLARA DUYARSIZ KALMAK KOLAY DEĞİL”

Hangisi daha cesur? Yani bütün bu gerçeklere arkasını dönüp sadece edebiyatla uğraşan yazarlar var. Bu da çok cesaret isteyen bir tercih çünkü bu kadar acı varken, ben bunlara arkamı dönüyorum demek o kadar kolay bir şey değil. Bunu tartışan bir yazı yazdım. Çünkü bu benim çocukluğumdan beri ciddi bir tartışmaydı. Babamda da gördüm. Yani babam edebiyatla daha fazla ilgilenebilirdi ama hayatla, acılarla, Türkiye’de ezilenlerle daha fazla ilgilendi. Ben de babamın yolundan gittim.

Yani günlük yazılar yazdım. Hayatla ilgili yazılar yazdım. Geçen ve geçecek olan senin deyiminle gündelik olan hakkında yazılar yazdım. Aslında bir yazarın gündelik olan hakkında yazması biraz kendine ve mesleğine haksızlıktır. Bence böyle bir gerçek var. Ama öbür türlü de çevrende yaşayanlara karşı bu kadar duyarsız olman çok kolay bir şey değil. Ve bu öyle zannedildiği kadar kolay karar verilecek bir şey değil.

“BİR YAZARA TOPLUMLA NİYE İLGİLENMİYORSUN DİYE MUSALLAT OLMAYIN”

Şunu söylemek istiyorum. Toplumla ilgilenmeden sadece kendi işini yapan yazarları da o kadar kolaylıkla suçlamamak lazım. Hatta onları çok cesur da buluyorum. Benden daha cesurlar. Ben hayatımın çok önemli bir kısmını gerçekten edebiyat dışında bu ülkeyle ilgilenerek geçirdim. Ya da senin söylediğin doğru, onlarla ilgilendiğim için başka tür bir bilenmeyle bu kitapları yazabildim. Bunun doğru cevabının ne olduğunu bilmiyorum.

Sadece şunu söylemek istiyorum. Kolay cevap vermeyin. Ya gidip bir yazara sen niye toplumunla ilgilenmiyorsun diye musallat olayın. Ya da bir yazara gidip ya senin ciddi edebiyat gibi bir işin varken, Türkiye biter edebiyat bitmez, ne olacak ki yani, Sovyetler vardı Rusya vardı hepsi bitti, Tolstoy hala orada duruyor. Sen niye bu işle uğraşmıyorsun demeyin. Bu bir yazar için kolay karar verilecek bir soru değil.

KİTAPLARINI HAPİSTE NASIL BİR ORTAMDA YAZDI?

Bunu Marquez’e bir kez sorduklarında “Çırılçıplak soyunuyorum, kafamı buzdolabına sokuyorum, öyle yazıyorum” demiş. Ne nasıl yazdım. Hapishanenin şöyle bir gerçeği var. Ben şöyle yapamam ben böyle yapamam diyen adama yok her türlü yaparsını öğretiyor.

Mesela ben ışıklı yerde uyuyamam, bütün perdeleri kapatacağım. Yo uyursun, perde filan hapishanede yok. Bütün güneş suratına çarpar uyursun. E ben dar yerde kalamam, yo kalırsın. Ben erkek erkeğe konuşmaktan çok sıkılırım. Yo üç erkek 24 saat yan yana oturur, erke erkeğe konuşursun. Bütün bunların yanında ben nasıl yazdım? “Sessizlik üstat çalışıyor, vay maestro yazıyor” gibi bir durum yok. Ben yazıyordum, diğer arkadaşlar da Fenerbahçe maçını seyrediyordu.

Hücrelerde bir metrekarelik beyaz plastik bir masa vardır. Hücrenin merkezi orası zaten. Üç tane de plastik sandalye var. Üç kişi o masanın etrafına oturuyoruz. Karşıda da bir tane televizyon, şurada evye, mutfak olarak kullandığımız şey, orada da tuvalet ve banyo bir arada. Tuvalet ve banyomuz bir aradaydı maalesef.

“BİRLİKTE KALDIĞIM İNSANLAR OLAĞANÜSTÜ YARDIM ETTİLER”

Birlikte kaldığım insanlar hemen hepsi gerçekten olağanüstü yardım ettiler. Bir kısmı ben yazarken yataklarına çekiliyorlardı. Beni rahatsız etmemek için. Çünkü bir de ben sigara içiyorum. Onlar sigara içmiyor. Sigara içmedikleri gibi sigaradan çok rahatsız oluyorlar. Ve ben yazmaya başladığımda çok sigara içiyorum. Bir hücrenin içindeyiz. Onlar için korkunç. Ve buna hiç yakınmadan, dumandan yataklarına kaçarak bana yer açtılar.

Çok da şikayet etmemeliyim ayıp olur, onların durumu benimkinden daha zordu. Çünkü ben yazı yazarken unutuyorum. Bazen bana kahve yapıp getiriyorlardı. Ben çalışırken çok daldığım için o masanın üstünde… Yazacaksan her yerde yazarsın, önemli olan yazacak şeyin olması. Acıklı olan onu bulamamak. Onun için her ortamda yazarım. Yazabildiğim ortamdan şikayet etmem. Yazmaya başlayınca etrafımı duymam.

“HAPİSHANEYE GİRDİĞİMDEN DAHA İYİ ÇIKTIM”

“Yanıma çocuklarım yaşındaki gençleri veriyorlardı. Ben onlara, ‘Biz buraya girdiğimiz gibi çıkmayacağız’ diyordum. ‘Biz buradan girdiğimizden daha iyi çıkacağız’ diyordum. Hapishaneye girdiğimden daha iyi çıktım oradan.

Mahkemedesin, yargıçların cübbeleri, kürsüleri filan var, sadece tayin olmaktan korkuyorlar, her şeyleri var ama. Böyle kocaman kürsüde duruyorlar, dediler ki karar vereceğiz, karar vereceğiz dediği şey senin hayatın. Bir de bir usul var o deli edici bir usul. Seni mahkemeden aşağıdaki nezarete iki tane jandarma kollarına girip götürüyor. Sürekli bir koluna giren, hiçbir zaman tek başına bir yerden bir yere yürüyemiyorsun. Ancak avluda altı adım. Altı adımdan uzun bir yere gidersen mutlaka biri senin yanında yürüyor.

“İDAMI BEKLERKEN LAZ YAKUP’UN HİKAYELERİNİ DİNLEDİK”

Neyse bizi alıp aşağı götürdüler. Böyle geniş kafesli bir nezarethane. Birlikte yargılandığımız çocuklar var, onlar hala hapisteler. Yargıtay gerçek kararlarını bozdu ama hala çıkmadılar. Çok tuhaf tuhaf şeylerden. Ya darbe yapmaktan suçlanıyoruz düşünebiliyor musun? Fakat o sırada Anayasa Mahkemesi Mehmet Altan’la ilgili bir karar verdi. Dedi ki bu adamı değil mahkum etmek, yargılamak, hapse koymak, karakola götüremezsiniz haksız yere. Böyle bir karar varken, oradaki birlikte yargılandığımız çocuklar, yani bizi nasıl mahkum edecekler? Anayasa Mahkemesi diyor ki suç yok. Anayasa Mahkemesi kararı ile bize ya beraat verecek ya ağırlaştırılmış müebbet verecek başka da tercih yok. Orada volta atıyoruz. İşte biraz Mehmet’in Mehmet Altan’ın Marksist liberal diye bir kavramı var biraz onun üzerine konuştuk Mehmet’le orada beklerken. Yakup vardı. Çok hoş bir adamdır. Orada tanıştık. Tam bir Laz. Ona dedim ki hani sen bize biraz Karadeniz’i anlat, kaderimiz hakkında bir karar veriliyor, o bize biraz Karadeniz’i anlattı. Çok eğlenceli de bir şey anlattı.

“ÇOK DERS ÇIKARDIM BU HİKAYEDEN”

Bir idam hükmünü beklerken aşağıda neler olduğunu kimse bilmez yani. Çok kolay dinleyecekleri bir hikaye de değil. Kalabalık gurupların konması için yapılmış bir nezarethanedeyiz ve biz 5 kişiyiz. Nazlı (Ilıcak) kadın olduğu için onu başka bir yere koydular. Hakimler de yukarıda bizim için karar verecekler. Yakup’un (Yakup Şimşek, KHK ile kapatılan Zaman gazetesinin reklam müdürü) anlattığı hikayeyi çok sevdim. Çok hayat dersi çıkarttım ondan.

4 kardeş var. Babalarının bir tarlası var. 4 parsel. Bunlardan bir tanesinde de bir ev var. Babaları ölüyor. Diyorlar ki ya parselleri paylaşacağız. Kim hangi parseli alacak? Kura çekelim diyorlar. Kura çekiyorlar. Büyük abi diyor ki olmadı. Bir daha çekelim diyorlar. Büyük abi yine olmadı diyor. Hadi bir tane daha son. Büyük abi diyor ki yine olmadı. Abi ne zaman olacak diyorlar. İçinde ev olan parsel bana çıktığı zaman.

“BU KADAR BENZERLİK BENİ ÜRKÜTTÜ”

Yakup bize bunu biz idamı beklerken anlattı. Orada bütün bunları yaşarken Kılıç Yarası romanında bir sahne var. Fuat Paşa’yı bir odaya koyuyorlar. Ve kararı bekliyor. Beni şu zaman dilimi gerçekten çok ilgilendirdi. Biri senin geleceğin hakkında bir karar veriyor ve senin kaderin belirleniyor. Ama sen bunu bilmiyorsun. O kaderle karşılaşana kadar bilmediğin anla o kader anı anında bir zaman var. O senin çok çaresiz ve zavallı olduğun bir zaman. Beraatten ve tahliyede de konuşuluyor.

Aralarından bir tanesi hiç unutmuyorum, ‘Ya çok geç kaldılar trafiğe kalacağız’ dedi. Bir anda idam cezası beklenirken. Ben bu kararı bekleyen ve kaderi hakkında karar verildiği halde o kararın ne olduğunu bilmeyen bir adamı yazmışım Kılıç Yarası’nda. Birdenbire fark ettim ki ben de aynı durumdayım, yukarıda karar verilecek ve ben yukarıda karar verildiğini, ne karar verildiğini bilmeden, başka bir kaderi de hatta ümit ederek, bekleyeceğim. Bu kadar benzerlik beni bir ürküttü. Onu yazdım New York Times’a.