Muhalefet, kazanacağı bir seçimin sonrasına hazır mı?

Muhalefet, kazanacağı bir seçimin sonrasına hazır mı?

Türkiye’deki siyasi partilerin ve grupların eskiden üstesinden gelmeleri gereken sadece seçimler vardı. Partiler güçleri, kabiliyetleri, halka erişimleri oranında propaganda yapar, onlarda bir etki yaratır ve sonuçlarını sandıkta almayı umarlardı. Adaletsizlikler, eşitsizlikler o zamanlar da vardı var olmasına ama tek bir partinin ve liderinin seferber ettiği devlet ve kamu imkanlarına açıktan sırtını dayadığına pek şahit olunmazdı.

Böyle bir şeye tevessül etmek her şeyden önce ayıp sayılırdı. Hele hele TRT ve Anadolu Ajansı gibi halkın vergileriyle beslenen yayın organlarının yarışan herkese eşit mesafede kalmasına, en azından şeklen, bir nezaket gösterilirdi o zamanlar.

Özellikle, mahalli husumetlerin etkili olduğu muhtarlık seçimlerini de kapsayan yerel seçimlerde sandık başlarına üşüşen karşıt gruplar arasında ufak tefek hır gürler o günlerde de yok değildi. Hatta bazen kan bile dökülürdü. Ama, o zamanlar hiç kimsenin aklına ülke genelinde seçimlerin üzerine şaibe düşürecek örgütlü hile yapılması ya da sistematik oy çalınması gelmezdi. Kimsenin böyle bir şeyden endişesi de olmazdı. Şu tuhaflığa bakın ki, o günlerde kimsenin aklına gelmeyen ne varsa bugün İslamofaşist Erdoğan sayesinde ülkenin başına gelmiş durumda.

İKTİDARDA ASGARİ CENTİLMENLİĞİN DAHİ ESAMİSİ OKUNMUYOR

Asgari centilmenlik gereği kamu imkanlarını, sadece şeklen dahi olsa, adil ve eşit kullandırmak şöyle dursun, seçimlerin özgür ve adil  şartlarda yapılmasına mani olacak ne varsa açıktan yapmaktan çekinmeyen bir pervasızlık, gözü karalık ve utanmazlıkla karşı karşıyayız bugün. Devlet imkanlarını kendisi için seferber eden Erdoğan’ın, seçimlerdeki en önemli rakiplerinden biri olan HDP adayı Selahattin Demirtaş’ı uyduruk sebeplerle cezaevinde tutmayı sürdürmesi bile seçimler hakkındaki şaibeler için yeterliyken, türlü adaletsizliklerin, haksızlıkların bini bir para. O kadar ki, rakip partiden aday olmak tutuklanma endişesi taşımak için yeterli bir gerekçe. Böyle bir seçim atmosferi şu anki Türkiye dışında herhalde dünyanın hiçbir yerinde vaki değildir.

En son 16 Nisan 2017 referandumunda olduğu gibi son yıllarda aşağı yukarı benzer şartlar altında yapılan tüm seçimlerin özgür ve adil bir ortamda yapılmadığını zehir zemberek ifadelerle kayıtlara geçiren Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), 24 Haziran seçimlerinde daha büyük ve sistematik hile ve şaibelerin yaşanmasından endişe duyuyor olmalı ki, görevlendireceği gözlemci sayısını kat be kat artırma kararı aldı. Sadece AGİT mi, Türkiye’de mevcut iktidara muhalif olup da oyların çalınacağı endişesi taşımayan tek kişiye rastlayamazsınız. Çünkü, şuyu vukundan beter bu fecaat, Erdoğan AKP ve yandaşlarının sadece Türkiye’de değil tüm dünyada bir alamet-i farikası oldu. Aslında şaşıracak bir şey yok ortada. Neticede, tam anlamıyla Erdoğan ve haramilerine yakışan bir durum söz konusu.

Dediğim gibi, eskiden ülkeye iyi kötü bir güven hakimdi ve siyasi partilerin ve adayların tüm kaygıları seçim sandıklarından çıkacak sonuçların açıklandığı ana kadardı. Şimdi ise hem sandıklara dair endişeler tavan yaptı, hem de asıl kaygılar seçim sonuçlarının açıklanmasının sonrasına uzandı. Çünkü herkes, ulusal ve uluslararası vahim suçlara, hırsızlıklara, yolsuzluklara, rüşvete, insan hakları ihlallerine, savaş suçlarına, işkence skandallarına, hukuksuzluklara, keyfiliklere gırtlağına kadar batmış bir ekibin iktidarı asla terk etmeyeceğinden endişe duyuyor.

Erdoğan ve avenelerinin seçim sonuçlarını ne pahasına olursa olsun lehlerine döndürmek için ellerinden gelen her türlü hırsızlığı ve hileyi artlarına koymayacaklarından kimse şüphe duymuyor. Dahası tüm bu ahlaksız çabalarına rağmen, seçimleri kaybetmeleri durumunda iktidarı terk etmemek için akıllara geldiğinde tüyleri diken diken eden en kanlı yöntemlere bile başvurmaktan geri durmayacaklarını herkes biliyor.

MUHALEFETİN SEÇİMLERDEN ZAFERLE ÇIKMASI ARTIK YETMİYOR

İktidarın el değiştirmesi için sandık elbette ki çok önemli. Ama muhalefet partilerinin ve muhalif kitlelerin seçimlere olabildiğince hazırlıklı olması, sandıktan arzu ettikleri sonuçları almak için canla başla çalışmaları ve hatta sandıkta o sonuçları almaları artık yetmiyor. Türkiye artık bildiğimiz anlamda oturmuş kuralları olan bir demokrasi olmadığı için seçimin ardından muhtemelen yaşanacaklara da hazırlıklı olmaları gerekiyor. Muhalefetin böyle bir hazırlığının olmaması durumunda ise, 16 Nisan 2017 gecesi CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “atı alan Üsküdar’ı geçti” yazıklanmasından başka bir şey elden gelmiyor.

Bu seçimler öncesinde nispeten daha derli toplu olmakla birlikte hala kırk yamalı bir bohçaya benzeyen muhalefetin bunları başarabilmek için, yek vücut ve tek yumruk gibi hareket edebilen Erdoğan ve yandaşları karşısında ne kadar şansı bulunuyor? Erdoğan ve adamlarının silahlanarak örgütlendiklerini ve kendileri için en kötüye göre hazırlık yaptıklarını akılda tutarsak bu sorunun cevabının kolay olmayacağını söyleyebiliriz. Ancak işin çok zor olacağını kanlı kalkışmalar ve karşılaşmalar için Erdoğan’ın fanatik militanlarının çok önceden silahlı eğitim aldıklarına, talimler yaptıklarına ve seçim sonuçlarına her şekilde hazırlıklı olduklarına dair artık açıktan beyanda bulunmaları bir fikir veriyor.

İslamofaşist Erdoğan ve şürekası, şimdiden altyapısını hazırladıkları tüm hile ve hırsızlıklarıyla garantilemeye çalıştıkları doğrultuda seçimleri kazanırlarsa ne ala. Yok olur da kaybederlerse, korkarım ki asıl gümbürtü o zaman kopacak. Böyle bir durumda muhalefet, 16 Nisan 2017 gecesi hileli seçimlerle kılpayı zafer ilan eden Erdoğan karşısında Kılıçdaroğlu’nun yaptığı gibi hak etmediği zaferi yine iktidara altın tepsi içinde mi sunacak? Yoksa, hezimete uğrayacakları seçim sonrası Erdoğan ve milisleriyle karşı karşıya gelmeye bu sefer cesaret mi edecekler?

Sahi muhalifler seçim sonrası senaryolarına ne kadar hazırlıklı? Tüm çalıp çırpmalarına, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) ve neredeyse tamamını kontrol ettiği medya üzerinden girişeceği manüplasyonlara rağmen, suçlarını örtmek için mecbur olduğu iktidarını sandıkta kaybetse bile terk etmeyeceğinden emin olunan bir Erdoğan’a muhalefet ne kadar hazır? Sandığın sonuçlarını hayata geçirmek için ne tür çareler düşünüyor?

Erdoğan ve haramilerinin 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarından kendilerine dersler çıkardığından ve bu derslerin gereğinden çok daha fazlasını yapacaklarından kimsenin şüphesi yok herhalde. Erdoğan’ın muhtemel sandık hezimeti sonrasında yaşanacaklara peki muhalefet ne tür hazırlıklar yapıyor? Yoksa seçim sonuçlarına saygı gösterilmesinin temininde Erdoğan’ın emir erinden bile öte bir şeye dönüşen Hulusi Akar’ın komutasındaki orduya mı güveniliyor hala? Hani şu onlarca generali içeri tıkılan, her gün yüzlerce subayı gözaltına alınarak paçavraya çevrilen orduya… Güldürmeyin adamı…

HIRPALANMIŞ TSK SEÇİM SONUÇLARININ GARANTÖRÜ OLABİLİR Mİ?

Velev ki, kendisini çok feci hallere düşüren ordu hepimizi şaşırtsın ve bu umulan rolü oynasın… Hikayenin o noktada biteceğinin de yine hiçbir garantisi yok. Muhalefet, Suriye’den tasfiye edilen IŞİD ve el-Kaide’nin Türkiye’de barındırılan binlerce militanlarını ve hatta Özgür Suriye Ordusu militanları, SADAT, Halk Özel Hareket, Osmanlı Ocakları, Sedat Peker çetesi, İBDA-C vb gibi afişe olanların yanı sıra afişe olmayan belki onlarca silahlı çete, mafya, radikal dinci örgütler ve milis yapılanmalarının yol açacağı kaosa karşı ne yapmayı düşünüyor? Yoksa, Gezi Protestoları sırasında bile “yüzde 50’yi evlerinde zor tutuyorum” diyebilen Erdoğan’ın, muhtemel bir seçim hezimeti sonrasında ortalığı kan gölüne çevirmek için bir işaretine bakan bu silahlı yapıları devreye sokmaya tenezzül etmeyeceği mi sanılıyor?

Tıpkı Haydar Baş gibi malum yöntemlerle Azerbaycan’dan aldığı akademik unvanları istismar ederek uyduruk ilaç piyasaya sürüp hastaların umutlarıyla oynadığı için hakkında onlarca dava açılmış olan Ahmet Maranki’nin geçtiğimiz günlerde Akit TV’de yaptığı açıklamaları sanırım duymuşsunuzdur. Ünvanı her ne kadar şaibeli de olsa, bir ‘profesör’ün bile açıktan Erdoğan’ın seçimleri kaybetmesi durumunda soka çıkmaktan, askeri talimlerden, gömülen silahlardan bahsettiği bir ortamda siyasal İslamcı militan yuvalarına dönen AKP teşkilatlarının ve yedeklerine aldıkları üniformalı ya da üniformasız milis unsurların neler yapabileceğini varın siz hesap edin.

İsterseniz seçim sonrasına dair en iyi senaryoyu ele alalım. Perinçek’in ifadesiyle “iktidarın köpeğine” dönen yargıdan ve kolluk kuvvetlerinden geriye hiç bir umut kalmadığına göre, en tepe komutanının adaylığı konuşulan Abdullah Gül’e yaptığı “uzak dur” ziyaretini de bir kenara not ederek, durumunun yargıdan çok da farklı olmadığını rahatlıkla söyleyebileceğimiz Türk Silahlı Kuvveleri’nin (TSK) hepimizi şaşırtarak sandıktan çıkacak sonuçların garantörlüğü rolünü üstleneceğini varsayalım. Bu durumda bile, sandıkta kaybetmiş ama iktidarı terketmek istemeyen, daha doğrusu terketme lüksü olmayan bir Erdoğan’ın ordu içerisindeki uzantılarını, ülke genelinde örgütlediği silahlı unsurları ve kolayca mobilize edeceği yandaş kitleleri durdurmak kolay mı olacak sanıyorsunuz.

ERDOĞAN, NE PAHASINA OLURSA OLSUN İKTİDARDA KALMAYA MAHKUM

Bu vesileyle İslamofaşist Erdoğan’ın, Türkiye’yi mahkum ettiği ‘şeklen demokrasi’ cesedini sürükleme anomalisinden tamamen çıkıp bilindik anlamda tam teşekkülü bir diktatörlüğe geçmeyi denemeyeceğinin garantisi nedir? Hem Ayetullah Humeyni iktidara seçimle mi gelmişti ki, Erdoğan da iktidardan seçimle gitsin! Humeyni’yi iktidara taşıyan halk ihtilalinin tersine “halk ihtilali” havasına sokacağı bir kaosla iktidara ömür boyu tutunmaktan Erdoğan’ı kim ya da ne alıkoyabilir? Kaldı ki bu saatten ve bunca yaşananlardan sonra böyle bir şeye girişeceğinden kim şüphe duyabilir? Gırtlağına kadar harama batmış, boğazına kadar kana bulaşmış Erdoğan ve çevresindekilerin ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmaktan başka çareleri mi var sanki?

Erdoğan, seçimlerden dilediği sonucu çıkarmak için her düzeyde hazır olduğu gibi, istemediği bir sonuç çıkması durumuna da her düzey ve düzlemde hazırlıklarını tamamlamış durumda. Bir aralar İYİ Parti lideri Meral Akşener’in de gündeme getirdiği ülkenin orasındaki burasındaki kamplarda silahlı eğitim alan milisler, bahsini ettiğimiz terör örgütleri ve SADAT benzeri silahlı profesyonel yapılar, ellerinin altında onbinlerce silahlı insan bulunan güvenlik şirketleri, partizan milislere çevrilen polis teşkilatı ve yeni sistemle yetiştirilen ordu mensupları bir yana, hani Erdoğan’ın “evlerinde zor tutuyorum” dediği o “yüzde 50” var ya, işte onların önemlice bir kısmını da kendisi için en kötü duruma hazırladığından emin olabilirsiniz. Yani Erdoğan bugün yıllar önce söylediği gibi “minareler süngü, kubbeler miğfer, camiler kışlamız, müminler asker…” modunda.

Bu konuyu biraz daha açıp izah etmeye çalışalım. Şurası bir gerçek ki, çok fonksiyonlu 15 Temmuz darbe komplosunun işlevlerinden biri de Erdoğan’ın kendi yandaşlarına cesaret aşılamasıydı. Bu çakma ve şikeli darbe girişimi sayesinde Erdoğan, ülkenin sıradan insanını taşla uçak düşürebileceğine, egzozuna tişört tıkayarak tankları durdurabileceğine, çıplak elle NATO’nun en büyük 2. ordusunu durdurabileceğine inandırdı bir kere. Ajite ederek bilediği kitleleri, çoğu tuzağa çekilmiş, ne yaptıklarının, neye uğradıklarının şaşkınlığı içerisindeki askerlerin üzerine sürmekten çekinmeyen Erdoğan’ın seçimleri kaybetmesi durumunda aşırı güven ve cesaret patlaması yaşayan bu kitlelerin hayatını sahaya sürmeyeceğini kim iddia edebilir?

VAZİYET, ‘REİS, KAYBEDECEĞİ SEÇİMİ YAPMAZ!’DAN DAHİ FECİ

Erdoğan’ın iktidarı bırakma lüksü olmadığında mutabıksak, bir şekilde kaybedeceği seçimlerden sonra yapacakları konusunda da mutabık olabiliriz. Bir yandaş yazarın “Reis kaybedeceği seçimi yapmaz,” diye övdüğü Erdoğan, o yandaşın düşündüğünden bile iktidara daha bağımlı. Yandaşın bahsettiği gibi hesaplarını, her yolu deneyerek garantiye alacağı sandıkla sınırlı tutacak kadar bile rahat değil. Erdoğan ve adamları tüm hazırlıklarını, sandıktan hangi sonuç çıkarsa çıksın, iktidarda kalmanın gereklerine göre yapmış durumda. Kendilerini iktidardan etme potansiyeli olan her durum için farklı bir hazırlıkları olduğunu söylersek abartmış olmayız.

Sürgünde tanıştığım bir dostum, 15 Temmuz’un yukarıda birazcık bahsettiğim kitleleri normalde yapamayacakları bir şeylere cesaretlendirme fonksiyonuna dair enteresan bir tecrübesini anlatmıştı. Mağdur edilmiş tecrübeli bir kamu görevlisi olan bu arkadaşım Doğu Anadolu’da bir köy ziyareti sırasında ilginç bir eğitim yöntemiyle karşılaşmış. Köylüler, yaratılışları gereği kurtlardan korkan çoban köpeği yapmayı planladıkları köpeklerini kurtlara karşı cesaretlendirmek için ilginç bir yöntem kullanıyorlarmış.

Arkadaşımın anlattığına göre, köylüler yakaladıkları bir kurdu bir kazığa önce sıkıca bağlamışlar. Arkadaşım ve yanındakilerin yapmayın etmeyin itirazları arasında sopalarla vura vura kurdu ayakta duramayacak hale getirinceye kadar dövmüşler. Kan revan, kırık çıkık içerisinde zavallı kurt iyice bitap düştükten sonra köylüler, çoban köpeği yapacakları genç köpekleri getirip “bakın işte korktuğunuz kurt eni topu bu işte” dercesine o kurda saldırtmışlar. Bu yöntem sayesinde, saldırıları karşısında zavallı kurttan acizlikten başka bir karşılık göremeyen köpeklerin bilinçaltına kurtların o kadar da korkulacak yaratıklar olmadığını kazımışlar.

GÜNÜN SONUNDA KURTLAR MI AYAKTA KALIR, KÖPEKLER Mİ?

Köylüler, çoban köpeklerinin aldıkları bu vahşi eğitimden sonra, sürüye ilişen gücü kuvveti yerinde kurtlara saldırmakta bir an bile tereddüt etmediklerini söylüyorlarmış. Çakma bir düzenek üzerinden aldıkları talim sayesinde elde ettikleri aşırı cesaret ve psikolojik üstünlükle çoğu zaman kurtları püskürtmekte başarılı da oluyorlarmış. Ancak, tabiatı gereği bütün kurtlar bitap düşmüş o zavallı kurt gibi olmadığından, kendilerine pompalanan aşırı cesaretle kurtlara saldıran bazı çoban köpeklerinin akıbeti maalesef vahşi kurtların dişleri arasında parçalanmak oluyormuş.

Tıpkı o köylüler gibi Erdoğan da, çakma 15 Temmuz darbe girişimi sırasında yaptırdığı bir çeşit talimle kendi kitlesine en cevval kurtları bile parçalamayı gözüne kestirecek kadar cesaret pompalamış durumda. Yarın ihtiyaç duyduğunda o kitleyi karşı karşıya getireceği dinamikler karşısında da aynı cesareti göstermelerini beklememesi için hiçbir sebep yok.

Tabii, 15 Temmuz’daki çakma düzenek yerine gerçek silahlı unsurlarla karşılaşmalarının sonucunun ne olacağını bugünden tahmin etmek kolay değil. Kim kimi ne kadar parçalar, günün sonunda kurt mu ayakta kalır köpek mi, şimdiden kimse bilemez. Bildiğimiz bir şey varsa o da, tıpkı iktidarın bağımlı hale geldiği olağanüstü hal altında yapılan anti-demokratik seçim süreci gibi seçim sonrasının da pek normal olmayacağı…

e-max.it: your social media marketing partner

Please publish modules in offcanvas position.