Bu Zafer İmamlarındır!

Bu Zafer İmamlarındır!

''Diyanet hocaları, camilerde ve camilerin çay ocaklarında, köy ve kasabaların meydan kahvehanelerinde iktidarın gövdesine kadar çürümüşlüğünü hamasi söylemlerle perdeleyen, olası hükümet değişimi karşısında insanlara derin endişeler aşılayan, Firavun yönetiminin adeta göz boyacı sihirbazları rolüne bürünmüşler.''

Türkiye'de mevcut hükümete onca aleyhlerindeki gelişmelere rağmen aralıksız seçim kazandıran, böylece konumunu korumaya yardımcı olan en önemli aktörlerden biri, ülkenin en ücra köşesinde vatandaşlarla sürekli temas halinde bulunan cami imamlarıdır. Buna yurt dışında bulunan sayısız Türk camisinin personelini de eklemek gerekiyor.

Bu resmi din adamları, hükümetin Fizan'daki sağır sultanın dahi duyduğu zulüm ve yolsuzlukları "din ve vatan için" sarmallarıyla en etkili bir şekilde örtebilen böylece dinin asla müsaade etmediği eylemleri din adamı vasfıyla meşrulaştırabilenlerdir.

Söylemleriyle hükümete, Reis'e destek vermemekle insanları güya dinlerine, vatanlarına ihanet edeceklermiş duygularına sürüklemekteler. Hele ki milyonlarca yaşlı insanı...

Diyanet hocaları, camilerde ve camilerin çay ocaklarında, köy ve kasabaların meydan kahvehanelerinde iktidarın gövdesine kadar çürümüşlüğünü hamasi söylemlerle perdeleyen, olası hükümet değişimi karşısında insanlara derin endişeler aşılayan, Firavun yönetiminin adeta göz boyacı sihirbazları rolüne bürünmüşler.

Haliyle Hükümet parti ocaklarından daha etkili olan ve maddi yükleri devlete ait olan bu propagandistlerden oldukça memnun. Bunu da elbet iktidar karşılıksız bırakmıyor.

Bir zamanlar ülkenin en düşük gelirine sahip olan memurları, bugün iyileştirilen maaşlarının yanısıra ek mesai ücretleriyle artık iyi bir gelire sahipler. Bu darlık zamanında hükümetin binlerce yeni imam kadrosu açması, işte bu makamın hayatî işlevlerinden dolayıdır.

Anlayacağımız, mevcut iktidarın devamlılığı en başta bu din adamları için yaşamsal boyutta bir öneme sahip.

Böyle kalabalık bir camia içerisinde inancın ruhuna aykırı bu ilişkiden vicdanen rahatsız olanlar bulunsa da; şu cadı avı atmosferinde dinin hatırını öne alıp en ufak bir Reis veya hükümet eleştirisinde bulunduklarında, nankörlük suçlamasıyla dışlanarak ellerindeki tüm imkanlardan mahrum edileceklerini iyi biliyorlar.

"Ahir zamanda iman sahibi olmak elde ateş koru tutmak gibi zor olacak" Peygamber sözünde tarif edildiği gibi zor bir durum. Ama asıl paradoks ise bu Hadisi en iyi bilen ve tefsir eden bahsi geçen din adamlarının durumu.

Bu hadisenin üzerinden hatırladığım geçmişte kaleme aldığım bir yazımı takdim ediyorum.

Elbet eski bir yazı olduğu için tamamen yazı başlığına uygun bir aktüel bütünlük bulamayabilirsiniz.

MESİH'İN DİN ADAMLARI İLE MÜCADELESİ

İki bin yıl önceki Filistin günümüzdeki Filistin ile çok ilginç benzerlikler taşımaktaydı.

O zaman da Filistin toprakları işgal altındaydı. Bugün işgalci konumundaki Yahudiler, o gün istila edilen toprakların halkıydı, işgalci ise zamanın süper gücü Roma Devleti’ydi.

Romalılar, yarı Yahudi olan birini Filistin halkının başına kral yapmıştı. Bu krallığın günümüz Arap idaresi gibi Filistin’in belli yerlerinde sınırlı bir otoriteye sahipti.

İşgal altındaki İsrailoğulları ekonomik, siyasi ve inanç yönüyle çeşitli gruplara ayrılmıştı.

Zengin ve asillerin oluşturduğu dünyevi bir azınlık Roma otoritesini kabullenmiş görünüyordu.(1)

Halkın ekseriyetinin benimsediği mezhebe bağlı olan grup hakkında ise Roma, hassas bir denge politikası yürütüyordu(2). Bu doğrultuda Kutsal Tapınak bu grubun kontrolünde bağımsız olarak işlevini devam ettiriyordu.

Dünya işlerine aldırış etmeyen bir mistik grup (3) dışında Roma’nın otoritesini kabul etmeyip sürekli Romalı askerlere ve Romalılarla çalışan Yahudi soydaşlarına saldırılar tertipleyen silahlı bir örgüt vardı.(4)

Halk, hem Roma’ya hem de Yahudi Krallığına vergi vermekteydi. Ayrıca Kutsal Tapınağın giderleri de yine halkın omuzları üzerindeydi.

Dönemin en nefret edilen ve günahkâr görülen insanların başında işgalciler için vergi toplayan memurlar bulunmaktaydı. (5)

Kötü yönetim ve sosyal adaletsizlik sebebiyle zayıf düşmüş İsrail halkının bahsi geçen vergilerden dolayı hayatları iyice yaşanmaz hale gelmişti. İnsanların vergi ödemekten kaçma çabaları devlet memurlarını çeşitli usulsüzlüklere sevk ediyordu. Adeta rüşvetsiz hiçbir iş yapılamaz hale gelmişti.

İnsanların özgürlük alanları da epey kısıtlıydı. Krallığın veya işgalcilerin kanunları, mevcut statüleri korumak öncelikliydi. Otoriteye karşı gelenler şiddetle cezalandırılırdı. Böyle bir şeye teşebbüs edenler aileleriyle birlikte en kötü ithamlarla suçlanıyor ve ellerindeki her şeye el konuyordu.

Ama her şeye rağmen işgal altındaki Filistin Halkı’nın tüm bu sıkıntılara karşı dayanma gücü veren bir ümidi vardı: “Kurtarıcı Mesih”

Filistin'deki İlahi dinin alimleri, kutsal metinlerde bahsedilen Mesih’in gelmesi için tüm koşulların olgunlaştığını söylüyorlardı.

Herkesin dilinde, özleminde olan Mesih; İsrailoğulları'nı Firavun’dan kurtaran bir Musa (as) veyahut İsrailoğulları’na musallat olan devasa Calut’u yok eden Davud(as) gibi savaşçı biriydi.

Onlara göre ancak böyle bir Mesih, ümmet-i Musa’yı bitmeyen bu işgalden, fakirlikten ve adaletsizlikten kurtarabilirdi.
Bu ümitli bekleyiş, kimilerinde İmran Ailesi’nde doğacak bebeğin Mesih olduğu inancıyla büyük bir heyecana dönüşmüştü. Çünkü son derece dindar ve takva yaşamı olan İmran’ın eşi ilerlemiş yaşında hamile kalmıştı ve bu süreçte maddi manevi olağanüstü haller yaşıyordu.

Nihayetinde vakit gelip çatmış ve doğum gerçekleşmişti. Ama sonuç büyük bir hayal kırıklığı idi. Çünkü doğan bebek bir kızdı.
Her ne kadar Yahudiler büyük bir şok geçirmiş olsa da bu bebek Mesih’in annesi olacak Hz. Meryem idi.

İnsanlar kurtarıcılarının bir an önce gelmesini arzuluyordu ama maddi-manevi kirlilik toplumun her tarafına sirayet etmişti. Mesih gelmeden evvel böylesi bir toplumdan tecrit edilmiş bir halde mabette ibadet ve zikirle hayatını geçirecek, tertemiz bir anneyi öncelikle Hikmet-i İlahi uygun gördü.

Ve zamanı gelince de o kudsî kadından, herkesin canı dudağında beklediği Mesih, mucizevi bir şekilde babasız olarak dünyaya gözlerini açtı.

Ana karnında başlayan, bebekliğinde ve çocukluğunda devam eden bir dizi hicretten sonra otuzlu yaşlara gelmiş Hz. İsa takdiri ilahi ile peygamber olarak halkına gönderildi.

Filistin’deki halkın, bitmeyen gözyaşlarıyla ısrarla istedikleri Mesih, O idi.

Mesih olduğu iddiasına, fizik ve hayat kanunlarını altüst eden mucizelere rağmen bir gariplik vardı ortada. Bu zat İsrailoğullarının ve özellikle ezilmişlerin beklentisindeki Mesih’e hiç uymuyordu. Bir kere zalimlere karşı mücadele edecek savaşçı bir görüntüsü yoktu, hâlim, selim fıtratlıydı. Düşmanlarla savaşacak biri olmaması bir yana onlar hakkında şöyle diyordu:

“Düşmanından nefret edeceksin" dendiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, düşmanlarınızı sevin (sizleri diri tutması yönüyle), size zulmedenler için dua edin”...

Hz. İsa insanların nefislerine ağır gelen taleplerde bulunuyordu:

“Eğer bana gelip de anne babanızı, eşinizi, çocuklarınızı, kardeşlerinizi, hatta kendi canınızı bile feda edemeyecekseniz, bana talebe olamazsınız.”

O, takipçilerinden "Bunlar çıldırmış olmalı" dedirten, sahip oldukları her şeyi arkalarında bırakacak bir fedakârlık talep ediyordu.

Din adamlarına kadar en koyu şekilde sirayet etmiş maddeci bir topluluğa Allah adına yapılan çağrılara on iki havariyle birlikte az bir topluluk icabet etti.

Mesih, materyalizm gibi düşmanlıkların da kronikleştiği bir coğrafyaya gelmişti.

O, tüm hikmet sahibi rehberler gibi Filistin’deki halkın perişan halinin ana nedenini işgalciler ve diğer dış mihraklardan kaynaklanmadığını biliyordu. O düşmanlar, vücutta bir yaraya üşüşen mikroplar misali olağan bir sonuçtu. Nitekim sosyal hayatın her alanı yaralıydı.

Uzun asırlar semavi mesajlara direk muhatap olmuş İsrailoğulları, halkı, yöneticisi ve din adamlarıyla temel değerlerinden uzaklaşmış derin bir yozlaşma içerisindeydiler.

Maddeperestliğin neticeleri olarak gelişen hilekârlık, yalancılık, tembellik yönleriyle günümüzün İslâm Ümmetinde de yaygın olan özellikler o günün Filistin toplumuna hakimdi.

Ayrıca Filistin’de asırlarca süren Yunan hakimiyeti, halkın önemli bir kısmını sekülerleştirmiş ve bu Roma-Helenist materyalist fikir ve kültürü özentisi, Filistin’deki yaşamı önemli ölçüde etkisi altına almıştı.

Kral Herodot ve Filipus, Thomas, Matheos gibi havarilerin isimlerinde görüldüğü üzere dönemin üstün medeniyetinin İsrailoğulları üzerindeki tesiri konusunda fikir verebilir.

Hz. İsa, risalet vazifesine başladığı zaman ezilenlerin Mesih’ten beklediği gibi işgalci güce karşı bir cephe açmadı. Hatta bu yönlü bir söylemde dahi bulunmadı. Onun öncelikli işi, halkın yozlaşmasına sebep olan faktörleri ele almak oldu. İman ve ahlâk prensiplerine tezat bir yaşam süren toplumu ıslah etmeye çalıştı.

DİNİNİ DÜNYA KARŞILIĞI SATANLAR

Onun bu davasına karşı çıkanlar ise en başta, halkın başındaki devlet adamları ve dünyevi çıkarlar uğruna dini bir araç haline getirenlerdi.

Bir zaman Hz. İsa talebelerine şöyle dedi:

“Şu tip din âlimlerinden sakının. Cübbelerini giyip dolaşmaya, çarşı meydanlarında saygıyla selamlanmaya, havralarda baş köşelere, ziyafetlerde en muteber yerlere oturmaya bayılırlar. Dul kadınları aldatıp mallarını mülklerini ellerinden alırlar. Gösteriş için uzun uzun dua ederler. Allah bunları en kötü şekilde cezalandıracaktır.” (6)

Bir gün din adamlarına, "Allah’ın evini ticarethane haline getirip haydut yuvasına çevirdiniz!" diyerek Beyt’ül Makdis’in avlusunda kurulan pazarın tezgahlarını yıktı.

Mesih, Yahudi halkının başındaki kralı da “Tilki kadar kurnaz biri” olarak tanımlamıştı. Din adamlarını Allah'ın dinini bu kurnaz siyasî liderin çıkarlarına sundukları için de eleştirirdi.

Mesih, beklendiği gibi mücadelesini zalim düşmana, işgalci otoriteye karşı vermiyordu. Tarih boyu toplumları aydınlatıp ıslâh etmek isteyen tüm peygamberlere, manevi rehberlere veya düşünce adamlarına karşı gelindiği gibi ona da benzer nedenlerle karşı çıkıldı.
"Kavimleri onlara hep karşı geldiler" denilmesi akla halklarını getirse de onlar başlangıçta hep nötr bir pozisyon aldılar. Sorunlarını çözmek adına çabalayan iyi niyetli rehberlerden, onları nefret ettirenler siyasi, dini, ideolojik otoriteleri olmuştur.

Mesih'in erdemli söylem ve çıkışlarını zamanın güç odakları hiç hoş karşılamadı. Din adamları tapınaklarda binlerce insana hitap edebilme imkânını; bir yanda kıskandıkları ve diğer yanda sahip oldukları dünyalıkları hedef halini getiren Hz. İsa'nın aleyhinde kullandılar.

Muhalifliklerinde de hiçbir ahlakî ölçüleri yoktu. Onun hakkında bir yandan halkın nazarından düşürücü propagandalar yaparlarken diğer yandan küresel gücün nezdinde zor durumda bırakacak pozisyonlara zorluyorlardı.

Bir gün Yahudi önderlerin gönderdikleri muhbirler, halka sohbet ettiği bir sırada Hz. İsa’ya:

-Hocam, senin doğruları vaz'ettiğini biliyoruz. İnsanlar arasında çekinmeden Allah yolunu dosdoğruca gösterirsin. Şimdi söyle bakalım Sezar’a vergi vermemiz caiz mi, değil mi?

Niyetleri onu Roma otoritesini ve kanunlarını reddeden bir açıklamaya zorlamaktı. Ve böylece mabedde bulunan Roma'nın gizli kolluk güçleri Hz. İsa'yı derdest edeceklerdi.

Hz. İsa, peygamber ferasetiyle kendisini tuzağa düşürmeye çalıştıklarını anladı. “Bana bir dinar gösterin. Üzerinde kimin resmi, kimin adı var?” diye sordu.

Muhbirler, “Sezar’ın” dediler.

İsa, “Öyleyse Sezar’ın hakkını Sezar’a, Allah’ın hakkını Allah’a verin” dedi.

Adamlar İsa’yı halkın önünde söyledikleriyle tuzağa düşüremediler..”(7)

Ama dini makamların Hz. İsa hakkında sürdürdükleri karalama kampanyası nihayetinde başarılı oldu. Toplumu sapık düşünceleriyle birbirine düşürdüğü, dini bozmaya çalıştığı - özellikle Roma rejimini tahrik etmek adına- Yahudilerin başına kral olmaya çalıştığı iddiasıyla hakkında yakalama kararı çıkartıldı.

Din adamlarının bulunduğu bir mahkemede Mesih hakkında idam kararı verildi. İdam hükmünü onaylama ve infaz yetkisi ise Roma Valiliği'ne aitti.

Ne hazin bir tabloydu ki; kendilerini Roma’dan kurtarsın diye Allah’tan istedikleri kurtarıcıyı idam etsinler diye Roma'ya şikayet edip teslime çalıştılar. Roma valisinin bir ara, "isterseniz İsa’yı affedelim” teklifine de Kudüs halkı şiddetli bir tepki gösterdi.

Allah'ın mesajlarını duyuran rehbere kadınlardan, çocuklara varıncaya kadar uzanan halkının nefreti -ibret alma açısından- görülmeye değerdi. Herkes içinde biriktirmiş olduğu en gâliz sözlerle bir hakaret yarışındaydı. Tıpkı 600 yıl sonra İslam Peygamberine Taif'te kadınların, çocukların da içlerinde bulunduğu insanlar tarafından tâhkir edilip taşlandığı gibi.
Yine insanlar kendi gözlemleri, akılları ve tecrübelerini bir kenara bıraktılar. Kendilerinden daha iyi bildiklerine inandıkları din adamlarının sözleri ile bir nefret seline kapıldılar. Taif´te de Kudüs'te olduğu gibi insanların en iyilerine şakî ve sapkın muamelesinde bulundular. Belki de Taif'ten gelir gelmez İslam Peygamberinin Kudüs'e götürülmesinin bir hikmeti buydu. Tüm Allah elçilerinin ruhlarının toplandığı o Miraç gecesi adeta "üzülme senden önceki rehberler de yaşadıklarına benzer şeyler yaşamışlardı" denilerek teselli edildi. Hele ki Mesih'in gördüğü eziyetlerin hatıralarını taşıyan bir beldede.

Evet, insanlığın büyük sorunlar yaşadığı her dönem, çıkış yolunu gösterenlerin kaderi hiç değişmemiştir.

Allah, kullarına özellikle ezilenlere bir rahmet olarak gönderdiği Mesih, halkın kendisinin idamını isteyecek bir derekeye düşmesi karşısında ağlamıştı. Bu gözyaşlarının ardında felaketlere sürüklenen halkın Allah'ın sunduğu kurtuluş yolunu büyük bir körlükle reddetmesi sonucu yaşayacakları derin acılara dair hikmetli bilgisiydi. Allah'a olan inancı istismar etmenin, inancın merkezi Beyt’ül Makdis'in yıkılmasına vesile olacağını da biliyordu. Bunları eziyet gördüğü bir hengamede söylemişti.

Ve olaylar söylediği gibi bir bir gerçekleşti. Kendisinden otuz yıl kadar sonra halkının silahlı ayaklanmasını Roma Devleti acımasızca bastırdı.

Çoluk, çocuk halk kıyımdan geçirilip, bugüne kadar önünde ağlanılan bir avlu duvarı hariç Kutsal Tapınağı yerle bir ettiler. Geride kalan Yahudi halkı da ilerideki dönemlerde tamamen Filistin’den çıkarıldılar. Artık Hz. İsa'nın kavminden geriye Filistin'de ona karşı gelen ne dini ne siyasi otorite kalmıştı. Ve ne de binlerce yıllık vatanları ve mabedleri. En önemli kayıpları ise inanç alanında oldu. Hz. İsa'nın mesajları çok uzaklardaki başka milletler tarafından kabul görürken üç bin yıldır devam eden İsrailoğulları'ndan gelen büyük peygamberler geleneği sona erdi. Sürekli yenilenen İlahi kaynaklı din, Arap milletinden çıkan en büyük peygamberle kemale erdirildi.

Din adamlarının yanılttığı İsrailoğulları, hem dünyalarını hem de dünyaları uğruna feda ettikleri ilahi dini aleme duyurmanın baş rehberliğini kaybettiler.

Dini, dünyalık heveslerine meze, kaygılarına feda eden ve bu yönleriyle insanları Allah'ın yolundan soğutan her çağdaki din adamlarına Hz. Mesih'in şu hitabıyla yazıyı bitirelim:

"Vay halinize!.. Ey din bilginleri! bilgi kapısının anahtarını alıp götürdünüz. Kendiniz bu kapıdan girmediniz, girmek isteyenlere de engel oldunuz." (8)

e-max.it: your social media marketing partner

Please publish modules in offcanvas position.