Haydi gelin özümüze geri dönelim!

Haydi gelin özümüze geri dönelim!

Son seçimle neredeyse hiç ilgilenmedim, 24 Haziran öncesinde yazı yazmadım, twitter hesabımdan birkaç retweet dışında kendime ait tweet de paylaşmadım.

Niçin? Önemsemedim, değer vermedim, bel bağlamadım, heyecanlanmadım, ümitlenmedim, beklentiye girmedim. Çünkü epey bir süreden beri inanıyorum ki, seçimlerin sonucu önceden belirleniyor, iktidar da muhalefet de önceden tespit ediliyor. Partiler, adaylar seçimcilik oynuyor, halk da bu tiyatroyu tamamlayan figüran konumunda kalıyor. Ahmet Dönmez’in “Erken Bir 25 Haziran Yazısı”ndaki tespitlerine aynen katılıyorum. Bu seçim, sonucu belli bir seçimdi ve her şey ona göre dizayn edilmişti.

İlgisizliğimin sebebi sadece bundan mı ibaret?

Hayır. Asıl önemlisi, siyaset bunca ilgiyi, değeri, önemi hak etmiyor. Özellikle iman ve Kur’an hizmetini kendimize dava edinmişsek güncel olaylarla ve siyasetle ilgimiz çok sınırlı olmalı ve mesaimizin büyük bir kısmını iman ve Kur’an hakikatlerinin cihana duyurulmasına ayırmalıyız.

“Ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum” diyen Bediüzzaman Hazretlerinin Emirdağ Lâhikasında yer alan enfes bir mektubu var. Bir talebesinin güncel olaylarla ilgilenmesi üzerine genel bir ikaz mektubu kaleme alan Üstad, “Gayet kuvvetli bir metanet ve vazife-i nuriye-i kudsiyede bir sebat olmazsa, Risale-i Nur’un hizmeti zararına bir atalet, bir fütur ve tevakkuf başlar” tespitinde bulunduktan sonra şöyle diyor:

“Aziz kardeşlerim, siz kat’î biliniz ki: Risale-i Nur ve şakirtlerinin meşgul oldukları vazife, rûy-i zemindeki bütün muazzam mesailden daha büyüktür. Onun için dünyevî merak-aver meselelere bakıp, vazife-i bâkiyenizde fütur getirmeyiniz. Meyve’nin Dördüncü Meselesini çok defa okuyunuz, kuvve-i maneviyeniz kırılmasın.

“Ehl-i dalalet, muvakkat hayata karşı mücadele ediyorlar. Bizler, ölüme karşı nur-u Kur’an ile cidalde, onların en büyük mes’elesi -muvakkat olduğu için- bizim meselemizin en küçüğüne -bekaya baktığı için- mukabil gelmiyor. Madem onlar divanelikleriyle bizim muazzam meselelerimize tenezzül edip karışmıyorlar; biz, neden kudsî vazifemizin zararına onların küçük meselelerini merakla takip ediyoruz?” (Emirdağ Lâhikası, 1. Cilt, s. 44)

İman hizmetinin önceliği

Üstadın çok okunmasını tavsiye ettiği bölüm, Denizli Hapishanesinde yazılan Meyve Risalesi’nin 4. Mesele’sidir. Defalarca okunarak ezberlenmeyi hak eden bu kısa, fakat muhteşem bölüm bir sualle başlar. Kastamonu’da hizmet eden talebeleri, 1939’de başlayan 2. Dünya Savaşı hakkında elli gündür hiç sual sormayan Üstadın tavrına şaşırırlar. Hâlbuki nice âlim ve dindar insanlar, camiyi ve cemaati bırakıp radyo dinlemeye koşmaktadır. “Acaba bundan daha büyük bir hâdise mi var? Veya onunla meşgul olmanın zararı mı var?” diye sorarlar.

Bu soruya karşılık “Ömür sermayesi pek azdır. Lüzumlu işler pek çoktur” diyen Üstad, en önemli, en büyük ve daimî vazifenin kalp dairesinde olduğunu belirterek, iman ve İslamiyet vazifesini şöyle açıklar:

“Evet, bu cihan harbinden daha büyük bir hâdise ve bu zemin yüzündeki hâkimiyet-i âmme davasından daha ehemmiyetli bir dava, herkesin ve bilhâssa Müslümanların başına öyle bir hâdise ve öyle bir dava açılmış ki; her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek davayı kazanmak için bilâtereddüd sarf edecek.

“Herkesin iman mukabilinde bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlar ile müzeyyen ve bâkî ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek davası başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyyunluk taunuyla çoklar o davasını kaybediyor. Hattâ bir ehl-i keşf ve tahkik, bir yerde kırk vefiyattan yalnız birkaç tanesi kazandığını sekeratta müşahede etmiş; ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği davanın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?” (Şualar, 11. Şua, 4. Mesele)

Davamızın derdiyle dertlenmek

Burada kısa cümlelerle yetindiğimiz bu iki bölümü de dikkat ve tefekkürle müzakere etmek, çevremizle paylaşmak gerekir. Bediüzzaman Hazretlerinin siyaset ve aktüaliteyle meşguliyeti eleştiren, iman hizmetini teşvik eden ikaz ve ihtarları bir hayli fazladır. Bu ihtarlarda ne kadar haklı olduğunu anlamak için Türkiye’de bile imanî zaafları olan milyonlarca gencin varlığı ve siyasetin bu probleme etkili ve kalıcı bir çare üretemediğini görmek gerekir.

Bir kişinin bile imanla yaşayıp imanla ölmesi, kâinattan daha önemli bir mesele olduğu halde bütün dünyada imana muhtaç gönüllerin varlığı bizim uykularımızı kaçırmalıdır. Türkiye’de 2017’de yapılan bir ankete göre, insanımızın yüzde 45’inin inançla ilgili az veya çok problemi vardır.

Türkiye’de bile böyleyse bütün dünyadaki inançsızlık probleminin boyutlarını hayal edebiliyor muyuz? Bırakın milyarlarca insanın kabir ve ahirette nelerle karşılaşacağını, sadece imanı tam elde edemeyip imtihanı kaybeden bir kimsenin ölüm anını, kabirdeki hâlini, mahşerdeki hesabını ve cehennemdeki birkaç dakikasını görebilseydik, yemek içmekten kesilir, gülmeyi unutur, hiçbir şeyden lezzet almazdık. Nitekim bu ıztırabı derinden hisseden Asrın Çilekeşi “Şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur” demiş, aynı davanın aşkıyla yanan Çağın Dertlisi de kim bilir kaç kez dua ve gözyaşıyla geçen gecenin sabahında, “Bu gece bir dakika bile uyuyamadım” diye inlemiştir.

Yeni projelere odaklanmalıyız

Ne var ki, o büyüklerin izinde yürüdüğümüzü iddia eden bizlerin hâline baktığımızda iman ve Kur’an hizmetinin hakkını veremediğimizi görüyoruz. Maalesef siyasî ve aktüel yazılar, okumalar, sosyal medya paylaşımları ile boş sohbetler altın gibi zamanımızı alıyor, heba ediyor. Bilhassa son beş yıldır yaşadığımız mazlumiyetin acısı ve çözüm arama umuduyla kendi aramızda yaptığımız sohbetler, hepimizin bildiğini birbirimize defalarca tekrarlamaya dönüştü, sosyal medya paylaşımlarımız aşırı duygusallaştı ve sloganlaştı. Oysa daha derin ve kapsayıcı manevî çözümlere, keyfiyet programlarına, bütün dünyaya yönelik yeni projelere odaklanmalıyız.

Biliyoruz, çok ciddi engeller, çok çetin sıkıntılarımız var. Ama unutmayalım ki, “ferman padişahın, dağlar bizimdir” ve dağ ne kadar yüce de olsa, yol onun üstünden aşar. Dün bu hizmetin öncüleri taş duvarları ve demir parmaklıkları aşmışsa, bugün de bizim Allah’ın izni ve inayetiyle aşamayacağımız bir engel ve çözemeyeceğimiz bir problem yoktur.

e-max.it: your social media marketing partner

Please publish modules in offcanvas position.