Erdoğan rejiminin 140 binlik ordusu…

Erdoğan rejiminin 140 binlik ordusu…

Hiç eğip bükmeden yazıya hayli gecikmiş bir özürle başlayayım. En az 8 yıldır avazım çıktığı, gücüm yettiği kadar kesintisiz muhalefet ettiğim İslamofaşist Erdoğan ve çevresindeki haysiyet fukarası yardakçılarının niyetlerinin kötü olduğunu, hangi niyetle olursa olsun, benden çok önce anlayan insanların uyarılarına gereğince kulak asmadığım için her birinden tek tek özür diliyorum.

Bu özrün de sıradan değil, katmerli bir özür olduğunu özellikle belirtmek isterim. Çünkü, samimi olup olmadıklarına bakmaksızın endişelerini, korkularını ve uyarılarını zamanında anlama çabasına girmediğim bu insanların, bir de söz konusu yaklaşım ve söylemlerinin dine ve dindarlara olan alerjilerinden kaynaklandığını düşünmüştüm hep. Her ne kadar bu düşüncemde tamamen yanlış olduğumu hala düşünmüyor olsam da günün sonunda adamlar haklı çıktı. Eğri oturup doğru konuşalım. Erdoğan ve çevresindeki müptezeller, şu ya da bu niyetle haklarında uyarıda bulunan, endişe ve korkularını dile getiren herkesi fazlasıyla haklı çıkardı.

NAİFLİĞİMDEN DOLAYI TÜM İNSANLIKTAN ÖZÜR DİLİYORUM

Din maskeli, Müslüman kılıklı dinbazlar, dört dörtlük mümin rolü kesen haramiler muazzam mürailikleri ve muazzam demokrat kamuflajlarıyla, peşinen dine ve dindarlara cibilli bir alerjisi bulunmayan herkesi aldatmayı başardılar. Mesela benim, bir nevi gafletten uyanıp bu şarlatanların gerçek yüzlerini görmeye başlamam tam 9 yılımı aldı. Bunlara verdiğim destekler, bugün başkaları tarafından yeniden yapılacak olsa hiç düşünmeden yine destek vereceğim başlıklar olduğu için bu konuda mazur sayılmak isterim. Neden mi? Çünkü, ben hep zahire göre hareket ettim. Niyet okumaya yeltenmedim. Sadece görünen emarelerle çıkarımsalar yapmaya ve o çıkarımlarıma göre tavır almaya çabaladım.

Algılayabildiğim kadarıyla yanlış giden şeyleri farkettiğim oranda sesimi bahsini ettiğim 9 yılın öncesinde de hep yükselttim. Bilenler bilir ki, eyvallahsız bu tavrımın her türlü bedelini de ödedim. Ama tüm bunlar, vardığımız korkunç neticeyi ne engellemeye ne de değiştirmeye yetti. Bu sahtekarlara şu ya da bu sebeple, şu ya da bu şekilde 9 yıla yakın bir süre çoğunlukla destek olduğum için sadece ülke halkının namuslu ve dürüst kısmından değil, Erdoğan ve taifesinin başına bela olduğu tüm dünyadan ve tüm insanlıktan özür diliyorum.

Ne yazık ki bugün, insaniyeti, haysiyeti, insanca yaşamayı, demokrasiyi, hakkı, hukuku ve özgürlükleri önemseyen kim varsa korkunç bir kabus yaşıyor. Baştan beri bugünleri hayal eden İslamofaşist Erdoğan ve taifesi ise, cehenneme çevirdikleri ülkede rüyalarını gerçekleştirdiklerini düşünüyor. Kanırta kanırta bunun tadını çıkarmaya çalışıyor. Şimdi anlıyoruz ki, meğer yıllar öncesinde dillerine doladıklarında masumane bir benzetme diye düşündüğümüz ne varsa, niyetlerinin ve bilinç altlarının dışa vurmasından ibaretmiş.

AYNEN DEDİĞİ GİBİ: CAMİLER KIŞLASI, İMAMLAR ASKER

Erdoğan’ın 16 yıldır tükenmez bir siyasi sermayeye çevirdiği konfor içinde geçirdiği o 4 aylık mahpusluğuna yol açan şiir de fırsatını bulduğunda yapacaklarının bir remziymiş meğer. Ziya Gökalp’ten ödünç alıp “Minareler süngü, kubbeler miğfer / Camiler kışlamız, müminler asker” derken, sizin/benim düşündüğüm gibi bir teşbih yapmıyormuş meğer. Hakikaten minarelerin süngü, kubbelerin miğfer, camilerin kışla, peşine takılanların asker olacağı bir devre olan özlemini dile getiriyormuş mendebur…

İslamofaşist Erdoğan ve taifesinin özlemini duyduğu o günler, yaşamak talihsizliğine düçar olduğumuz işte bu günlermiş. En azından Erdoğan öyle diyor. “Camiler ve Din Görevlileri Haftası” münasebetiyle Perşembe günü kaç-AK Saray’da topladığı Diyanet memurlarına bilindik nutuklarından birini çeken Erdoğan, her birini birer siyasi ajana, ahlak yoksunu rejiminin istihbarat elemanlarına dönüştürdüğü 140 bin Diyanet memuru için “140 bin kişilik ordu” ifadesini kullandı. “140 bin kişilik böyle bir ordunun olduğu yerde neden beklediğimiz neticeleri alamıyoruz?” demeyi de ihmal etmedi.

Camileri hırsızlıkla müsemma partisinin, rejiminin ve iktidarının birer propaganda ofisi, imam ve müezzin kılıklı Diyanet memurlarını ise tesis ettiği İslamofaşist düzenin birer ajanı haline getirmeninin yol açtığı ağır tahribatın farkında olmalı ki, Erdoğan aynı konuşmada geçmişi özlemle anıp, “Halkın en sevdiği kişiler imam ve muhtarlardı. Bağlar neden koptu? Bu bağları yeniden tesis edemez miyiz? 140 bin kişilik bu ordu ülkemizin çehresini değiştirmelidir,” demek zorunda hissetti kendini.

“140 bin kişilik ordu,” öyle laf olsun torba dolsun diye söylenmiş bir söz değil. Ordu ve polis teşkilatı mensuplarını kendi çarpık din anlayışının müritleri ve mücahitleri haline getirmek için yapmadığı rezilliği, irat etmediği hukuksuzluğu, kurmadığı komployu, oynamadığı oyunu bırakmayan Erdoğan, belli ki hitap ettikleri kalabalıklar önünde imam ve müezzin rolü kesen Diyanet memurlarının oluşturduğu 140 bin kişilik kadroyu da ordularından biri olarak görüyor. , Niye görmesin ki? Nasıl olsa hepsi göbekten bizzat kendisine bağlı.

MAVİNİN, PAPATYANIN FAŞİZMİ OLUYOR DA DİNCİ FAŞİZM NEDEN OLMASIN

Yeri gelmişken bu konudaki bir başka başlığı daha açmak istiyorum. Harami, mürai ve dinbaz bir kadronun kurduğu, otoriter olduğu kadar totaliter özellikler de taşıyan İslamofaşist Erdoğan rejimini, “İslamofaşist” şeklinde tanımlamam sıklıkla eleştireye konu oluyor. Kötü niyetli bulmadığım bu eleştirilerin ve eleştiricilerin, sosyal bilimlerin sıklıkla müracaat ettiği kavramsallaştırma mantıkından bihaber olduklarını düşünüyorum. Tabii biraz da tehlikeli bir naiflik içerisinde olduklarını… Hepimizin az ya da çok nasiplendiği işte bu tür naifliklerdendir ki, dev dalgalarıyla ülkeye bir tsunami gibi yaklaşan Erdoğan felaketini uzun yıllar boyunca bir türlü göremedik, belki de görmek istemedik.

Oysa ki, pek çok şeyin faşizmi olabileceği gibi dinlerin ve inançların da faşizmi fevkalede mümkündür. Mesela ve faraza, diğer renklerden daha ziyade maviyi seven birilerinin ellerine güç ve imkan geçtiğinde, güç sarhoşluğuyla sapıtarak tüm toplumu renk tercihlerinde maviye zorlamaları bile bir faşizmdir. Ya da çiçekler arasından papatyayı seven birilerinin ellerine, aynı şekilde, güç ve imkan geçtiğinde, tüm toplumu çiçek olarak sadece papatyaya yönlendirmekle kalmayıp diğer çiçeklerden uzak durmaya zorlamaları ve papatya dışındaki herhangi bir çiçeğe ilgiyi kriminalize etmeleri de dört dörtlük bir faşizmdir.

Teorik olarak bu kadar alakasız şeylerin bile faşizmi mümkünken, toplumların hayatında geniş bir yer kaplayan din ve inançların çarpık yorumlarının faşizmin etkili birer aracına dönüşmeyeceğinin nasıl bir garantisi olabilir ki? Myanmar’da savunmasız Rakinleri sırf Müslüman oldukları için evlerinden barklarından süren, çoluk çocuk demeden katledenler nasıl ki Budist faşistlerse, her türlü melanetlerini meşrulaştırmakta kullandıkları çarpık İslam anlayışlarını toplumun geneline zorla yaymaya çalışanların yaptığı şey de İslamofaşizmdir.

Peki siz, hiç utanıp arlanmadan kendilerine hala “Müslümanım” diyen ve kendilerini dünya aleme tanıttıkları bu kimlik altında yapmadıkları kepazelik, zulüm ve haksızlık bırakmayan bu insanlara ne demeyi tercih edersiniz? Mesela, Allah korusun, aleni veya gizli bir tekfirciliğe yelken açıp bu ahlak yoksunu zevatı doğrudan din dışı kabul ederek kafirliklerine mi hükmedersiniz? Elinizi vicdanınıza koyun, böyle bir yaklaşım çok daha büyük mahsurlara yol açmaz mı?

ERDOĞAN DESPOTLUĞUNA “İSLAMOFAŞİZM” DEMEYELİM DE NE DİYELİM?

Öte yandan, ahlak dışı hal ve eylemlerini herkesin mukaddes bildiği İslam’ı istismar ederek baskıcı bir araca dönüştürmeye “İslamofaşizm” demenin nesinde sorun var, anlayabilmiş değilim. Hizmet Hareketi ve başka bir avuç namuslu Müslüman dışında harami despot Erdoğan ve ekürisinin İslam’ı bir sarf malzemesi gibi kullanmasına itiraz eden kaç Müslüman ya da din adamı var ki, yaşanan zulm sürecine “İslamofaşizm” demekten imtina edelim. 140 bin Diyanet memurunu, milyonlarca mensubu olan cemaatleri, tekkeleri, tarikatları ve binlerce anlı şanlı ilahiyatçıyı giriştiği her zulmün, haksızlık ve ahlaksızlığın neferi haline getirmiş böylesine bir totaliter despotluğa İslamofaşizm demeyelim de, ne diyelim?

Kaldı ki, siyasal İslamcı sapkınlıkla ırkçı faşizmin gayr-i meşru ilişkisinden doğan bu despotik anlayışa “İslamofaşizm” demek, muazzez İslam dininden bir şey götürmediği gibi, yapılanların bu aziz dine mal edilemeyeceğini de zımnen ima etmiyor mu? Nasıl ki yüzde 78’i azot, yüzde 21’i oksijen olan havaya artık ne azot, ne de oksijen dememiz mümkün değilse, bambaşka bir şeyi ifadeyi amaçlayan “İslamofaşizm”i İslam’la bağdaştırmamız da neden mümkün olsun!..

Türkçü Faşizm, Kürtçü Faşizm, Alman Faşizmi, İspanyol Faşizmi, İtalyan Faşizmi nasıl ki takip ettikleri ırk ya da milletlerin genelini tanımlayan bir terim değilse, İslamofaşizm de asla İslam’ı tanımlamaz. Tanımlasa tanımlasa pisliklerine İslam’ı kalkan ve kamuflaj olarak kullanan haysiyet yoksunu hayasız dinbazların kurdukları totaliter ve otoriter düzeni tanımlar.

Sözün kısası, diyeceğim o ki, aşırı ve lüzumsuz alınganlığa hiç gerek yok. İlla bir şeyi dert edeceksek şayet, Erdoğan’ın kendi elleriyle kurduğu kötülük düzeninin mankurtlaşmış silahşörleri haline getirdiği 140 bin maaşlı maşanın elinden İslam’ı nasıl kurtaracağımızı dert edelim.

e-max.it: your social media marketing partner

Please publish modules in offcanvas position.