Türkiye’ye kim inanır?

Türkiye’ye kim inanır?

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün “Hiçbir ülke, FETÖ’yü terör örgütü kabul edip iade talebimizi olumlu karşılamadı” açıklamasını görmüşsünüzdür.

Bakan Gül bu durumdan şikayet ediyor ve farkında olmasa da büyük bir itirafta bulunuyor.

Zira tam 5 yıldır devletin ‘tüm imkanlarını’ kullanan, 15 Temmuz sonrası mafya vari yöntemleri de devreye sokan Erdoğan rejimi gelinen noktada medeni hiç bir ülkeyi ikna edemedi.

Demokrasinin, hukukun ve özgür medyanın olduğu hiçbir ülke Türkiye’nin iddialarını inandırıcı bulmadı.

Peki AKP rejiminin iddialarını inandırıcı bulmayan, iade taleplerine ‘hayır’ diyen ABD ve Avrupa ülkeleri Gülen Cemaati’ni çok mu seviyor?

Hiç sanmıyorum.

Amerikan medyasına yansıdığı için artık sır değil. Başkan Trump ve Beyaz Saray ekibi ‘Gülen’i nasıl gönderebiliriz?’ üzerine ciddi ciddi çalışmış.

Trump’ın ilk ulusal güvenlik danışmanı Mike Flynn ile AKP’li bakanlar Berat Albayrak, Mevlüt Çavuşoğlu ve işadamı Ekim Alptekin’in Fethullah Gülen’i kaçırmak için yaptığı toplantılar artık yargının konusu.

Her ne kadar rezalet ortaya çıkınca Flynn istifa etti ama Flynn’inin bu görüşmeleri Trump’tan habersiz yapmamıştır.

ABD ve Avrupa ülkelerinin Cemaat’e yönelik tutumuna, görüşlerine dair bir diğer karine de Türkiye’de süren zulümler. Söz konusu ülkeler kendi vatandaşları ya da ‘Cemaatten olmayan’ gazeteci, yazar, akademisyenler için ortalığı ayağa kaldırdı.

Oysa ki Cemaatle iltisaklı gazeteciler, akademisyenler, öğretmenler sahipsiz. Zulmün haddi hesabı yok ama kimse onlar için Erdoğan’ın başını şişirmiyor.

Örnekleri uzatmak mümkün.

Yani Erdoğan ve Havuz medyasının iddia ettiği gibi Cemaatin arkasında ABD ve Avrupa ülkeleri yok.

ERDOĞAN’IN HİKAYESİNİ NEDEN SATIN ALMIYORLAR?

Yaşanan durumun izahı iki boyutlu.

Birincisi bu ülkelerde hukuk işliyor. Eğer o ülkelerin yasalarına aykırı bir işleminiz yoksa güvence altındasınız. Üstelik bu ülkelerde yargı siyasetin köpeği değil. Erdoğan’ın ‘yargıda yapalım şeyini’ sözüyle ete kemiğe bürünen ‘Saray yargısı’ da yok.

İkincisi ise Türkiye’nin bizatihi kendisi. Eğer Erdoğan adına bir ‘başarısızlık’ varsa faili bizatihi AKP yönetimidir.

Çünkü, 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalından bu yana tüm dünyaya ‘Cemaat terör örgütüdür’ diyen AKP,elle tutulur somut hiç bir delil sunamadı.

Aynı durum 15 Temmuz darbe girişimi için de geçerli.

Nitekim ABD ısrarla ‘bana 15 Temmuz darbe girişimi ile Gülen’in ilgisini somut verilerle ortaya koyun’ diyor.


Peki Türkiye ne yapıyor?

Havuz’un deli saçması haberlerini -bir kısmını tercüme bile etmeden- ABD’ye yolluyor. Sonra da ‘biz tüm delilleri verdik, ama ABD Gülen’i vermiyor’ diye miting meydanlarında oy devşiriyor.

Bu çelişki yani elle tutulur somut hiç bir delil sunulmamasının hatırlatılması üzerine de (Binali Yıldırım’ın CNN’de katıldığı programda ‘biz size 11 Eylül’e dair delil sorduk mu?’ demesi gibi) ‘biz müttefik değil miyiz? Biz ne diyorsak odur, ne delili soruyorsunuz?’ diyorlar.

AKP’NİN YALANCI ÇOBAN SENDROMU

Bir diğer önemli nokta ise AKP kurmaylarının kolaylıkla yalan söylemesi. Türkiye içinde başka, yurt dışında başka konuşmaları.

Üstelik bu politika sadece siyasilerle sınırlı değil.

Havuz medyası da aynı taktiği uyguluyor. Sabah Gazetesi Türkiye’de ‘Gülen CIA ajanı’ gibi başlıklar atarken grubun İngilizce yayını Daily Sabah ‘Gülen El Kaide’den bile tehlikeli radikal İslamcı’ diyor.

Türkiye’de ‘Gülen’in arkasında ABD var, 15 Temmuz’u CIA yaptı’ diyen AKP’li bakanlar ABD’ye gelince dut yemiş bülbüle dönüyor.

Dahası AKP’li bakanlar yalanlanmaktan yorulmuyor. Mesela Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nu düşünün.

Nisan 2015’te kariyerinin ilk ABD ziyaretini yaparken bizzat Beyaz Saray’dan yalanlama başarısını gösterdi.

Hatırlanacağı gibi Dışişleri Bakanı olduktan sonra ilk Washington ziyaretini yapan Çavuşoğlu Havuz medyasına ‘Maryland’de yapılan camiyi Obama ile Erdoğan beraber açacak’ dedi.

Bu arada Çavuşoğlu’nun ABD seyahatlerini sadece Havuz gazetecileri izleyebilmişti. Beyaz Saray ise resmi bir açıklama ile Çavuşoğlu’nu yalanlamıştı.

Çavuşoğlu’nun açıklamaları ve yapılan resmi yalanlamalara dair sayısız örnek var. Hatta isterseniz Google’dan ‘Çavuşoğlu yalanlandı’ diye aratın hayli ilginç haberlere rastlayacaksınız.

Türkiye’ye olan güveni bitiren tavırlar sadece siyasilerin demeçleri ile sınırlı değil. Eskiden diplomatların bir ağırlığı olur, sözlerine itibar edilirdi. Şimdiki elçiler ve konsoloslar iktidar partisinin mensubu gibi davranıyor.

Yalan beyanda bulunmaktan, muhataplarına sahte bilgi-belge paylaşmaktan geri durmuyorlar.

Daha önce New York’ta ki Reza Zarrab davasında da görmüştük. Resmen Türkiye’yi temsil eden avukatlar mahkemeye sahte evrak vermişti.

Geçtiğimiz günlerde çok çarpıcı bir örnek daha yaşadık.Erdoğan rejimi Akın İpek’in iadesini sağlamak için Londra’da ki mahkemeye yanıltıcı beyanda bulundu.

‘Türkiye’de adil yargılama var’ imajı oluşturabilmek için hazırladıkları resmi evrağı inkar ettiler. Bir adım daha atıp “Londra hukuk müşavirimiz kendi kafasına göre yazmış” diyerek skandalı katmerli hale getirdiler.

Siz İngiliz ya da Amerikan yargısı olsanız, siyasetçisi olsanız ne yapardınız ? Erdoğan ya da bakanlarının, dışişleri bürokratlarının herhangi bir sözüne inanır mıydınız ?

Ya da verdikleri evrağı güvenilir bulur muydunuz ?

Dahası sahte belge üretmekten ya da kendi verdiği resmi evrağı inkar etmekten çekinmeyen bir rejimin kontrolündeki medyanın yalanlarını görseniz ne dersiniz?

Sadece son iki gün içinde Havuz medyasında çıkan Akın İpek haberlerine bakın. Haber derken lafın gelişi yoksa Havuzun manşetlerine çıkan şeyin haberle uzaktan yakından ilgisi yok.

Tek cümlelik habere-iddiaya göre Akın İpek evini kiliseye çevirmiş.

Şimdi siz İngiliz hükümeti olsanız bu haberleri görünce ne yaparsınız? Karşınızda çok kolay yalan söyleyebilen siyasiler var. Mahkemeye verdiği evrağı bile inkar eden, verileri çarpıtan bir ekip iktidarda.

Dahası kendi istihbarat teşkilatlarınızın verileri Erdoğan’ın senaryosunu teyit etmiyor.

Bu durumda Bakan Gül’ün şikayet ettiği sonuç; yani dünyanın FETÖ iddiasına inanmaması normal değil mi?

Washington’da ki en bilinen, ne dediğine en çok dikkat edilen Türkiye uzmanlarından Henri Barkey’in söyledikleri ile bitireyim;

Bilindiği gibi Erdoğan rejimi Henri Barkey’i “15 Temmuz’u organize etmekle” suçluyor.

Sadece bununla kalsa iyiydi, suçlama listesinde 17-25 Aralık soruşturmasından MİT Tırlarına her şey var.

Hatta Barkey’in HSBC patlamaları ve Gezi Parkı olayları sırasında da Türkiye’de olduğunu iddia ediyorlar.

Barkey’in diyor ki; “Böyle saçmalıkları uyduran bir devleti ciddiye almak çok zor ve Ankara’nın anlamadığı da şu: Eğer siz delil uydurursanız, ciddi istekleriniz olduğu zaman (örneğin Gülen) kimse sizin verdiğiniz delillere inanmayacak. ‘Bunu uyduran öbürlerini uydurmuştur’ der.”

Washington’a dair son bir not: Rahip Brunson’ın serbest kalması sonrası Türk Amerikan ilişkilerinin de iyileşme bekleyenler daha uzun süre bekleyecek gibi. Çünkü ufukta ‘bahar’ gözükmüyor.

e-max.it: your social media marketing partner

Please publish modules in offcanvas position.