Şifa olan zehir!

Şifa olan zehir!

Atıyla gidiyordu bir bilge adam. Uyuyan birini gördü yol kenarında. Bir yılan sürünerek geldi uyuyan adamın hemen başucuna. Olan biteni uzaktan fark etti atlı, koşturdu atını ama yetişemedi olanı engellemeye…

Ürkütüp kaçıramamıştı sinsi hayvanı.

Ve ağzından girdi yılan uyuyan adamın. Uykudaki gafil habersizdi yuttuğu yılandan.

Atlı yolcu uykudakini sert bir topuz darbesiyle uyandırdı. Neye uğradığını şaşıran uykudaki adam ayağa fırlayıp korkuyla ağacın arkasına saklandı. Bir elma ağacıydı bu ve ne istediğini sordu atlıya uyanan adam.

Yerdeki dökülmüş çürük elmaları gösterip “Bunları yemeni” dedi bilge atlı.

Endişe hüküm sürüyordu ve henüz kendinde bile değildi uykusu bölünen adam, korkuyla başladı çürük elmaları birer ikişer yemeye. O kadar çok yedi ki, kusma noktasına gelmişti. Artık zulme dönüşmüştü bu zorunlu ve kötü ziyafet.

Bir noktadan sonra “Ey emir” diye bağırdı ağacın altındaki adam atlıya; “Ben sana ne yaptım ki, bana böyle zulmediyorsun? Eğer canıma kastın varsa, bir kılıç darbesi vur, öldür beni!” Laf anlamaz bir hali vardı ve yemeye devam etmesini istedi sadece güç dengesi kendinde olan atlı.

Bir süre sonra yiyecek hali kalmadı uykudan uyanan gafilin. Atlı emir, bir an için düşündü ve topuzuyla ovayı gösterip, “canını seviyorsan koşmaya başla!” dedi. “Sana denk geldiğim ana lanetler olsun” diyerek mecburen verilen emre uydu uyanan adam.

Olan bitene anlam veremiyordu mağdur yaya olan adam ama mecburen başladı koşmaya. Atlı ise dörtnala peşinden koşmaya başladı. Bir yandan da topuzunu çeviriyordu, o kadar yakın geçiyordu ki topuz, bazı anlarda uykusu bölünen yorgun adam yüz üstü yere kapaklanıyor, yüzü gözü toz toprak içinde kalıyordu. Midesi tıka basa dolu, yorgun ve uykusu bölünmüş, perişan halde olması yetmiyormuş gibi bir de düşe kalka can havliyle koşturuyordu atlının önünde. Ayakları yarılmaya başlamış, diz kapakları parçalanmıştı. Elbisesi de giderek yırtılıyor, yorgun teni ortaya çıkıyordu. Her yanından sızan kanlar tozlu elbisesini tuhaf bir renge boyuyordu.

Sonunda artık dayanamadı ve dizlerinin üzerinde çöktü, midesinin baskısına direnememiş, yediklerini çıkarmıştı. Çürük elmalarla beraber yılan da dışarı fırlamıştı…

Yerde kıvranan yılanı görünce dehşet içinde kaldı adam. Kara, çirkin ve iri bir yılandı içinden çıkan…

Durumu anladı ve atlının sıradan biri olmadığını anladı…

Hemen yüz üstü kapandı ve yalvarmaya başladı:

“Seni gördüğüm an ne kutlu, ne mübarek bir anmış. Sen benim için bir rahmet Cebrail’isin yahut lütufsun, sen olmasan ben ölüp gitmiştim. Bana yeniden can bağışladın. Senin yüzünü görene yahut ansızın mahallene gelene ne mutlu. Ey tertemiz ve övülmeye layık olan ruh! Sana ne kadar kötü, ne kadar boş sözler söyledim. Ey benim efendim! Ey padişahlar padişahı! Kusura bakma, o sözleri bağışla, benim bilgisizliğim ve cahilliğime ver. Eğer durumumu azıcık idrak etsem itiraz etmez, kötü sözler söylemezdim.”

Ancak biraz da sitayiş vardı sözlerinde: “Ama sen de bana durumu hiç izah etmedin, sadece koşturdun, vurdun, nefes aldırmadın. Neler olduğunu anlamama izin vermedin!”

Bilge atlı da durmuştu artık. Sert ve öfke dolu tavrından eser kalmamıştı. Tane tane konuştu:

“Eğer içinde bulunduğun vahim durumu sana söylesem, korkudan ve panikten ödün patlardı. Yılanı sana söyleseydim panikten ölürdün. Ne bir şey yiyebilirdin, ne de koşabilirdin. Sen koştukça ben “Ya Rabbi içindeki yılanın çıkmasını kolaylaştır” diye dua ediyordum.” Adam durumu idrak etti, atlı daha da bilgeleşmişti adeta: “Hz. Peygamber buyurmuştur ki, “Sizin kendi içinizde, canınızda olan bir düşmanı; yani nefsinizi size açıkça anlatacak olsam, cesur kişilerin bile ödleri patlardı.””

Hikâyeyi anlatan Hazreti Mevlana meseleyi şöyle bitiriyor: “İşte akıllıların düşmanlığı böyle olur. Onların verdikleri zehir bile cana safadır, ruha gıdadır!”

e-max.it: your social media marketing partner

Please publish modules in offcanvas position.