Mahir Mete Kul’un hikâyesi

Mahir Mete Kul’un hikâyesi

Yazmam lazım! Yazmalıyım! “Nice koçyiğitler yere serilir; ölene ağlama ey dost, yarın bizimdir”. Hayır! Yüz bin kere hayır! Yarınlar değil, bugün bizim olmalı, bugün için mücadele etmeli. Bugünü güzelleştirmeli, bugünü “güzeltmeli”. Çünkü yarına ertelenen mutluluklar, iyilikler, sevdalar, hayaller, amaçlar, idealler, her şey, ama her şey, esasında gerçekleşmeyeceğine olan inancı besler, onu kuvvetlendirir istediğimiz her şeyin. Var olmak da dâhil buna! Var olmak! Ölmemek, sağ kalmak!

Yazmam lazım, yazmalıyım! “Ben bir çileyle büyüttüm oğlumu. Yemedim yedirdim, giymedim giydirdim!”. Mahir. Mete. Kul. Bir öğrenci. Beykent Üniversitesi’nde bilgisayar mühendisliği bölümünde okuyordu. Yarı burslu. Satranç tutkunu bir delikanlı; satranç şampiyonasını kazanmış, turnuva düzeyinde satranç oynayan bir genç. Ne güzel. Ben de onun yaşında satranç oynuyordum, İstanbul Satranç Kulübü’nde. Hemen İstiklal Caddesi’nin girişinde, Fransız Konsolosluğu’na yakın bir sokakta, bir apartman dairesindeydi kulüp. Sene 1990’dı. Çok oynamışlığım vardır orada, hiç tanımadığım rakiplerle, sessizce, ama mutlulukla. Mahir gibi, ben de liseden yeni mezun olmuştum, ben de bir sosyalisttim. Mahir gibi. Mahir.

Yazmam lazım, yazmalıyım! “Silinip gitmiyor yüreğimin acısı. Kaybolan cansın be oğul!”. Anacığı diyor. Ağlıyorum. Evlat. Annesi, anne kalbi! Kıvırcık saçları, masum yüzü, hayalleri ve dünyası – doğru yanlış bana ne! – sadece aklımda, gözlerimin önünde, onu düşünüyorum. Annesi onu doğurduğunda onu kucağına aldı, mutlulukla ona sarıldı. Öptü kokladı. “Oğlum bambaşka gelecekti. Sonuç böyle oldu. Benimle kalacak ömrümün sonuna kadar. Mezarı olacak. Ben mezarını öpüp koklayacağım. Kendi elimle defnedeceğim onu. Teşhis ettiğimde öptüm, kokladım. Yine öpüp koklayacağım!” diyor anneciği. Silinip gitmiyor ki yüreğinin acısı, kaybolan canı o çünkü! Var mıdır senin tarifin ey büyük acı? Onu kucağına aşan anneciği, bebekken, öpüp kokladı, bilmeden neler olacak, kimler kıyacak oğluna. Teşhis etmek diyor ana. Ona takıldım ben. Oğlunu teşhis etmek durumunda kalmak! Anneleri oğullarını teşhis etmek durumuna düşürmek, onları çocuklarının cesetlerini teşhis etme durumunda bırakmak!

Yazmam lazım, yazmalıyım! Zulüm sağ sol tanır mı anneler için? İlericisi, tutucusu olur mu nehri geçip kaçmak, yitip gitmek için yola çıkıp da gencecik ömründe ışık olup gökyüzüne kaçanın? Merak ettim de! Türk’ü Kürt’ü farklı olur mu nehri geçmek durumunda kalanın? Cemaat’çisi ya da komünisti, ne bileyim, Alevi’si ya da Sünni’si farklı mı can havline girer mesela? Yankılanışı umutsuz çığlıkların, farklı mı gelir kulağa? Can verişin tınısı? Can çekişmede olsun birleşebilir mi bu toplum? Keşke! Uğursuz rejim, hüzünlü topraklarında kaybolan memleketimin! Susayınca ümit olan, bir zamanlar kana-kana su içtiğimiz nehirler de, gri ve soğuk bir mezarlık olmuşsa eğer artık, kaçış rotalarında! Dağlarında insan avına çıkılıyorsa on yıllardır, bir zamanlar görmek istemediğimiz ve başımızı öte yana döndüğümüz! Şimdilerde utanıyorsak eğer, binlerce kilometre yolda, dağ, tepe, çöl, kaya, kırılan Ermenilerden, mezarı olmadan oracıkta gömülüveren, o da eğer şanslılardıysa! İnsan! İnsanlarım! İnsanlarımız! Teker-teker yitip gidiyorlarsa ya herkesin sonunda varacağı menzile ya da başka diyarlara, can havliyle? Böyle anlarda, böyle bir dönemde, tek bir genç, 21 yaşında, solcu, sosyalist, satranç şampiyonu, belki dinsiz, belki gizlice yattığında hala daha Rabbiyesir okuyan, anneannesinden öğrendiği! Bilme ki, hem ne önemi var! “Gencecik fidan. Yiğitler bitmez bizde! diyor Twitter’da bir yorum. Çileden çıkıyorum, zıvanadan çıkıyorum! “Kahretsin! Kahretsin be!” diyebiliyorum sadece. Çünkü fidandır, evet de, yiğittir hem de, ona ne şüphe; fakat o bitmez denen kısmı var ya cümlenin… Midem bulanıyor, midemi bulandırıyor bu retoriğin dayandığı feodal, cahil, her şeyi bir anlık bir meşrulaştırıcı 1001 gece masalına dönüştüren, buram-buram sahte kokarak! Çünkü yiğitler bitiyor, tükeniyor ey halkım! Tek-tek terk ediyorlar memleketi, doğdukları toprakları. Ne acı.

Yazmam lazım, yazmalıyım! Mahir, 10 ay hapis yattı. Suçlama terörizm. Çocuk bir şey yapmış mı? Hem de nasıl! Bir gösteriye katıldığı iddia ediliyor. Vay be! Gösteri ha? Gel bakalım! Ve Mahir hapiste! Masumiyetini ispat etmesi gereken “Türk hukuk sisteminde” (!), bin bir yalan dolan, gizli tanık ifadesi üzerine binaen suçlar, suçlamalar, Mahire yamanan! Ve 10 ayını kaybettikten sonra, “pardon” bile demeden salıverdiler onu. Saldılar salmasına da, takibat ve psikolojik tahribat devam etti. Ve Mahir, bilgisayar mühendisi olup, belki de memleketinde çok yararlı bir birey olacakken ve yaşlandığında kim bilir, belki de anlatacakken torunlarına biraz da ballandırarak, 20 yaşının hızlı solculuğunu, sıcak evinde, tebessüm eden eşinin gamzelerine bakıp daha da keyiflenerek, şimdi Yunanistan’da bir hastane morgunda, yanağında anasının gözlerinden akan bir damla. “Oğlum, evladım Mahir Mete’m, aramalar sonucu bulundu!” diyor, sesi kırık, oğlunu kaybetmiş o ana yüreğinin, bir taraftan da cesedini bulmuş olmanın o garip, hüzünlü memnuniyeti! Kahretsin! Kahretsin!

Yazmam lazım, yazmalıyım! Turnuvadan tanıdığı biri! Onunla satranç oynamış mı, onu yazmamış. Fakat ne yazmış biliyor musunuz? Bakın ben yazayım da öğrenin: “Turnuvalarda tanışmıştık. Çok saygılı ve kibardın. Çok üzdün be çocuk! Keşke olsan!”. Size sadık olmak için yazıyorum, inanın ağlıyorum bunu yazarken ben, ama yazmam lazım, yazmam lazım, yazmam lazım biliyorum; yazıyorum.

Yazmam lazım, yazmalıyım! Yazmak. Ölümü yazmak. Ölüm sonrasını. Ölüm öncesini yazmak! Ölmeğe dair acıdan gayrı ne var – bunu yazmak! Yalana, iftiraya, ihanete ilişkin yazmak! Devlete dair, rejime dair, hukuka dair yazmak! Yazmak, şehri, denizi ve nehri! Zulmü yazmak, dört bir yandaki! Peki, biraz da Mahir ne diyor, o ne yazmış, bakalım mı? İşte savunmasından bir kesit: hâkime diyor Mahir! “Hâkim Bey, öncelikle şunu söylemek istiyorum. Ben Beykent Üniversitesi’nde yüzde elli burslu bilgisayar mühendisliği okuyorum. İkinci sınıftayım ve bu okula tam olarak 12,775 lira para ödüyorum. Bu parayı da, kimlik tespitinde söylediğim gibi, ücretli öğretmenlik yaparak ödüyorum. Yani benim Satranç sertifikam var, bu şekilde Halk Eğitim Merkezine, İlkokullara gidiyorum, bu şekilde 900 lira maaş alıyorum. Bununla okulumu ödemeye çalışıyorum. Biraz ailem yardım ediyor. Bunun dışında, bu işi, satrancı çocuklara öğretmeyi seviyorum. İstanbul’un hemen her yerinde turnuvalara katıldım. Senede bir de İstanbul il birinciliği oluyor, final, bu finalde oynuyordum, tutuklanmadan önce. 4. turun akşamında, her zamanki gibi evime giderken, Edirnekapı’da GBT kontrolü sırasında gözaltına alındım, sonra tutuklandım. Şimdi 10 aydır tutukluyum ve şöyle bir şey var. Berk Ercan’ın (gizli tanık – M.E.Ç.) ifadesine göre 2011 yılında İzmir’de, 2012 ve 2013 yıllarında gençlik federasyonunda faaliyet yürüttüğümü söylemiş. 2011 yılında ben 14 yaşındaydım! Daha ortaokula gidiyordum. Yani çocuğum o sıra. Ve şöyle bir şey var, İzmir’e hayatımda bir defa gittim, o da 2015 yılında ağabeyim nişanlanmıştı, kız tarafı İzmirliydi, İzmir’de nişan oldu, öyle gittim. 2013 yılında birkaç defa gençlik federasyonuna gittim, ücretsiz keman kursu verildiğini duydum internetten.”

Yazmam lazım, yazmalıyım! Berk Ercan, gizli tanık! Kimdir? Var mıdır bu kişi, gerçek hayatta? Yani acaba ankesörlü telefon hesabı, bir “banko” mudur bu tip suçlamalarda, Berk Ercan da, tüm gizli tanıklar gibi? Rejimin çakma isim arşivinden biri mi? Anne, Ünzile Aras, Türkiye’deki adaletten de – olmayan! – polisten de ümidi kesiyor. Bakıyor, ne basın, ne medya, ne Beykent Üniversitesi, ne muhteşem “sol” muhalefet – diğerlerini saymıyorum bile, çünkü ilgi alanlarını aşar bu vaka! – ilgilenmiyorlar, ilgilenmiyorlar kardeşim! Kahretsin! Kahretsin! Anne yüreği, “aramaları kendi gözlerimle görmek istiyorum” diyor, soluğu Yunanistan’da alıyor. Orada da tam ilgilenilmiyor gerçi, ama en azından halk daha duyarlı, medya ve basın da. Soluğu Atina’da alıyor, oturma eylemi yapıyor Exerhia bölgesinde. 24 Mart’tan 8 Nisan’a dek kayıp oğulcuğu, en sonunda ayın o uğursuz sekizinde bulunana dek Nisan’ın! 21 yaşındaydı. Hikâyelerini o gençliğinin, asla anlatamayacak torunlarına. Gamzelerine âşık olacağı bir eşi de olmayacak Mahir’in. Bilgisayar mühendisi olamadı. Satranç oynayamayacak artık. Mahir’in varlığından bile haberi olmayacak bu Türkiye denen garip ülkenin ve onun kendi kendisiyle kavgalı toplumunun, tıpkı birbirine giren hücreleri gibi bir kanserli vücudun! Berk Ercan Türkiye’dir!

Yazmam lazım, yazmalıyım! Bu yazıyı kendi can kızım ve can oğlum için yazdım. Bundan dolayı yazmam lazımdı, yazmalıydım. Yazmam lazımdı, bir gün okurlar diye belki, kim bilir, eğer merak ederlerse, neden tutunamadık biz Berk Ercanların Türkiye’sinde diye. Ve öğrensinler, önemli olan insan olmaktır, her tür kimlikten önce. Bakmadan insanların ten rengine, dinine, özel tercihleri ve dünya görüşlerine, doğru ve dürüst olsunlar, hürce. Bugün bizim değildir, bizim değildir bugünler, yitip giden can, yitip giden canlar. “Nice koç yiğitler yere serilir! Ölene ağlama ey dost…” diyorsun ama yüreği olanın ağlamaması mümkün müdür, sorsana!

(Mahir Mete’nin aziz anısına! Ve anneciği Ünzile Hanım’a: başınız sağ olsun!)

e-max.it: your social media marketing partner

Please publish modules in offcanvas position.