El Sabah, El Akşam, El Akit…

Meşhur bir Ortadoğu fıkrası vardır. Gazete bayiine gelen bir müşteri gazete almak ister. Beğendiği bir gazeteyi talep eder. Tezgahtaki gazetelerin hepsi logosuz ve birbirinin aynıdır aslında. Satıcı masanın altından bir mühür çıkarır ve adamın istediği gazetenin adını tezgahtakinin üzerine basar. Bir başka müşteri gelir ve başka bir gazete ister.

Satıcı masa altındaki başka bir mührü çıkarır ve bu sefer de o gazetenin logosunu (!) basar. Gün boyunca gazete satışları (!) hep böyle devam eder gider. Güya herkes istediği gazeteyi almıştır ama hiçbirinin diğerinden farkı yoktur.

Nereden mi geldi aklıma bu fıkra yeniden? Bir zamanlar ‘AKP’nin uluslararası bir proje olduğu’ iddiasını ortaya atanlardan biri olmasına rağmen koyu AKP taraftarı olmayı içine sindiren Abdurrahman Dilipak, geçenlerde pür heyecan bir analiz (!) yapmış ve ‘bu seçim medyayı bitirdi’ demiş. Gazete tirajlarının yerlerde süründüğünü de itiraf eden Dilipak, secim tartışmalarında kullanılan dil ve üslup için de ‘yüz karası’ tabirini kullanmış. Yetinmemiş arkada gözü olduğuna inanılan, derin bağlantıları ve pek manidar (!) çözümlemeleri ile maruf Akit yazarı medyanın ‘sopa’ gibi kullanıldığını ifade etmiş.

Tünaydın!

Dilipak’ı duyan da secim öncesinde havuz medyasının bir üslup ve dil hassasiyeti varmış sanacak. Yoktu. Hiçbir zaman da olmadı. Gazeteciliğin felsefesine, tarihine, gelişimine vs. hiç mi hiç kafa yormadılar.

En bayağısı şüphesiz Dilipak’ın kendi gazetesi El Akit. Dilipak, ‘yalan üretme merkezi’ haline gelmiş, her gün hakaret ve saldırının en pespaye örneklerini veren bir gazetenin iptila olduğu marazı, seçim öncesinde görmemiş de şimdi mi fark etmiş? Geçmiş olsun.

Ne işe yaracak ki tarihe yobazlığın, gaddarlığın, yalancılığın vesikalı gazeteleri olarak geçtikten sonra…

TRENDEN ATLAMA SEZONU BAŞLADI

Aslında herkes gidişatı üç aşağı beş yukarı görebiliyor artık. Suskunluğu bilgelik sanan eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bile artık dayanamayıp konuşuyor.

Aslında konuşmuyor da tweet atıyor. Bu da bir gelişme işin doğrusu…

İstanbul seçimlerinin yenilenmesini 367 kararı kadar adaletsiz olduğunu ifade ediyor. Demek bıçak kemiğe dayanmış.

Son seçilmiş başbakan sıfatı taşıyan ve bir ‘Pelikan Darbesi’ ile koltuğundan alaşağı edilen Ahmet Davutoğlu, bir manifesto (!) yayınlayıp tek adam rejiminin sebep olduğu sorunları dile getiriyor.

Niye ki!

Özgürlük konusunda en son konuşacak kişi Davutoğlu değilse kim? Kendisi başbakan iken soru soran gazeteciye ‘Bu soruları sorup buradan rahatlıkla evine gidebilecekse basın özgürlüğü vardır” diyen bir kişi, nasıl olur da demokrasi ve hürriyet üzerine kitabî nutuklar atar!

Cahil cühelanın (ve yobazın) özgürlük yorumunun bu kadar sığ olması anlaşılabilir bir durum ama rüyasında felsefe tarihinin en büyük öncülerini dize getirdiğini(!) düşünen, her fırsatta ‘entelektüel ve akademisyen’ kimliğini gözümüzün içine sokarcasına sergileyen bir insanın özgürlük sınırı bu kadar dar olabilir mi hiç!

VİRAJ ALINAMIYOR, VAGONLARA DİKKAT

Bir zamanlar 7/24 Erdoğan için çalışan bir bürokratı, bir otel lobisinde ülkenin 6 önemli medya yöneticisine şöyle demişti: ‘Bizim patron öteden beri viraj almakta zorlanır. O yüzden AB kriterleri çok önemli. O standartlar içinde kalırsa demokrasi kazanır. Aksi takdirde arkada eklemlenmiş bu kadar vagon yüzünden hiçbir virajı alamaz; memleketi uçurumdan aşağı atar.’

Şimdi herkes görüyor ki tren devriliyor. Virajı alamıyor artık.

Her neyse…

Batan gemiden ya da devrilen trenden atlayan atlayana. Daha da atlayacaklar. Kendilerini aklamak için ne kadar kirli çamaşır varsa ortaya saçacaklar.

Son günlerin bomba kulislerinden birine göre ‘Tek Adam’, medya kuruluşlarına “Bundan sonra Ekrem İmamoğlu’nun adı zinhar ağza alınmayacak ve ondan bahsedilirken ‘CHP adayı’ denecek” talimatı vermiş! İlk duyduğumda aslı yoktur diye düşünmüştüm. Aldanmışım. Emri veren kişi kürsüye çıkıp konuşmaya başlayınca Ekrem İmamoğlu yerine ısrarla ‘CHP adayı’ dedi. Meğer doğruymuş.

Emri tek ayak üzerinde almaya alışmış El Sabah, El Akşam, El Akit ve benzerleri, minnacık bir fikir zorlamasıyla şu soruyu soramaz mı: İmamoğlu sadece CHP’nin adayı mı?

Binali Yıldırım sadece ‘AKP adayı’ olmadığı gibi; İmamoğlu da sadece CHP’nin  adayı değil ki. Yoksa Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı külliyen tarihe karıştı da kimsenin haberi mi yok. Olan MHP’ye oldu desenize. Hem aday göstermemiş hem tartışmanın göbeğinde bir oraya bir buraya salınıp durmuş demek ki…

Neyse… sözün özü şu: Türkiye’de medya adım adım yok edildi: vahşice, alçakça, faşistçe… Şimdi Türkiye’de basın özgürlüğü varmış imajı vermek için, yüzde 5-10 gibi bir medyayı vitrin süsü diye tutuyorlar. İstedikleri an onları da yok edecek güçleri var. Muhalif medya (!) Demokles’in kılıcı altında mefluç bir vaziyette oksijen çadırında yaşıyor. Arada bir “biz de sizdeniz” çırpınmaları iktidar için çok mana ifade etmiyor. Çünkü El- Sabah, El- Akşam, El Akit, El Hürriyet, El Milliyet ve benzerleri varken, El- Cumhuriyet, El Sözcü, olsa n’olur olmasa no’lur…

Türkiye’de özgür ve bağımsız medya gruplarına el koymak ve kapatmak sadece özgür sesleri kısmadı; aynı zamanda acımasız bir beyin yıkama hoyratlığı sayesinde düşünmeyi, araştırmayı, analiz etmeyi, sormayı, sorgulamayı katletti. Şimdi yok birinin diğerinden farkı.

Tek adam, tek medya sistemi üzerinde durabilir ancak.

Ancak unutmamak lazım ki bütün onurlu direnişler, yazarların, gazetecilerin, entelektüellerin üzerinden yükselir. Bugün hala bir avuç gazeteci dünyanın dört bir tarafından mesleğini yapmaya devam ediyor; edecek de.

Please publish modules in offcanvas position.