BM Kararı kimi bağlar?

Bir önceki yazımda “İlk uluslararası mahkeme kararı: BM kararı tahliyelerin kapısını açıyor” başlığında BM İnsan Hakları Komitesi’nin Malezya’dan MİT operasyonu ile kaçırılan Hizmet Hareketi mensupları Turgay Karaman ve İsmet Özçelik’in başvurusu üzerine aldığı tarihi kararı konu etmiştim.

Özetle; kararın Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi tarafından bu yönde alınan ilk karar olduğunu, Türkiye’de yaşanan hukuksuzlukları tek tek kayda geçirdiğini, KHK’lılara yapılan işlemlerin hukuksuz olduğunu, Anayasa Mahkemesi’nin artık ‘etkin iç hukuk yolu’ olarak görülemeyeceğini, ByLock ve Bank Asya gibi suçlamaların tutuklama için yeterli olmadığını ve Türkiye’nin savunmasına koyduğu ‘OHAL’in hak ihlalleri için mazeret olmayacağını anlatmıştım.

Haberde ayrıca BM kararında Türkiye’ye 180 gün süre tanındığını, sanıkların tahliyesi ve uğradıkları zararla orantılı bir tazminat ödenmesi gerektiğini belirtmiştim.

Karar doğal olarak çok dikkat çekti. Ancak tartışma kararın kendisinden çok ‘Türkiye’yi bağlayıp bağlamayacağı’ noktasında düğümlendi. Aslında iktidar cenahından böyle bir savunma-strateji bekliyordum ama ilginç bir şekilde mağdurlar da bu tepkiyi verdi.

İşkence görmüş, mağdur edilmiş isimler bile “AİHM kararlarını uygulamayanlar BM kararını mı uygulayacak ?” dedi.

Bu psikolojik hal için Erdoğan rejiminin bir başarısı denebilir. Zira hukuksuzlukta çıtayı öyle yükseğe koydular ki mağdurlar temel anayasal haklarını bile talep etmekten çekinir oldu. Oysa ki mağdurların haklarını talep etmesi, iktidarın ‘bizi bağlamaz’ türü bir savunma yapması beklenirdi.

Gelelim temel konuya; yani bu karar Türkiye’yi bağlar mı bağlamaz mı ?

İNSAN HAKLARI KOMİTESİ NEDİR NE YAPAR?

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu, Birleşmiş Milletlerin İnsan Hakları Bildirgesi’ne uyulmayan durumları takip eden, mahkeme işlevi gören koludur.  Komite gerçek anlamda bir mahkeme olmasa da fiilen mahkeme gibi çalışıyor ve uluslararası mahkemelerle aynı yargılama yöntemlerini kullanıyor. Bu nedenle yarı-yargısal bir organ olarak nitelendirilen komite gerek bireysel başvuruların kabul edilebilirliği gerekse de esastan incelemesi aşamasında AIHM’nin izlediği yönteme neredeyse özdeş bir yöntem izliyor.

Dolayısıyla İnsan Hakları Komisyonu’nun tespitlerini bir ‘tavsiye’ olarak görmek yanıltıcıdır.

İhtiyari Protokol’e taraf olarak Komite’ye bireysel başvuru hakkını tanıyan ve Komite’nin bu başvurular neticesinde tespitlerde bulunmasını kabul eden devletler açısından Komite kararlarının bağlayıcılığı açıktır.

Karar aşamasında, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme (MSHS)’de güvence altına alınan hak ve özgürlüklerden birinin veya birkaçının ihlal edildiğini veya edilmediğini tespit eden Komite, ihlal durumunda savunmacı devletten gerekli önlemlerin alınmasını talep ediyor.

Nitekim Komite, bir kabul edilmezlik kararında MSHS’yi ve ek Protokül’ü onaylayan devletlerin üstlendikleri yükümlülükleri yerine getirmeyi taahhüt ettiklerini hatırlatıp ‘gerekli tedbirleri almakla yükümlüsünüz’ demiştir.

Bir başka ifadeyle Komite yürüttüğü faaliyeti bir yargısal faaliyet olarak görmekte ve tespit ettiği ihlallerin devlete bir takım yükümlülükler yüklediğini kabul etmekte. Uygulamaya bakıldığında ise Komite kararlarının azımsanmayacak bir bölümünün devletler tarafından dikkate alındığı ve işaret ettiği tedbirlerin yerine getirildiği görülüyor.

Kaldı ki AİHM, BM İnsan Hakları Komitesi’ni AİHS madde 35/2-b de “uluslararası diğer bir soruşturma ve çözüm mercii” kategorisinde kabul ediyor. Dahası BMIHK kararlarının AIHM içtihadı üzerinde önemli bir etki doğurduğu da biliniyor. Mesela Büyük Daire’nin Bayatyan/Ermenistan kararında İHK’nın yaklaşımını referans almıştır.

Yani AİHM , BMİHK kararını referans alarak içtihat değişikliğine gitti.  Bir çok hukukçu AİHM ile BMİHK kararları arasındaki bağlayıcılık ölçütünden kaynaklanan farkın silikleştiğinde hemfikir.

Bu noktada tekrar vurgulamakta fayda var; İnsan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelere yasa üstü bir statü tanıyan  Fransa ve Türkiye gibi ülkelerde, ulusal mahkemeler, önlerine gelen bir uyuşmazlığı çözerken uyguladıkları yasaların bu sözleşmelere uygunluğunu sorgulamakla yükümlüdür.

Bu aşamada AİHS ve MSHS arasında devletlere yükledikleri uluslararası yükümlülükler açısından bir fark yok. Dolayısıyla ulusal yargıç AİHS hükümlerini veya AİHM kararlarını esas alarak yürürlükteki bir yasayı uygulamaktan imtina edebileceği gibi MSHS hükümlerini veya İHK kararlarını gerekçe göstererek de aynı sonuca ulaşabilir.

TÜRKİYE İMZALADI VE TARAF OLDU

Gelelim Türkiye’nin durumuna.

Türkiye, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin  Uluslararası Sözleşme (MSHS)sine 23 Eylül 2003’te  taraf oldu. Komitenin yargı yetkisinin ve buna bağlı kararlarının iç hukukta bağlayıcılığının kabul edilme süreci İhtiyari Protokolün kabulü ile mümkün oldu.

İhtiyari Protokol ise Türkiye tarafından 2 Şubat 2004’te imzalandı.

Protokolün onaylanması ve Resmi Gazete’de yayınlanması (5 Ağustos 2006 ve 26250 sayılı Resmi Gazete) ile Türkiye açısından komitenin yargılama yetkisi ve kararlarının iç hukukta bağlayıcılığı 24 Ekim 2006 tarihi itibariyle yürürlüğe girmiş oldu.

Ayrıca Anayasa’nın 90.maddesi gereğince usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası Antlaşmalar kanun hükmündedir.

Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. Sonuç olarak usulüne göre yürürlüğe konmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri refarans alınır. Bir başka ifadeyle kira sözleşmesi yapıp sonra ‘ben yükümlülüklerimi yerine getirmiyorum’ diyemezsiniz.

Özetle BMİHK kararlarının Türkiye’yi bağlamayacağı tezi yersizdir ve hukuki değildir.

KOMİSYON FRANSA’NIN BAŞINI AĞRITTI

BM İnsan Hakları Komitesi’nin en çok tartışılan kararlarından birisi şüphesiz Fransa’nın burka yasağına ilişkin olanıydı.

Komite, Fransa’daki kamusal alanda yüzün gizlenmesine yasak koyan yasanın kaldırılması yönünde görüş bildirdi. Komitenin yasanın iptali yönünde girişimlerde bulunması bekleniyor.

Aynı şekilde BMIHK’nın çok tartışılan bir başka kararı yine Fransa ile ilgiliydi.

“Baby Loup kararı” olarak bilinen davada, Fas kökenli Fatima Latif başörtülü olduğu için işten çıkarıldığını iddia ederek komisyona başvurdu.  İç hukuk yollarını tüketen ancak başarısız olduktan sonra BMIHK’na başvuran Latif anayasal haklarının ihlal edildiğini savundu.

Latif’in başvurusunu kabul eden komite, Fransa’yı tazminata mahkum etti. Komite bunun için Fransa’ya 180 gün süre tanıdı.

Komite son aylarda Brezilya Devlet Başkanı Lula’nın görevden alınması, Çin’de Müslüman Uygur azınlığın tutuklanması, Kongo’daki hak ihlalleri gibi dünyanın pek çok tartışmalı konusu üzerinde görüş bildirip kararlar aldı.

AKP’DEN GURBETÇİYE ‘İNSAN HAKLARI KOMİSYONU’ TAVSİYESİ

Görüldüğü gibi BM İnsan Hakları Komisyonu’nun kararlarına dair güçlü bir kabul var.

Ayrıca insan hakları alanında AİHM ile BMİHK kararları arasında pek bir fark kalmadı. Bu noktada AKP’nin çelişkilerine de dikkat çekmek lazım. Türkiye’nin birinci çelişkisi şu; Türkiye 5 Ağustos 2006 tarihi itibariyle ilgili protokolü imzaladı ve kabul etti. Yani komitenin yargılama yetkisini ve kararlarının iç hukukta bağlayıcı olduğunu resmen ilan etti.

Hükümet, BMİHK’da düzenli savunmalar yapıyor. Mesela son İsmet Özçelik ve Turgay Karaman kararında uzun bir savunma yaptı. Gerçi savunma ayrı bir skandal oldu. Çünkü Türkiye’nin komisyonda yaptığı savunmaya göre ; “OHAL olduğu için insan hakları ihlallerinin olması normal, cezaevlerinde kötü muamele ve hak ihlali yok, KHK’lıların hepsi terörist.”

Mesela Türkiye’nin yaptığı savunmada şu satırlar var; “Sincan cezaevindeki tutukluluk süreleri boyunca Turgay Karaman ve İsmet Özçelik, 24 saat acil sağlık hizmetlerine erişebildi. Koğuşta televizyon, mutfak ve banyo vardı. Açık havaya ve güneş ışığına sınırsız erişimleri vardı. Pazartesi günleri cezaevinde ziyaret günüydü. Ancak, akrabaları yazarları ziyaret etmedi. Bunu yapma hakkına sahip olmasına rağmen, sanıklar herhangi bir telefon görüşmesi yapmadılar. İsmet Özçelik, avukatıyla 28 Mayıs 2017’de 57 dakika, 30 Mayıs 2017’de 66 dakika süre ile görüşmüştür. Turgay Karaman, 26 Mayıs 2017 tarihinde 30 dakika avukatıyla görüşmüştür. Denizli cezaevinde olan sanıklar 20 kişilik bir koğuşta tutuluyor. Telefon görüşmeleri veya ziyaretlerle ilgili herhangi bir kısıtlama yoktur. İsmet Özçelik, 6 Haziran 2017 tarihinde ailesi tarafından ziyaret edildi. Turgay Karaman, 12 Haziran 2017 tarihinde akrabasıyla telefon görüşmesi yaptı

Sincan Cezaevi’ne dair savunmanın doğru olmadığı açık.

Yani devlet açıkça yalan söylüyor. Ancak şunu da ifade etmek lazım; her ne kadar ‘bu kararlar bizi bağlamaz’ tarzı açıklamalar yapsalarda Komisyon’un istediği savunmaları gayet kapsamlı hazırlıyorlar. Bugüne kadar ‘bu komite ve kararları bizi bağlamaz. O yüzden savunma yapmıyor, sizi tanımıyoruz” diyen olmadı.

Türkiye’nin ikinci çelişkisi ise şu; AKP hükümeti kendi taraftarlarına yaşadıkları insan hakları ihlallerine dair BMİHK’yı da ‘etkili bir mekanizma’ olarak tavsiye ediyor. Almanya’daki Türklere yönelik olarak Yurtdışı Türkler Başkanlığı tarafından hazırlanan “ İnsan Hakları İhlalleriyle Ulusal ve  Uluslararası Mücadele Mekanizmaları” başlıklı kitapçıkta BMİHK için “Hukuksal açıdan bağlayıcı olmamasına rağmen taraf devletler kararları yerine getirmekle yükümlüdürler” deniyor. Kitapçıkta BM mekanizmalarının işletilmesinin önemine vurgu yapılıyor. Bir başka ifadeyle ‘mağdur’ AKP’nin makbul bir vatandaşı ise BMİHK kararı uygulanması zorunlu hale geliyor.

“BM’DEN BALYOZ GİBİ KARAR”

BM İnsan Hakları Komisyonu kararına ‘önemsiz’ diyerek burun kıvıran çevreler aslında aynı mekanizmaları işletmişti.

Mesela Balyoz Davası sanıkları BM’ye başvurdu ve İnsan Hakları Komisyonu’nun alt birimlerinden olan ‘Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu”ndan karar çıkarttı.

Karar 23 Temmuz 2013 tarihli Hürriyet’e “BM’den Balyoz gibi karar” diye manşet oldu.

Haberde 250 sanığın bir önceki yıl yaptığı başvuru üzerine çalışma grubunun ‘adil yargılama ve savunma hakkına’ dair üç maddenin ihlal ettiğine hükmettiğini, Türkiye’ye 180 gün süre verildiği ve sanıklara tazminat ödenmesi gerektiği belirtiliyor.

Bu arada çok önemli bir ayrıntıyı tekrar hatırlatayım; Keyfi tutuklamalar çalışma grubu İnsan Hakları Komitesi’nin alt komisyonu. Hizmet Hareketi ile ilgili son karar bu komisyonun üstünde. Dolayısıyla çalışma grubu kararına ‘balyoz gibi karar’ diyenlerin komite kararına burun kıvırmalarının hukuki bir dayanağı yok. Balyoz sanıklarının avukatları söz konusu kararı alıp Anayasa Mahkemesi’nden tahliye talep ettiler. Ancak 17 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonu sonrası Erdoğan yargıya darbe yapıp Ergenekoncularla ittifak yaptığı için BMİHK kararına gerek kalmadan hepsi tahliye oldu.

BAŞKA MEKANİZMALARDA VAR

Türkiye’de hukuk yok. Yargı Perinçek’in tabiriyle ‘siyasetin köpeği’. Zaten Erdoğan’da “yargıda yapalım şeyini” deyip hakim ve savcıları emireri haline getirdi. Ancak Erdoğan rejiminin mağdurları için tek alternatif Türkiye’deki yargı ve Saray güdümündeki AYM değil.

Hatta Türkiye ile ilgili konularda hukuki olmaktan çok politik kararlara imza atan AİHM’de değil.

Şöyle ki; uluslararası hukukta (tam da Türkiye örneğinde olduğu gibi) insan hakları ihlallerinin herhangi bir coğrafya da hukuksal koruma bulmasını engellemek için ‘evrensellik yetkisi’ vardır. Yani insan hakları ihlallerine karışan, işkence eden, savaş suçu işleyen , her ideolojiden, her dinden, her ırktan politikacı, devlet adamı ya da bürokrat ‘evrensel yetki’ kapsamında başka ülkelerde de yargılanabilir. Evrensellik yetkisine dayanak olan suçun tanımı ise çok net; “Bir eylemin insanlığa karşı suç oluşturması için; yaygın ve sistematik bir saldırı olması, sivillere yönelik olması, siyasal, ulusal, ırksal veya dini bir temele dayanıyor olması gerekir”.

Yasanın tanımı şu anda Türkiye’de Hizmet Hareketi mensuplarının maruz kaldığı muameleyi yansıtıyor.

Konunun uzmanı isimlerin değerlendirmesine göre Türkiye’deki sürecin mağdurların dünyanın 150 ülkesinde ‘evrensellik yetkisi’ kapsamında dava açabilir. Çünkü başta Almanya, İngiltere, Avusturya, Belçika, Fransa ve İspanya gibi ülkeler bugüne kadar bu kapsamda bir çok yargılamaya ev sahipliği yaptı.

Artık birçok ülke ‘failin ülke sınırları içinde bulunması’ şartını aramaksızın hukuki süreç başlatıyor.

Bu davalara dair sayısız örnek var. Mesela Şili’nin zalim diktatörü Pinochet. İngiltere’ye bel fıtığı tedavisine gittiğinde İspanyol yargıçlar Pinochet’in ‘insanlığa karşı suç işlediği’ni iddia ederek İspanya’ya gönderilmesini istediler. Pinochet tutuklanarak İspanya’ya yollanmıştı. Bu kapsamda son dönemde açılan davalardan birisi de Almanya’da. Esad rejiminin istihbaratçılarından Jamil Hassan’a 16 Suriyeliye işkence ettiği iddiasıyla dava açıldı. Benzeri bir dava da Avusturya’da açıldı. Bu ülkeler sanığın ülke toprakları içinde olması şartını aramadılar. ABD ise Pekin eski Belediye Başkanı Liu Qi’ye benzeri bir dava açtı. Guatemala ve El Salvador’lu siyasiler için İspanya’da süren davalar var. Başka örnekler de vermek mümkün.

DAVA AÇMADAN SONUCA GİDİLEMİYOR

Sonuç olarak; BM İnsan Hakları Komisyonu’nun kararı çok önemli. Erdoğan rejiminin Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik zalimane muamelesi uluslararası bir mahkeme  tarafından tescillenmiş oldu. Önceki bölümlerde detaylıca anlattığım gibi, komisyon mahkeme işlevi gören, AİHM esaslarına göre çalışan bir kurum ve kararları Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’ye imza atan tarafları bağlıyor. Türkiye söz konusu sözleşmeyi 2003’te, iç hukukta bağlayıcılık sürecini de 2006’da Ek Protokol imzalayarak kabul etti. Dolayısıyla bu aşamada doktrin tartışmasına girmenin bir anlamı yok. Elimizde örnek kararlar var ve BM İnsan Hakları Komisyonu çok net bir karar verdi. Gerekçeleri de herkesin kolaylıkla anlayabileceği kadar açık; “Bylock ve Bank Asya tutuklama nedeni sayılamaz. AYM etkin bir iç hukuk yolu olmaktan çıkmıştır. Türk devleti OHAL’i gerekçe yaparak vatandaşının temel haklarını ihlal edemez. KHK’lılara yönelik uygulamalar hak ihlalidir”

Tabiki karar yüzbinlerce mağdura otomatik tahliye-tazminat yolunu açmıyor.

Ancak bu karar emsal bir karar ve mağdurların söz konusu kararı dilekçelerine ekleyerek mahkemelere ve AYM’ye başvurması gerekiyor. Bir çok kişinin ‘AİHM kararını uygulamayan Erdoğan bunu mu uygulayacak’ dediğini görüyorum.

Bu yanlış bir düşünce olduğu gibi Erdoğan’ın ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey değil. Altına imza attığınız kararları uygulamamanın faturası ağır olur. En başta siyasi faturaları olur. Çünkü BMIHK aldığı kararları yakın takip ediyor. Bir raportör atıyor ve ilgili ülkeler nezdinde kararın sonucunu izliyor. Eğer ilgili ülke uygulamazsa bunu BM’nin üst makamlarına taşıyor.

Bu aşamada fatura siyasileşiyor.

Yani kararların hukuki sonuçları yanında siyasi sonuçları da oluyor. Hak mağduriyetlerini tespit edip kayda geçirilen kararlar biriktikçe hem yerel mahkemeler hem de AİHM tutum değiştirmek durumunda kalıyor. Bunun sayısız örneği var. O yüzden hak ihlalleri konusunda uluslararası mekanizmaları takip etmekten, taciz etmekten geri durmamak şart.

Please publish modules in offcanvas position.