Konuşma vakti hâlâ gelmedi mi?

İşini bilen herkes devletten uzaklaştırıldı. Çok az bir kısmı hariç ya hapse atıldı veya yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Üst düzey bürokrat, diplomat ve yargıçlar, bilim insanları ve üst rütbeli askerler. Hepsi cemaat torbasına konuldu, bu bahaneyle tasfiye edildi. Liberali, solcusu, sağcısı, inançlısı, ateisti…

Yüzde kaçının Hizmet’le iltisakı vardır bilemem. Bu yazıda öncelikli muhatabım Hizmet’le gönül bağı olanlar. Yakından tanıdığım üç beşinin şahsında hepsine sunulmuş bir arzuhal.

SİZLER…

İyi üniversiteleri bitirdiniz. Bazı arkadaşlarınız asya steplerine, adınız bilmediğimiz diyarlara öğretmenliğe koşarken sizin fedakarlığınız devletin kan ve irin kokan karanlık labirentlerinde, yılan ve çiyanlarla mücadele etmek oldu. Çoluk çocuğuza hasret kaldığınız, beraber sofraya oturmadan geçirdiğiniz haftalar, hiç izin kullanmadan geçirdiğiniz aylar oldu.

Görevlerinizi yaparken kılı kırk yardınız. Şahsi işinizde devletin benzini kullanmadınız, kağıdına mürekkebine el sürmediniz. Gecenizi ve gündüzünüzü ibadet neşvesi içinde millete feda ettiniz. Sizi hep yokladılar ‘acaba parayla satın alabilir miyiz’ diye. Para peşinde koşsaydınız hesabınızda milyonlar olabilirdi. Sadece siz değil on binlerce bürokrat veya müdürün geçmişini didik didik aradılar, taradılar. Tek bir suistimal, tek bir yolsuzluk veya rüşvet bulamadılar. Fedakarlık ve dürüstlüğünüze tarih şahittir.

Özel sektörde tepelere tırmanmak, dünyevi imkanları sonuna kadar kullanmak fırsatı önünüze çıktığında hiç düşünmeden elinizin tersiyle ittiniz, ikbal hesaplarını boş verdiniz. ‘İş başa düştü, Allah imkan verdi’ deyip yola koyuldunuz. Ülkeniz için elinizden geleni yaptınız.

Niyetiniz kimsenin kimseyi hor görmediği, tepeden bakmadığı insanca yaşanan bir ülke inşa etmekti. İnsanlar insanca muamele görsün, herkes dinini, inancını dilediği gibi yaşasın.

Kürt, ezilmesin, Ermeni tahkir edilmesin…

Hayaliniz; Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesi, adalet ve hukuk düzeyimizin birinci sınıf ülkeler ligine çıkmasıydı.

Siz buydunuz ama hizmetine koştuklarınız birinci sınıf böyle bir hizmete layık mıydı?

Bilmiyorum.

Mütekabiliyette problemler var mıydı?

Yoksa bazımızda bazı ağır yüklerin gerektirdiği kadar metafizik donanım yok muydu?

Âdil olalım derken fark etmeden adaletsizlik yaptığımız zamanlarımız mı oldu?

Bilmiyorum.

Her neyse… Her şey bir anda ters döndü.

‘Fırtınanın gözü’ aniden belirdi. Kasırga veya ‘Mükemmel Fırtına’ koptu.

‘Davulun sesi hoş gelmedi’, herkesin kulağının dibinde ayrı ayrı patladı.

MOĞOL İSTİLASI

Devlet tarumar edildi. Bitti.

Ülkeyi dünyanın en acımasız mafyasına teslim etsek bu kadar talan olur muydu, insanlara bu kadar zulüm edilir miydi sanmıyorum.

Maddi ve manevi tüm değerler yok edildi.

Makamlar sıfırlandı. Valilik diye bir makam yok artık. Rüküş koltuk takımı seçebiliyorsanız sizden iyi vali olur. Dil bilmeyeni büyükelçi, dil öğrenmeye niyet edeni akademisyen veya dekan yaptılar.

Rektör, hakim veya savcı olmak için embesil bir trol olmak yeterli artık.

General olmak için askerlere koro halinde mafyaya övgü dizdirmek kafi.

Ülkenin bugünü hatta geleceği sıfırlandı.

Her şey düzelse bile bu enkazın kalkması yıllar alacaktır.

ASIL ANLATMAK İSTEDİĞİM

Bu girişten sonra asıl anlatmak istediğim konuya geleyim.

Yalan ve iftiraların uçuştuğu bir kaos içindeyiz.

Hangi bir yalanı tashih edeceksiniz, hangi iftirayı deşifre edeceksiniz.

Söylenmedik şey kalmadı.

Hz. İsa’yı Cemaat’in çarmıha gerdiğini, Roma’yı Cemaat’in yaktığını iddia etseler buna inanacak bir kitle var.

Hayatı boyunca nadiren doğru söyleyenler herkesi yalancılıkla itham ediyor.

Meydan onların.

Dere tenha olunca tilkiler bey oldu. Tilkiler bey olunca da çakallar derebeyi.

Ama bu toz ve duman bir gün dağılacak. O nedenle elden geldikce tarihe not düşmek lazım.

Gazeteciler elinden geldiğince bunu yapıyor.

Pek çoğu ailesini riske sokarak işini layıkıyla yapıyor. Über yapıyor, pizza dağıtıyor ama her şeyi göze alıp işini yapıyor.

Ama işin daha zor bir kısmı var…

Gündelik yalan ve iftiraları ciddiye almaya gerek yok. Ama bir dönemin tarihi öneme haiz işleri var ki iftiralar ve yalanlar o zamanları hedef alıyor.

Darbe teşebbüsleri, cunta girişimleri, casusluk örgütlenmeleri… Savaş suçları…

Bunlara şahit olmuş bürokratlar… Bunlara engel olmaya gayret etmiş  devlet görevlileri…

Hizmet’le iltisaklı olsun veya olmasın her vatansever insana düşen vazife bu dönemi aydınlatmaya çalışmak.

Kumpaslar, Balyoz, Ergenekon, Şike, Uludere … Hrant Dink, Malatya Zirve cinayetlerini, Necip Hablemitoğlu, Rus Büyükelçi Karlov cinayetleri, Danıştay saldırısı, Muhsin yazıcıoğlu…

Ve son olarak 15 Temmuz.

SÜKUT İKRARDAN GELİR

Türkiye, yalanlara kanmış ve doğruları umursamayan kör ve sağır bir kitleden ibaret değil.

Vicdanını kaybetmemiş, zulme bulaşmamış seçkin bir zümre var.

Bunlar yalanlara inanmıyor, hadiseleri mahruti olarak okuyabiliyor. Ama işin gerçeğini de öğrenmek istiyor.

Sadece onlar değil, dünya medyası da doğruları arıyor.

Yurt dışındaki Türkçe mecralar zaten hazır.

TV kanalları var. CNN’ler, BBC’ler… Euronews’ler… Gazeteleler… Le Monde, Guardian, Times, NYT,  Post’lar… Time, Newsweek… gibi dergiler.

Bence artık yüzünü saklama, ses değiştirme dönemi de geçti. Gerçekler net bir şekilde seslendirilmedikçe puslu kalıyor.

Dünya medyasına henüz ne zulüm anlatılabildi ne de zulmün gerekçelerinin perde arkası.

Onlar gelmiyorsa, gidip bizzat editörlerine muhabirlerine ulaşmak gerekiyor.

Bunlara doğruları ulaştırmak, iftiraları deşifre etmek tarihi bir sorumluluk.

En büyük sorumluluk da Türkiye’de bulunanlara karşı. Onlar masumiyetlerinin farkında ve bunun gür bir sesle dünyaya haykırılmasını bekliyor. “Kumpas” sözcükleriyle yaftalalan olayların aydınlatılmasını bekliyorlar.

BUNU KİM YAPACAK?

Gazeteci eldeki verilerle araştırır, haber yapar, analiz yazar.

Elde doküman yoksa gazeteci ne yapsın?

En kıymetli veri; hadiselerin birebir şahitleri veya aktörleridir.

Hadiselerin birinci elden şahitleri ve aktörleri susunca tüm bu ithamlar Hizmet gönüllülerine yapışıyor.

En aptalca yalanlar tekzip edilmediği sürece tekrarlana tekrarlana “hakikat” telakki ediliyor.

Milyonlarca insan zan altında kalıyor.

Birisi bana ‘şunu sen çaldın, hırsızsın!’ dese, uykum kaçar ne yapar eder, hemen o gece masumiyetimi anlatmaya çalışırım.

Bu korkunç ithamlarla milyonlarca insan zan altında bırakıldığında da aynı tepkiyi göstermem gerekir.

Çünkü sükut ikrar anlamına geliyor. Sessiz kalmanın tercümesi şudur: ‘Evet maalesef ithamlarınız doğru, biz bu haltları yedik.’

Ve sükutum ve suskunluğum dolaylı olarak hapisteki masumlara atılı suçları teyid anlamına geliyor. Onların yaşadığı zulmü artırıyor. Umutlarını yıkıyor.

PEKİ NİYE KONUŞMUYORLAR?

Herkes gibi ben de merak ediyorum.

Bir dönemin efsanevi isimleri nerelerde?

O kadar çok yalan söylendi ki…

İnsanın doğruları söyleme azmini yitirmesi çok normal. Bunu anlıyorum.

Fakat artık konuşmanın vakti gelmedi mi?

Onlar bu ülkenin gördüğü göreceği en yürekli insanlardı. Kelle koltukta hizmet etmişlerdi.

Kendilerini önceleyerek bu yola çıkmamışlardı, bu sebeple de aile ve yakınlarına zarar verileceği endişesiyle susacaklarına ihtimal vermiyorum.

Bundan dolayı da konuşarak, yüksek sesle haykırarak atılan iftiraları yalanlamalarını bekliyorum.

Zindanlarda, mahkemelerde zulüm ve işkence altında boğazları sıkılırken konuşmaya çalışanlara karşı özgür dünyada dilini yutmuş bir şekilde beklemek vefasızlık olur.

Please publish modules in offcanvas position.